"Asıl acı olanı daha yazmadım"

Acı Sigara'nın baş kahramanı Tanju gibi Tarlabaşı'nda oturuyor. Hatta 'Oraları bilen biri kitabı okuyunca benim evi kolayca bulabilir' diyor.
Haber: MEHMET TEZ / Arşivi

Acı Sigara'nın baş kahramanı Tanju gibi Tarlabaşı'nda oturuyor. Hatta 'Oraları bilen biri kitabı okuyunca benim evi kolayca bulabilir' diyor. Annesi, babası, anneannesi,
dedesi; hepsi İstanbullu, Tarlabaşılı, Beyoğlulu. Sarp Bengü tıpkı Tanju gibi bir Tarlabaşı prensi. Onunla Stüdyo İmge'nin Tünel'deki ofisinde buluştuk. Acı Sigara'ları
çayla katık edip Beyoğlu, Tarlabaşı, Marmaris, kadınlar ve peygamberler üzerine konuştuk.
Acı Sigara nasıl şekillendi?
Önceden eğitim içerikli denemeler yazıyordum.
Okulda bize gösterilen case'lerdeki kurguyla roman kurgusunun birbirine çok benzediğini fark ettim. Sonra neden bir roman yazmayayım dedim. Bu da bir case çalışması sonuçta.
Sistemi anlattınız, peki malzemeyi nasıl seçtiniz?
Önceden yazdığım Taklamakan'dan zaten bir malzeme vardı elimde. Bunu bahsettiğim sisteme uydurunca Acı Sigara ortaya çıktı.
Tarlabaşı hazır bir malzeme miydi yani?
Tabii. Sonuçta Tarlabaşı'nda oturuyorum ben 10 yıldır. Kitabı okuyan biri, oraları biliyorsa benim evi kolayca bulabilir.
Karakterler çok gerçek. Hepsi sanki Beyoğlu'nda yürürken karşımıza çıkacakmış gibi...
Evet ve hayır. Bir kısmı gerçekten yaşıyor, bir kısmı yaşaması çok muhtemel hayal ürünü tipler, bir kısmı da gerçekten yaşayan ama kitapta farklı konumlarda olan insanlar. Mesela seni yazıyorum ama kitapta bir arkadaşımın sevgilisi olarak varsın. Senin yerinde de başka biri var.
Kars'a gitmeye gerek yok
Komşularınızdan kitabı okuyup eleştirenler oldu mu?
Hayır. Okumuyorlar çünkü. Ama mesela herhangi birinin ismi geçmişse çok mutlu oluyorlar. Ama çok daha medeniler bence. Vay sen beni yazdın diye kızmıyorlar en azından. Kitapta ana karakter Tanju dahil pek çok tipin kendisi olduğunu iddia edenler oldu. Adam geliyor niye beni yazdın diyor mesela. Ben seni yazmadım ki!
Nasıl tepkiler aldınız?
Valla pek almadım. Yalnız kitapta söz ettiğim barın çalışanları vay bizi nasıl öyle yazarsın diye tartaklayıp dışarı attılar beni.
'Osmanlı efendiliği eski zindanlardaki kuru kafalar gibi küfleniyordu,' derken kastettiğiniz nedir?
Bu eğitim ile ilgili bir konu. Şu anda da intiharlar vesaire ile gündemde olan bir eğitim sorunu var bence. Daha okul öncesinde başlıyor. Onu yapma, bunu yapma... Çocuğun duygusal toleransını yok etmek üzerine kurulu bir sistem. Bu Osmanlı'ya özgü bir şey. Erkek çocuğu ona dokunmaz, bunu yapmaz... Tanzimat dönemi tiplemelerinde de vardır bu. Çocuk böyle yetişir büyür sonra hassas, içkiye meyilli, kendini mahveden bir adam, Osmanlı efendisi olur. Cumhuriyet döneminde çok daha mücadeleci bir çocuk tipi yetiştirildi. Ama yine de eskinin izleri geçerli. Aslında küflenir diyorum ama küflenemiyor hiçbir şey. Şehirlileşen köylüler, köylüleşen şehirliler... Orhan Pamuk, Kars'a gitti ya. Tarlabaşı burada, burnumuzun dibinde.
Hayat gerçekten bu kadar acı mı orada?
Valla aslında bunlar normal olanlar, bir de acılılar var ki ben onları yazmadım. Benim hayata genel bakışım da bu. Yani acılı hikayeler var her yanda. Biraz da peygamber gibi bakıyorum insanlara herhalde.
Peygamberler için 'Çekirge yiyip şükreden güzel insanlar,' diyorsunuz.
Evet. Çekirge yemeyeyim diye dilenmeyen insanlar. Şükretmeyi biliyorlar. Onun için güzeller.
Böyle olmak mümkün mü peki?
Hayat kolay değil tabii. İş yok, para yok. Bir kar yağar her yandan tak tuk sesler gelir. Tahta kırıyor herkes yakmak için. Artık ne bulursa. Hayat o kadar zor gidiyor ve o kadar yoğun ki. 'Yarın' çok önemli bir problem. Yarına çıkacak mıyız? Her gün, yarını düşünüyorsun. Üç gün sonrasını bilmiyorsun. Ne sosyal güvence, ne başka bir şey. Böyle bir hayat var ve bu hayat acı. Bunu aslında herkes biliyor ama görmezden gelmek işimize geliyor. İnsanlara 'Bakın burda böyle hayatlar var ve siz bunları bilmiyorsunuz,' demek istedim. Bunlar günümüzün insanları, gerçek insanlar.
Yaşadıklarınızı mı yazdınız?
Dante'ye sen 'İlahi Komedya'yı nasıl yazdın, nerden biliyorsun cehennemi cenneti?' diye sormuşlar. 'Bilmiyorum' demiş, 'nerden bileyim?'. Dengelemek lazım. Yaşadıklarım var tabii, yaşamadıklarım da var.
Sokakta punk, evde şalvarlı kız
Marmaris ayağı var bir de romanın. Berbat bir yer olarak anlatıyorsunuz. Gittiniz mi gerçekten?
Evet. Bir ara orda yaşayacaktım. Babam da orda öldü, tıpkı Tanju'nun babası gibi. Soğudum ben de. Güvercinlerimden dolayı bile ceza kestiler bana. Çevreyi kirletiyorum diye. Babamdan kaldı, ne yapsaydım. Hepsi de cins güvercinler. Marmaris'i hiç sevmem o yüzden. Denizine girersin gözün yanar, zaten hava sıcak. Ne balığının, ne yemeğinin tadı var oraların. İnsanlarıyla bile aynı dili konuşmuyoruz sanki.
Tanju'nun eski karısı, oğlunu da alıp onu terk ediyor. Tanju'nun onun hakkında hiç iyi düşünmediği belli. Peki siz ne düşünüyorsunuz?
O kadın taşradan gelmiş, ailesi tarafından daha iyi koca bulmak için üniversiteye yollanmış bir kız. Taşralılığını saklayamıyor bir süre sonra. Böyle hatunlar yok mu? Bakıyorsun 'Aaa punk bu kız' diye, eve bir gidiyorsun şalvarla dolaşıyor anasının dizi dibinde.
Kitap boyunca gelişen olayları Kuranıkerim'deki ayetlerle açıklıyorsunuz. Yaptığınız tam olarak nedir?
Kuran'ı üç dört defa okudum ve içlerinden bazı ayetleri ayıkladım. İncil ve Tevrat'ı da inceledim. Yani tabii ki ayetler gelişigüzel değil. Romanın kurgusu Kuran'ın kurgusuyla paralellik gösteriyor.
Kitaptaki Yaprak, Kanat Güner'e çok benziyor...
Evet ama yalnızca benziyor. O değil. Ben Kanat'ı çok severdim ve ölmesini hiç istemezdim. Onu anmak istedim.
Esrarlı sigara ve Kuran
Pedagogsunuz değil mi?
Eğitimbilimci desek daha doğru aslında.
Üzerinde çalıştığınız başka bir kitap daha var sanırım.
Evet. Sıkıntılı bir kadın var, onun hikayesi. Otistik bir çocuğu var ve onunla yatmış olmanın vicdani muhasebesini yapıyor. Ama tabii çok farklı yönleri var hikayenin. Bir ahlak tartışması yapmak istiyorum. Acı Sigara da aynı tartışmayı yapıyor aslında. Tanju'nun elindeki esrarlı sigarayla Kuran'ı karıştırması gibi...
Çok yalın ve doğrudan bir dil kullanıyorsunuz. Bazen rahatsız edici olduğunu düşünüyor musunuz?
Benim konuşmam o. Çevremdeki insanların da öyle. Mesela 'Önünde ya..k gibi haçı olan cenaze arabası,' diyorum. Ama gerçekten öyle. Bak istersen, o araba hala duruyor kilisenin önünde. Gelip görmelisin. Hakikaten ya..k gibi. Okuyanlar zaten ne kadar doğru anlatmışsın diyor.
Yazmak dışında ne yapıyorsunuz?
Otistik çocuklara özel dersler veriyorum. 15 sene filan oldu. Anaokulu işletirken başladım otistiklerle çalışmaya. Çok zorlu, çok ağır vakalarla çalışıyorum.



"Yanlış sokağa girersen ayıklanırsın"
Tarlabaşı neyi temsil ediyor sizin için?
Benim dedem İkinci Dünya Savaşı döneminde Beyoğlu'nda emniyet müdürlüğü yapmış. Ben Tarlabaşı'na geldikten sonra fark ettim. Kadere bak dedim, beni buraya getirdi. Annemlerin anlattığı hikayeleri hatırlayınca her binanın, sokağın hikayesini küçüklükten beri dinlediğimi fark ettim. Her seferinde
'Aa, orası burası işte' dediğim çok olmuştur. Dışarıdan göründüğü gibi bir yer değil orası. Çok sıcak, koruyucu, sana sahip çıkan bir yer.
Size hanlar hamamlar kalmadı mı?
Hiç. Babam Eyüp savcısıydı, ama gidip Yeşilpınar'ı çevirmemiş zamanında. Yapabilirdi bunu. Ben bu kültürden geliyorum. Bir daire almak için bile uğraşmamışlardır annemle babam. İstanbul'a dışarıdan gelenin tavrı ise farklı. Onu alalım, burayı çevirelim, apartman yapalım, otopark yapalım...
Nasıl anılarınız var Tarlabaşı ve Beyoğlu'na ilişkin?
Mesela Emek Sineması'nın üstünde, anneannemin
arkadaşı Meliha'nımlara giderdik. 1890 yapımı bir binadır orası.
O zaman kaloriferliydi, çok lüks yani. Anneannemle ilgili anılarım var. Emirgan'da taş ocağı işletirdi. 'Anneanne nereye gidiyorsun?' derdik. 'Oğlum ben dinamit almaya gidiyorum Sarıyer'e,' filan derdi. Sariyer'e dinamit almaya giden bir anneannem vardı yani. Bir yandan dedemin çalıştığı bina var, Beyoğlu Emniyet Amirliği. Ne zaman önünden geçsem aklıma geliyor. Anneannem şu an 85 yaşında. Tarlabaşı'na geldiğinde şurası bilmemkimin evi , burası bizim ev; hayal meyal hikayeler anlatıyor. Bunlar bana komik geliyor tabii. Bütün binalara bizim atfettiğimiz değerler farklı. Çiçek Pazarı farklı, Balık Pazarı farklı. Hepsi anlatılmaz ama bir sürü hikaye ve anı var benim ailemle ilgili buralarda geçen. Bunları da kullanmak istiyorum ilerde.
Beyoğlu ve Tarlabaşı aslında aynı şey mi size göre?
Evet ve hayır diyeceğim yine. Tarlabaşı, Beyoğlu emekçilerinin yaşadığı yer. Garson, müzisyen, ne bileyim aşçı, o alemin emekçileri bunlar. Ve Tarlabaşı'nda oturuyorlar. Bir de gerçekten çok farklı kültürlerden, dinlerden insanlar var. Pazar günü bir görsen mesela, kilise kıyafetleri içinde o Tarlabaşılıları, şaşırırsın yani.
Sizin Beyoğlu'nuz nasıl bir yer?
Valla benim aslında Cihangir'de filan oturmam normal karşılanırdı herhalde. Ama bana oraları çok yapay geldi. Benim çevremde hep orijinal insanlar var. Komşum Dikran amca var, ne bileyim kahveci, bakkal vs. Daha gerçek insanlar bunlar. Benim sokağım hakikaten iyidir. Gece emekleyerek gir, mutlaka seni evine götürür bırakırlar. Ama yanlış sokağa girmeyeceksin. Fena ayıklarlar adamı.
Tanju bir Tarlabaşı prensi, siz de öyle misiniz?
Valla ne bileyim. Tanju'ya yakıştı prenslik. Benim de benzer bir durumum var işte.
Her şeye rağmen Tanju oradakiler gibi değil. Ya siz?
Tanju'nun ailesi Tarlabaşı'na ait. Ama kendisi oraya sonradan geliyor. Köklerini görüyor sanki. Zaten o çevresindeki bozulmayı sefaleti görmüyor, başka bir Tarlabaşı'nı yaşıyor. Yani Tanju ben olamam bu noktada. Beni çok aşmış o. Keşke Tanju olsam.
Yerleşik, köklerine bağlı bir insan mısınız, yoksa göçebe mi?
Köklerime bağlıyım. Buraya. Eğitimde de buna inanırım. Yani geçmiş kuşakların sana zamanı gelince bayrak teslim etmesi gibi. Kitapta da Marie Claire, Tanju'ya devrediyor bu bayrağı zamanı gelince. Benim oğlum 13 yaşında. 14 yaşına gelince onunla erkek gibi konuşacağım. Bazı şeyleri anlatacağım. Yakın vadeli işlere inanmıyorum. Bırakma, gitme, asla vazgeçme... Bunlar benim için önemli.