"Batsın Bu Dünya, Türkiye'nin ağıtıdır"

Boğaz'ın şimdi en bilindik simaları Orhan Gencebay ve Sevim Emre. Yaklaşık iki yıldır günlük yürüyüşlerini aksatmadan...
Haber: ORAY EĞİN / Arşivi

Boğaz'ın şimdi en bilindik simaları Orhan Gencebay ve Sevim Emre. Yaklaşık iki yıldır günlük yürüyüşlerini aksatmadan, bir saat insanlarla iç içe ama sakin, olabildiğince mutlu bir ikinci hayat yaşıyorlar. Her sabah evin camından martıları beslerlermiş. Birbirlerinden bir an bile ayrı kalamaz olmuşlar. 'Orhan Baba'nın iki sene önceki
by-pass'ı onları daha da yakınlaştırmış.
"İyileşmem için gösterdiği çabayı unutmam mümkün değil," diyor Gencebay, eşinden bahsederken yüzüne gelen tebessümle,
"Gerçekten çok yoruldu. Çok büyük özen gösterdi. Benimle beraber aynı acıları, aynı duygularla paylaştı."
İçeriden Sevim Emre sesleniyor: "Orhan, bir saniye bakar mısın?" Gencebay'ın aklı zaten onda kalmış, ufak bir rahatsızlık belirtisi hissetmiş. Hemen yanına gidiyor. İkisi de sanki yeni birlikte olmuş, duyarlılıklarını kaybetmeleri için önlerinde daha uzun yıllar bulunan genç âşıklar gibi. Her şey o kadar taze yani.
"Sizin kuşağın kadınları kendilerini erkeklerine adayıp hayatlarından vazgeçtiler," diyorum. "Ona da inanıyorum," diye yanıtlıyor, "Birçok şeyi sineye çeken, cefakâr, çilekeş hanımlardır. Bizden
öncekiler daha fazla... Hele savaş görmüş olanlar daha fazla." Birçok bestesinin var oluş sebebi Sevim Emre, birçok sözünün kaynağı ilişkileri ve bu hiç durmayan, bitmek bilmeyen bir üretim süreci.
Şimdi Orhan Gencebay tam da en huzurlu döneminde, yapmak istedikleri yapacaklarından
kat kat fazlayken, her geçen gün yeni işler üretmek için uğraşırken, üstelik tam da hastalıktan sıyrılmışken yeniden çok alışık olduğu bir ameliyat masasına yatmaya hazır:
'Gönül dostları' istedi diye klasiklerini yeniden bir albümde topladı ya, göreceksiniz,
sosyologların otopsi çabalarına maruz kalacak yine. "Ben sabırlı bir insanım, anlatmaktan sıkılmadım," diyor.
Yeni klasikler derlemesinin adı İkinci Albüm, İkinci Yaşam. Ameliyat, tonmaisterinin
ani ölümü derken ömrünün en zor albümü olmuş. 1500 saate yakın çalışmış. 17 ay stüdyoda kalmış.
İstanbul'un, kendi içinde en şık ama en
gösterişsiz evinde, en güzel manzaranın
önünde "Orhan Gencebay"ı bir kez daha sordum. Ve gerçekten de sıkılmadan, saatlerce
anlattı.
Hiçbir zaman Arabesk kelimesini kabullenmediğiniz doğru mu?
Arabesk diye adlandırılan bu deyimin ne olduğunu doğru dürüst bilen olmadığını gördüm. Ben de sözlük anlamını anlattım hep. Arapvari anlamına geliyor. İslamiyet'ten önceki Mısır döneminden kalan bir etkinlik. Dünyanın birçok yerinde görülüyor;
İtalya'da, İspanya'da, hatta Japonya'da. O zamanlar üst düzey bir kültür, bir süsleme sanatı. Bunun benim yaptığımla ne alakası var, diye söyledim.
Kavramlar biraz da toplumların kullandıkları anlama bürünmez mi?
Sosyolojik bir bakışla acı çekmişliği, kaderciliği, hatta batıl kaderciliği ve olumsuz denebilecek bir dolu görüşü bir yere yığıp hepsine arabesk adını vermeye çalışıyorlar. Bu kadar saçma bir şey olması mümkün değil. Üstelik varoşlarda olan herkesi de bunun içine sokuyorlar. Oysa yalnız varoşlarda da dinlenmedi. 7'den 70'e, kültür düzeyi ne olursa olsun, her tür insan arasında dinleyici buldu. O zaman ne varoş müziği, ne belli bir kültürün ya da grubun müziği. Anlatmak istediğim buydu.
Müziğinizi belli bir sürece ait göstermek yanlış mı o zaman?
Son derece yanlış. Ben belli bir sürece imza atmayı hiç düşünmedim. "Türk müziğinde daha ilerilere gitmek için dünya müziğini de dinleyen, teknik konulardan yararlanmaya çalışan, kendi yapımıza katmaya çalışan ve kendimi daha ileriye götürmeye çalışan bir müzik neferiyim," dedim. Çeşitli kademelerde,
farklılıklarda, kim olursa olsun beni algılayabilir. Algılamak isterse. Ama zevklerin tartışması olmaz, onlar ayrı bir şey.
Ama hep size atfedilen...
Bunlar yanlış. Yanlış olduğu da ortaya çıkmıştır zaten. Dikkat eden görür. Görenler
de gittikçe fazlalaştı. Bir zamanlar daha
farklı düşünenler, o fikirlerini değiştirdiler. Şimdi daha objektifler.
Can Dündar, belgeselinin yapısını, filminizdeki bir sahne üzerine kuruyor: Gecekonduları yıkmaya gelenlere oturarak karşı koyuyorsunuz. Bu sadece kurgusal mı?
O sinemaydı. Senaristin ve yapımcının benimle film çalışmak için teklif ettiği bir hikâyeydi. Ben hikâyenin bütününü beğenmiştim, filmi çevirdim. Ama müziğim bunu anlatıyor diye bir şey söyleyemez kimse. Orada anlatılan bestelerde halk müziği teması da var, oryantallik de, Batı'ya dönüklük de. Benim özgür çalışmalarım zaten.
Sizin çıkışınız da gecekondu değil zaten, değil mi?
Müziğe başlangıcım Klasik Batı Müziği. Temel prensipleri altı yaşımda aldım. Bir sene ders aldım, bir ayda notayı deşifre ediyordum. Keman, mandolin çaldım. Yedi yaşımda bağlamayı kucakladım. Notayı öğrenmiştim zaten, gördüm mü gazete okur gibi okuyordum. Altı yaşımdan itibaren müziğin içine girdim.
Bağlamanın cezbedici tarafı neydi?
Tınısını ve halk müziğinin ritmikliğini severdim. Aşık Veysel'e muazzam bir hayranlığım ve sevgim vardı; sekiz-dokuz yaşımda... Aslında çok üstün bir icracı da değildi Aşık Veysel ama bir ifadesi vardı ki, sanki binlerce yıllık Anadolu'nun, dünyanın mazisini anlatıyordu sesinde, sözlerinde, sazında. Derinliği vardı. Ona büyük hayranlığım vardı. Tabii o bir de filozoftu...
Size de filozof muamelesi yapılmadı mı?
Herkesin yeri ayrı. Bana da olumlu-olumsuz bazı yakıştırmalarda bulundular. Sağ olsunlar, önemli olan bir şeyler anlatabildiysem, bana ne mutlu derim. Hep beraber gelişmeye çalışıyoruz.
80'lerde sosyologlar size ilgi gösterirken
neler düşünüyordunuz?

Sosyologların çalışmalarının yoğunluğu vardı ama müzikologların yoktu. Ona üzülüyordum. Beni müzikologlar anlatmalı diye düşünürken, sosyologlar irdeledi. Ama onlar da müziği bilmedikleri için eksik anlatıyorlardı. Can Dündar'ın belgeselinde bu vardır.
Orada köyden kente göç eden insanın hikâyesi anlatılıyor, halbuki benim hikâyem o değil. Hiçbir zaman değildi. Ama o hikâyedeki insanları anlıyordum, onlar da benim dinleyicilerimdi ama tamamı değildi.
Neden bir türlü kendinizi anlatamadınız?
Aydınlarımız bazı konularda çok iyi izahlar yapabiliyorlar ama bazı konularda yeterli değillerdi. Yeterince araştırma yapmıyorlardı. Orada bilgi yetersizliğini gördüm. O bilgi yetersizliği içindeki kişinin beni eleştirmesi dolayısıyla ortaya çıkan netice de tatminsiz oluyordu. Ama onu okuyan kişi, eğer saygı duyuyorsa yazan kişiye, yeterli gelip ikna olabiliyordu.
Meral Özbek'in kitabını nasıl karşılamıştınız?
O da iyi bir araştırmacıydı. En çok onunla konuştuk bu konuları. 80'li yıllarda... Ama ben her zaman, sonunda onun bağladığı mesnetin sağlıklı ve yeterli olmadığını söyledim. Ve yine de aynı fikirdeyim. Yani kırdan kente göç olayıyla bunun bağlantısının
direkt olarak yapıldığı, bunun böyle olduğu izahına kesinlikle karşı olduğumu söyledim.
Sizinki zor bir tavır değil mi; ne sağda, ne solda, apolitik, ideolojisiz?
Apolitik, evet. Ama ideolojisiz anlamına gelmiyor. Hiçbir zaman belli bir görüşün, sınıfın insanı olarak görülmek istemedim. Ben insanım. İnsanlığın ne gibi değerlerle insanlık olduğunu anlamaya çalışan ve onları savunan birisiyim.
Sizin gibi araştıran birinden ideolojik altyapı talep edilmez mi?
Bu 70'lerde edilen tekliflerdendir. Ben o dostlara her zaman için şunu söyledim: "Beni kendi saflarınıza alarak anlatacaklarıma zarar vermiş olursunuz." Ben belli bir sınıfın adamı değilim diye, parlamentoya dahi gitmedim.
Bu tercih kitlenizi kaybetmemek için bir önlem miydi peki?
Hayır, hayır. Kesinlikle değil. Benim içimden gelen buydu. Ben Allah'a inanan biriyim. Her şeyi yarattı, hepimizi yarattı ve hepimiz bir bütünü oluşturuyoruz. Bir hiçiz aslında. Ancak bütünleştiğimiz için bir şeyiz.
O zaman birlikten yanasınız.
Daima. Birlikten ve paylaşmaktan.
Ama demokratsınız.
Kesinlikle. Herkesin fikirleri ayrı olabilir,
kişiler kendi mutluluklarını bu özgür düşüncelerinde bulabilir, ona kavuşmak isteyebilirler. Ama başkalarının da aynı şeyi yapmak isteyebileceğini düşünmeleri gerekiyor.
Hiçbir zaman 28 Şubat hakkında ne düşündüğünüzü duymayacak mıyız?
Bu konuda şunu söyleyebilirim: İyi bir vatandaş olmaya çalışıyorum. Tabii ki önce kendi ülkemde olanı anlayabiliyorum, sorunları irdeleyebiliyorum. Ama bütün dünyanın insanlık etiğini gayet iyi biliyorum. Orada varım.
Ölüm oruçları gibi haberleri görüyorsunuz.
Hiç görüş bildirmeyecek misiniz?

Ben politik görüşle bir şey ifade etmeye kalkmıyorum. Arkadaşlarımızın kendi politik görüşleri doğrultusunda daha doğru olduklarına inandıkları ve vermek istedikleri mesajlar vardır. Ama politik olunca beni aşıyor.
Batsın Bu Dünya'yı anlatır mısınız?
Batsın Bu Dünya'yı ilk senfonik bir boyutla yapmıştım. Onu inşallah yapacağım. Senfonik orkestrayla... Sonra beste haline getirdim. Bir önceki albümde, Batsın Bu Dünya başlamadan önce söylediğim bazı cümleler vardı: "Sevgi için, barış için, dostluk için, insanlık için batsın bu dünya!" Yani o hale gelinmiş ki, olumsuzluk had safhada, tüm bunları batıralım, yeni bir dünya kuralım isteği vardır. Ve şiddetli bir istektir o. İsyan edercesine... Ama arkasından daha iyinin gelmesi isteniyor. Bunu böyle algılamadılar zamanında. Çünkü 70'li yılların acısı çok büyüktü. Korkunçtu. O kadar insan öldürülmüyor artık... Batsın Bu Dünya bana göre Türkiye'nin ağıtıdır. Türkiye'de hüznü bolca yaşamış veya yaşamamış
her insanın "Batsın bu dünya" diyeceği bir anı vardır... 70'ler, Türkiye'nin en acı yıllarıdır.
"TRT'ye frakla çıkacaktım"
Niye 'gönül dostları' diyorsunuz dinleyicilerinize?
O benim içimden gelen bir deyim. Ben insanları çok severim. Herkesi dost olarak görme isteğim var. Bizimle ilgilenenlere de gönül dostları diyorum. Mesajlarımızla birleştiğimiz, aynı duyarlılıkta birleştiğimiz kişiler bizim gönül dostlarımız
oluyor.
Niye değişmemenizi talep ediyorlar?
Saygı duyuyorum ona. Aslında değişebilirim de ama onların bunu neden söylediklerini bildiğim için saygı duyuyorum. Bu albümde eski şarkılarımı, yeniden o günkü gibi yorumladım. Aranjmanlarını bile değiştirmedim. "Bizim anılarımızda bu eserler bu haliyle yer aldılar, lütfen onları değiştirme ki anılarımız zedelenmesin," diyorlar.
Siz istemediniz mi hiç değişmeyi? Bıyığınızı, saçınızı kesmeyi falan...
Düşündüm, sordum...
Peki o beyaz kemerler, beyaz ayakkabılar, beyaz takımlar artık demode değil mi?
Pantolon-gömlekle ya da bir kazakla yapmak mümkün.
Arada yapıyorum bunu. Ama öyle de yapıyorum, böyle de yapıyorum. İçimden ne gelirse. Bir örnek vermek istiyorum: 79'da TRT bana
'lütfedip' yılbaşı gecesi yer verdi. Ne giyeyim, diye düşünmüştüm. Aslında açık yaka bir takımla çıkabilirdim. Ama nadiren böyle bir şey yaşıyorum; dünya üzerindeki herkesin giydiği giysiler var, belki de biraz daha saygın görünümde, onlardan birini giyeyim dedim. Aklıma frak geldi; yok canım, dedim. Sonra da smokine karar verdim. Halkımızın karşısına en büyük saygımla çıkmak için...
Bir sahne konserini esirgiyorsunuz...
Hayır, esirgemek değil. Aslında böyle değil. Sahneye çıkarsam üretimim durur diye korktum hep.
Hiç değilse, bir kerelik...
Kısmet. Aslında son zamanlarda bunu konuşuyoruz. Gerektiği gibi bir defalık, yapalım, sunalım, kaç defa çıkacaksak sunalım, onun hazırlığını yapalım diye konuşuyoruz. Kolay da bir şey değil, bayağı yorucu.
"Kurt Cobain'i defalarca dinledim"
"Kurt Cobain çok ilginç birisi. Çok genç yaşta kendini öldüren, güçlü bir müzisyen. Adını duyuyordum fakat dinlememiştim. Oğlum Gökhan'dan dinledim. İlk duyduğumda tekrar tekrar, defalarca çaldım. Son derece etkilendim. Çok ilginç notları vardı, çok farklı bir üretim yapısı, duyarlılığı vardı. Herkese değişik gelebilecek biriydi. Değişik bir insandı... Onun bir kartpostalı var, gözlerim dolu dolu baktım. Ellerini başının arasına koymuş, hüngür hüngür ağlıyor. Böyle kartpostal mı olur?"
"Murat Belge'ye ayrı bir saygım var"
Murat Belge'nin size söyleşiye geldiği günü hatırlıyor musunuz?
Tabii, çok iyi hatırlıyorum. Murat bey çok değerli bir insan, çok değerli bir uzman. Kendi konusunda en üst yerde olan birisi. Çok iyi analizci. Onunla ilk konuştuğumuzda sorularına cevap verdim... Gayet iyi hatırlıyorum.
Ofisinize mi geldi?
Unkapanı'na, şirkete geldi. Orada görüştük. Onun bakışı, diğer entelektüeller gibi değildi. O da başta kendi görüşü doğrultusunda çok kararlıydı, konuştuktan sonra bazı fikirlerinin değiştiği kanaatindeydim. Tümüyle olmasa da, önemli ölçüde. Sonra hakikaten de daha farklı baktı. Ben de ne yapmak istediğimi anlatmıştım. Saatlerce konuştuk. Ona ayrı bir saygım vardır.
O da sizden etkilendiğini yazmıştı...
Sağ olsun... Neticede insanlar ne şekilde anlatabiliyorsa, anlatabilmeli. Herkesin beğenisi, saplantısı, tabusu da vardır. Onun içinden çıkamayabilir. Objektif olmak kolay değildir. Bu bende de böyledir. Ben de kendi yaptığımı tam objektif göremeyebilirim. Ama kendimi hep eleştiririm. Geri dönüp, daha doğruyu bulmaya çalışırım.
Murat Belge bir de ofisinizde arabesk olmayan tek şeyin sizin kendinizin olduğunu söylüyordu.
Belki ofisteki... Ne vardı o sırada, bilemiyorum. Evet, hatırlıyorum o sözü. Ama o sanıyorum ki arabesk deyimini sürekli olumsuzluk yaftası olarak kullanmıyordu.