"Bir çift yeşil gözle oyuncu olunmaz"

Ozan Güven'i aradım, bir saat sonra buluşacağımızı hatırlatmak için ve kendisine "Okan," dedim.
Haber: MEHMET TEZ / Arşivi

Ozan Güven'i aradım, bir saat sonra buluşacağımızı hatırlatmak için ve kendisine "Okan," dedim. Sonra duymamıştır diye örtbas etmeye çalıştım ama içim elvermiyor; burada ifşa edeyim bari. Beyoğlu'nda buluştuk. Kendisiyle, sürekli takıldığı sahipleriyle tanışıklığından anlaşılan bir cafede buluştuk ve havadan sudan muhabbet ettik. Oyunculuktan, 9'dan, müzikten, sinemadan, anılardan konuştuk.
Almanya'da doğmuşsunuz, aileniz işçiymiş...
(Bu arada biri devamlı arıyor ama konuşmuyor.)
Telefon sapığınız var mı çok?
Valla var, çaldırıyorlar, konuşmuyorlar. Anlamıyorum insan ne zevk alır bundan? Bak şimdi. Alo... Ha Yalçın sen misin?..
Neyse Almanya...
İşçi olarak çalışmaya gitmişler, 30 sene orada kalmışlar. Ben yedi yaşındayken geldik buraya.
O dönemi hatırlıyor musunuz?
Çok değil. Orayı çok da özlemedim zaten. Ana okuluna filan gittim. Tabii ki duygu olarak Almanya bana çok şeyler hissettirdi. Ama yani konu Almanya değil, orada yaşadığım şeyler. Neyse garip konular bunlar.
Oyunculuğa ne zaman merak sardınız?
Hep istiyordum oyuncu olmak. Ama oyuncu olmaya karar vermem İkinci Bahar'dan sonra oldu tabii. Yani ben bir şey olmak için başlamadım ama İkinci Bahar'dan sonra mesleğimin oyunculuk olduğunu anladım. Ondan önce de çocuk tiyatrosu yapıyordum, reklamlarda oynuyordum ama televizyonda, dizide oynamak, oyunculuk filan aklıma gelmiyordu.
İkinci Bahar'da popüler oldunuz. Ne değişti sonra hayatınızda?
Kendimle ilgili hiçbir şey değişmedi. Yalnızca 'Artık oyuncusun, yaptığın şeylere dikkat etmelisin,' dedim kendi kendime.
Sizi hep daha farklı bir yere koyuyor insanlar galiba. Mesela yarın 'bir köy dizisi var oynar mısın,' deseler ne dersiniz?
Ben inandırıcı bulduğum rolleri oynamaya çalışıyorum. Önemli olan inandırıcı bir hikâye anlatmak. Televizyonda da, tiyatroda da, sinemada da aynı. Dünyanın en iyi ekibi de olsa inandırıcı bir hikâyen yoksa olmuyor.
Farklı tipleri canlandırmak ister miydiniz, yoksa klasik bir tarzınız mı olacak?
Çok isterim farklı insanları oynamayı. İkinci Bahar'dan sonra bir buçuk sene çalışmadım çünkü gelen bütün senaryolar şöyle başlıyordu: Varoş bir mahalledeyiz. Mahallenin gençlerinden Talat, Talat ben oluyorum bu arada... 'Çok başka bir şey çekicez abi,' diyor mesela adam. E aynısı. Bir iş tutuyor, sonra 'Aman Çocuklar Duymasın' gibi olsun diyor herkes. Ya onun iyisi yapılıyor zaten.
"Herkes tek tek sorgulandı"
Bir röportajda Taksim, Boğaz hattı ve Samatya'yı severim demişsiniz. Samatya'da ne yapıyorsunuz?
İkinci Bahar zamanı orada yaşıyorduk, çok garip bir yer.
9 da oralarda geçiyor galiba.
Öyle ama biz oralara hiç gitmedik aslında. Bir hikâye, bir kamera, bir de sandalyen var. Başka hiçbir şeyin yok. Bu bir oyunculuk sınavıydı benim için.
Sınavı geçtiniz mi peki?
Biraz daha sakin olabilirmişim. Biraz acele etmişim gibi geliyor.
İnandırıcı bir hikâye mi sizin için?
Bence çok inandırıcı.
Peki hayatınızda böyle tipler var mı?
Görüyorum o tipleri ben zaten. Herkes ilk gücü kendinden alarak bir şeyleri oynar diye düşünüyorum. Tamam deliyi oynayacaksan bu ekstrem bir şey ama içinde oraya gidecek bir şey de vardır. Her oynadığın karakterde kendinden bir şey bulabilirsin. En azından bir ipucu.
İpucunu buldunuz mu 9'da?
Kaya, içinde en azından saflığı barındıran bir karakter. Yani bence çok naif bir durumu var.
Bir yerden yakalamak gerekiyor yani...
Gerekmiyor ama yakalarsan da tadından yenmiyor.
Nasıl geldi size rol?
Valla Kaktüs'e gittik bir akşam. Ümit Ünal orada oturuyordu. Sohbet ettik, ertesi gün senaryoyu okudum. Hangi rolü istediğimi sordu. Tunç için düşünmüştü beni ama ben Kaya'yı istedim. Ama maalesef iki saatte bitti benim rolüm. Sandalyeye oturduk bitti yani. Herkes tek tek 'sorgulandı' filmde.
Peki 9'daki 'Kadir İnanır' esprisi size mi ait, senaryoda mı var? ('Bu hikâyeye kim inanır, Kadir İnanır mi inanır?' tarzında bir espri var filmde...)
Hayır. Bu büyük bir spekülasyondur (gülüyor). Önümde yazılmış bir metin vardı, ben sadece oynadım. Masumum.
"Biz Taksim'de onlar Amerika'da"
Kaya rolü kariyerinizde neyi ifade ediyor?
Ben bu işi yaparken çok eğleniyorum. Heyecanlanıyorum. Reklamda da eğleniyorum. Sitcom yapıyorsan bunun da bir çizgisi var. Hepsinden bir şeyler öğreniyorum. Ama gittiğim bir yol var ondan ayrılmamaya çalışıyorum.
Sınırlarınız ne kadar açık? Yarın teklif gelse yarışma programı sunar mısınız mesela?
(Düşünüyor) Sunmam diye düşünüyorum.
Düşünsenize daha ünlü olacaksınız, çok ünlü...
Yapmam. Benim işim oyunculuk.
İnsanları oynadığım karaktere ikna etmek gibi bir meselem var. Sürekli onların önünde olursan oynadığın karaktere inanmazlar. O şatafatlı yer beni ilgilendirmiyor. 'Bu işin diyeti de bu kardeşim,' diyebilirsiniz. İşte Televole'de de konuşacaksın, orada da, burada da. Ama ben bu bedeli ödemek istemiyorum.
Reklamda oynuyorsunuz mesela. O da eskitmez mi yüzünüzü?
Ya, milyonlarca kişinin önünde ağzını burnunu yamultabiliyorsun, üstüne de para veriyorlar. Onu da boşver, çok eğlendim ben.
Şener Şen'i örnek aldığınızı söylemişsiniz. Hâlâ öyle mi?
Yani ders aldığım desek daha iyi. O zaman öyle söylemişim ama iki sene sonra daha faklı düşünüyorum. Yani zamanla böyle şeyler değişiyor. Örnek değil ama ders alıyorum. Ondan çok şey öğrendim.
Bir tanesini bizimle paylaşır mısınız?
İyi oyuncu olmak için iyi insan olmak lazım. Bunu o söylemedi, ben anladım.
Hollywood'da da böyle mi sizce?
İyi insanlık tartışılır, yani göreceli bir konu.
Al Pacino mu Robert de Niro mu?
İkisinin de hastasıyım.
Tamam klasikleri geçelim o zaman. Siz kimi beğeniyorsunuz?
Altan Erkekli var, Haluk Bilginer, Uğur Yücel, Şener Şen çok önemli oyuncular. Edward Norton'ı beğenirim mesela.
Kendinizi benzetiyor musunuz ona?
Yani biz Taksim'de röportaj yapıyoruz şu anda, onlar Amerika'dalar. (Gülüşmeler) Yani Aksanat'ın sokağındayız, neyi neye benzetiyoruz...
Aksanat sorun değil, Maksim Laila var şurda (gülüşmeler) orada da yapabilirdik...
(Gülüyor) Ya neyse benzetmek ayıp yani.
Bu kadar mütevazı bir insan mısınız gerçekten?
Ya tabii ki değerim bilinsin isterim ama bunu ben söylersem bir anlamı kalmaz. Tabii ki isterim onun gibi bir oyuncu olmak. Özetle yani bokunu çıkarmadan bu işi yapmak istiyorum (gülüyor) en açık böyle oldu galiba.
Neler yapıyorsunuz, nasıl geçiyor hayatınız?
Haftanın iki üç günü çekimim var. Okuluma gidiyorum. Kalan zamanlarda da arkadaşlarımla evde olmayı tercih ediyorum. Maket yapmaya çalışıyorum. Pek oyuncu gibi yaşamıyorum yani.
O nasıl oluyor?
Hani vardır ya bu camiada öyle poz kesen tiyatrocu sesiyle konuşanlar...
Peki arkadaşlarınız kimler?
Yedi senedir birlikte olduğum arkadaşlarım var. Beş altı yıl önce aynı evde salak salak zaman geçirirken şimdi kimi oyuncu, kimi yazar, kimi tiyatro dekoratörü oldu. Mesela şu anda oynadığım diziyi sekiz sene önceki bir arkadaşım yazıyor, Saygın Delibaş.
O zaman hayal ediyor muydunuz mesela 'bir gün oyuncu olacağım filmlerde oynayacağım,' filan diye?
Yok. Zaten bu işlerde hayaller insanı kötü etkileyebiliyor. Ferrari'ye binmek için oyunculuk yapıyorsan çok tehlikeli bir yerdesindir yani.
"Şener Şen'e baba derken..."
Ne dinlersiniz? Club müziği mi mesela, rock mı?
Yok, club olayına (gülüyor) karşıyım. Yani gittim, gördüm, merak ediyorum tabii ama...
Özellikle dinlediğiniz gruplar, şarkıcılar var mı?
The Cranberries'in hastasıyım mesela. Genelde sakin, etnik şeyleri seviyorum ama. Anadolu yani.
Nasıl Anadolu, halk müziği mi yani?
Hı hı, ben halk dansları da yapıyorum... Baba etnik diyorum yani işte.
Baba Zula'yı sever misiniz? (9'un müzikleri Baba Zula'ya ait.)
Severim. Benim ilk çocuk oyunumun müziklerini de Baba Zula yapmıştı. Duman da severim. Ama Orhan Gencebay da severim mesela. Ve mesela bunları konuşmak da ne kadar garip geliyor bana şu anda. Böyle sorunca şimdi...
Röportaj yapıyoruz ama.
Her gün böyle sorular gelmiyor. Sonra yanıtlıyorsun, okuyunca da şaşıp kalıyorsun.
Oyunculuğunuzu beğeniyor musunuz?
Seyredince daha yapılacak o kadar çok şey varmış ki diye düşünüyorsun. Her seyrettiğinde daha da iyi olabilirmiş diye düşünüyorsun. Ama bu ruh hastalığı galiba.
9'u salonda izleyince neler hissetiniz?
Film festivalde ilk kez gösterilirken yanımda bir Hintli vardı. Benim oyuncu olduğumu filmin yarısında anladı ve bana dönüp çok iyi olmuş eline sağlık dedi. Garip hissettim. Hintli biri, ben filmde oynamışım, adam yanımda oturuyor... Beş sene önce bunu hayal edemezdim. Hani hayal kurunca meşhur olucam filan dersin ama bu naif durumu hayal edemezsin. Hiçbir şey bundan daha önemli olamaz.
Çok beğendiğiniz bir sahneniz var mı? Baba bu sahnede olayı bitirmişim dediğiniz.
Valla İkinci Bahar'da Şener Şen'e 'Baba,' dediğim sahne vardır. Orada çok inanmışım, çok acayip yani.
Eleştirmenlerle aranız nasıl?
Şimdiye kadar canımı hiç yakmadılar.
Peki en sert eleştiriyi kimden aldınız?
Uğur Yücel bana, 'Bir çift yeşil gözle oyuncu olunmaz,' demişti İkinci Bahar zamanında.



"Rafet varken aĞlamam"
Koçum Benim'de oynadınız. Basket oynuyor muydunuz önceden?
Yok, orada öğrendim basket oynamayı.
Öğrendiniz mi peki?
Öğrendim, oynarım yani ben şimdi, kondisyonum yok ama...
Spora yatkın mısınız?
Tabii, bundan beş altı sene öncesine kadar bayağı futbolcu olacak seviyede top oynuyordum.
Beşiktaşlı mısınız?
Hayır. Fenerbahçeliyim. Tedavi görüyorum.
Neden?
Öyle denir ya, alışkanlık.
Maçlara gider misiniz?
Eskiden.
Bir futbolcuyu oynamak ister miydiniz?
İsterdim, oynayacaktım da, olmadı. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'da... (filmde önce kendisine teklif edilen rol sonra elde olmayan nedenlerden Rafet El Roman'a verilince bir hayli üzülmüş Ozan, belli oluyor. Şunu dinleyin...)
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'da ben oynayacaktım. Sonra işte Rafet El Roman oynadı filan, biliyorsunuz. Ben o zamandan beri Serdar Akar'la (Koçum Benim dizisinin yönetmeni) görüşmemiştim, hatta Koçum Benim için masaya oturduğumuzda 'Abi emin misin, oynuyor muyum?' filan diye gülüştük karşılıklı. Neyse, bir sahne var. Tarık Akan oturuyor, ben de yanındayım, bekleme salonu gibi bir yerdeyiz. Benim ağlamam lazım. Başımı öne eğiyorum tam ağlayacağım aramızdaki sehpada bi dergi gözüme ilişti, üstünde de Rafet El Roman. Abi ağlamam mümkün değil bu sahnede (gülüyor). Ben bu dergi burdayken oynamam diye attım dergiyi. O gün gülmekten çekemedik diziyi.


"Cebİmde çekecek unutmuŞum"
Oyunculuk dışında başka ne işler yaptınız?
Ayakkabıcılık yaptım.
Nasıl?
Basbayağı, oyunculuk gibi. Beşiktaş'ta, abiye kadın ayakkabıları. Ben o sırada çorapçıda çalışıyordum, transfer oldum ayakkabıcıya. O zaman 17-18 yaşındayım, dershaneye gidiyorum, hafta sonu çocuk tiyatrosu yapıyorum. Beş sene bu işi yaptım.
Bayağı tecrübeniz vardır o zaman...
Tabii. Görüşmelere cebimde çekecek unutarak gidiyordum. Düşünsene üç saat önce kadın ayakkabısı satmışsın, sonra kast görüşmesine gidiyorsun kadın karşında duruyor. Bu hakikaten oldu. Çok güldük. Hep başarısız oldum ama ben. Ayakkabıcı tavrıyla görüşmelere gidersen olmaz zaten.
O ayakkabıcıya gidiyor musunuz hâlâ?
Uğruyorum. Bazen, 'Vay sen hâlâ buralara geliyor musun?' diyorlar. Niye gelmiyim, ben değişmedim ki, onların baktığı 'ben' değişik sadece. Ya düşünsene Hayal Kahvesi'ne gidiyorduk, adam damsız almıyoruz diye sokmuyordu. Yanımdaki arkadaş bu da benim damım demişti de adam dik dik bakmıştı. Kardeşim damsız almıyoruz tamam da o ifade ne? Kendini sapık gibi hissediyorsun. Hayır nedir o bakış? Bak bodyguard oynamak isterim mesela.