"Bunlar bir daha yaşanmayacak"

Bir dönem gençliğinin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül dönemi acılarını unuttuk.
Haber: LALE TAYLA / Arşivi

Bir dönem gençliğinin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül dönemi acılarını unuttuk.
On binlerce kişinin hiçbir resmi suçlama olmadan aylarca gözaltında inim inim inlediğini unuttuk. Önce öğrencilerdi alınanlar, sonra "muhtemelen örgüt bağlantılı
kişilerdir" diye düşünülenler. Yazarlar, çizerler ve gazeteciler zaten Allah'ın emri, girdiler içeri. Ancak o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır, bir kişinin gözaltına alınması tam bir şok etkisi yaratmıştı: Tarık Akan...
Bugün kendisi dahil hiç kimsenin sahip olmadığı bir starlık mertebesindeydi. Bütün Beyoğlu'nda adım başı kartpostalları satılırdı. İlk dört filmi o dönemin dört kadın starıyla çevrilmişti: Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Filiz Akın. Salon filmlerinden Hababam Sınıfı'na uzanan sinema hayatında, o dönemlerde bize doğal gelen ama şimdi geriye dönüp baktığımızda ne bedeller içerdiğini az çok kestirebileceğimiz
bir değişim yaşayarak, 'toplumsal içerikli' filmlerin oyuncusu oldu. Şerif Gören'in Nehir filmiyle başlayan, Yavuz Özkan'ın Maden'i ile devam eden solcu sinematografisinde başta Sürü ve Yol olmak üzere birçok filmde karşımıza çıktı. Bu süreçte şaşırtıcı bir biçimde starlığından bir milim kaybetmedi. Ve bir gün duyduk ki gözaltına alınmış. 'O' bile alınmış...
Almanya'da yaptığı bir konuşma nedeniyle, havaalanında tutuklanan Tarık Akan, piyasaya yeni çıkan Anne Kafamda Bit Var adlı kitabında yaşadığı gözaltı ve mahkeme sürecini içtenlikle anlatıyor. Bilerek ya da bilmeyerek son derece ilginç bir döneme denk düştü bu kitabın yayımlanması. Bitmek tükenmek bilmeyen AB tartışmaları içinde, havalarda uçuşan özgürlük ve insan hakları kavramlarının, siyaset köşeye sıkıştığında hangi inanılmaz düzeylerde kaybolduğunu, böylesi dönemleri yaşamamış ya da unutmuş olanlara çok canlı bir biçimde hatırlatıyor. Bir kez daha unutulmasın diye...
12 Eylül darbesi sonrası on binlerce insan gözaltına alındı ama siz dönemin en büyük starıydınız. "Bana dokunmazlar" diye düşünmüş, dokunulunca şaşırmış mıydınız?
Hayır, hiçbir şekilde. Sol kesimdeki insanlar bir şeye baş koymuşsa sonunda başına ne geleceğini iyi bilir. Sonunda bana da geleceklerini çok iyi biliyordum. Almanya'dan gelirken aynen şunları düşündüm: "Ben belki de yatarım arkadaş. Bu ülkeye iki yılımı veririm. İki yıl, üç yıl yatarım. Canavarlar gibi de çıkarım." Ama üç aylık gözaltı süresi içinde geldiğime pişman oldum, onu da söyleyeyim.
Gözaltına alındığınızda birçok insan
"Sıkıyönetim bir işaret veriyor ve biz herkese uzanırız diyor," diye düşündü. Siz de böyle düşünmüş müydünüz?

Evet, onlar için fark etmiyor. Sizin star, milletvekili ya da bakan olmanız bir şey değiştirmiyor. O sistem herkesi eşit görüp aynı muameleyi yapıyor.
Almanya'dan gelip havaalanında tutulandınız.
Almanya'dan tutuklanacağımı da bilerek geldim. Havaalanından alındım. Zaten emirler çıkmış. Hepsinden haberim var. "Geldiğinde tutuklanacaksın," demişler. Yatacağım diye geldim. Ama üç ay sonra da kaçmak için çok uğraştım. Çünkü bir daha hapse girmek... Hayır. Artık onu göze alamayacaktım. Koşullar o kadar ağırdı ki... Onları ancak yaşayarak bilebiliyorsun. Yoksa anlatıyor arkadaşların, dostların. Biliyorsun ama işte, yaşamak çok farklı bir şey.
Her şeyi anlattınız mı?
Her şeyi anlattım. İşkence nedir? Orada Filistin askısı vardı. Elektrik vardı. Dişleri törpülenmiş köpeklere ısırtılmak vardı. Tekerleğin içine konup döndürülmek vardı. Bunlar fizikî, vücudunda hissedeceğin acılar. Oraya girmek ise bunların on kat daha büyüğü bir işkence. Sana yapılmış, yapılmamış; bir şey ifade etmiyor ki... Bu konuyu kitapta da üstü kapalı geçtim. Çünkü görsel olarak bunun altını çizmek hoş değil. Okurken insanlar çok fazla ürkmesinler istedim.
Görevliler, ellerindeki insanın Tarık Akan olmasından dolayı farklı davranıdılar mı? Eksi ya da artı?..
Sevenler vardı, çok yardım eden polisler de oldu. Tam tersi de oldu. İnsanın bütün renkleri vardı.
"Kaçmak için çok uğraştım"
Kaçma planınız ne oldu?
Almanya'daki konuşmamdan dolayı altı yıl sekiz ay hiç indirimsiz hapis yatma tehlikesi vardı. Göze alamadım doğrusu. Ve suçluyum. Yani delillere göre. Görmüşüm başıma gelenleri de. Kaçmak için çok şey yaptım. Her şeyimi satıp savdım. Paramı dışarıya gönderdim. Mahkemeye girmeden kaçmak istiyorum. İki gün kala "Bu mücadeleyi mahkemede verelim, gerekirse mahkeme safhasında gidersin," dendi. Bu arada wind surf öğreniyorum, Akyarlar'dan Kos'a yarım saatte geçeyim diye. Ama yurtdışında yaşamanın da ne kadar zor olduğunun bilincindeyim. İnsanın hayatında küçücük bir nokta gibi görünüyor ama hangi yola girsen sonunda ne gelecek başına, kestiremiyorsun. Birazcık hayatı tanıyorsan, yaşamdan haberin varsa, yolların sonunu rahat görebiliyorsun. Tesadüf gibi görünse bile değildir kaçmamam. Dışarı çıkarsam aleyhimde bin tane şey çıkar diye düşünüyordum. Birçok kişinin başına geldiği gibi. Dışarıda bunun mücadelesini veremeyeceğin için daha çok yıpratırlar.
Kaçmamaya karar verdikten sonra hayatınız nasıl geçti? Mahkeme süreci basına pek yansımadı.
Yasak vardı basın üzerinde. Beraat kararını alana kadar, hayatım benim değildi bir kere. Ya kaçamazsam, ya içeri girersem düşüncesi insanın yaşam dengesini altüst ediyor. Kararlarını, dünyayla ilişkilerini, her şeyini... Beraat kararı çıktıktan sonra da yağmur gibi kurşunlar sağından, solundan geçiyor. Hangisi bana çarpacak, nasıl sıyrılırım politikaları yapıyorsun. Zaten bir tanesi saplandı. Barış Derneği Davası. Hadi, bu sefer ondan 12 yıl. Komik dava tabii. Çünkü o kadar da değil, bir toplantıya girdim diye 12 yıl hapse atarlar mı diyorsun. Bunun dışında benimle ilgili bir güç oluşmaya başladı. Fark ettim ki arkamda bir dünya kamuoyu oluşuyor yavaş yavaş. O zaman da diyorsun ki, hadi gelin üstüme, sıkıysa atın içeri. Bir güce karşı bir güçle savaşıyorsun. Onun için 1984 yılında Ses diye film çektim. İşkencecisiyle karşı karşıya gelen bir mahkûm. Hadi yasaklayın. Sonra Karartma Geceleri. Durmadım ki yerimde. Sinmedim. Sistemle kavga etmek biraz delice bir şey değil mi!
Gözaltında geçirdiğiniz yaklaşık üç ay da dahil olmak üzere yaşadığınız bu süreç hayatınızı nasıl etkiledi?
Bütün ilişkilerimi, düşüncelerimi, dünyaya bakışımı olumlu bir şekilde etkiledi. Sanatçı olmamdan dolayı dağarcığıma bir malzeme verdi. İnsan ilişkilerimde sertlik vardı önceden, daha yumuşak bir insan oldum.
Acı kalmamış gibi konuşuyorsunuz.
Acı şöyle kalıyor. Mesela çok dar bir yere giriyorum, hücreyi anımsatan. Hâlâ o acıyı çağrıştırıyor ve orada duramıyorum. Hâlâ kulaklarımı tıkayarak uyuyorum. Bu konulara girince insanın gırtlağına bir şey düğümleniyor. Anlatmak bile istemediğin bir sıkıntı oluyor. Bütün bunlardan uzaklaşmak istiyorsun. Acıyı hissediyorsun ama her dakika onunla yaşayamazsın ki..
"Anneme okutsam mı?"
Birçok insan yaşadığı acıların üstünü kapattı. Siz bu kitabı yazarak başkaları için olduğu kadar, kendiniz için de bir dönem acılarının üstüne yeniden gittiniz. Zor oldu mu kitabı yazmak, yaşananlarla yüzleşmek?
Bunları ancak en yakın, aynı yoldan geçmiş dostlarıma anlatabiliyordum.
O da içki masasında. Üçüncü bir kişiye lafla anlatamıyordum. Çünkü gözlerim doluyor. Mümkün olduğu kadar beyninde arkaya atmaya çalışıyorsun. Ne zaman ki yazmaya karar verdim, elime kâğıdı kalemi aldım, baktım ki evet, çıkıyor! Çıktıkça da rahatlıyorum. Kimi yerlerde yazarken kendi kendime gözlerim doldu. Kitabı ilk defa elime aldığımda sanki başkasının hikâyesini okuyormuş gibi sayfaları karıştırmaya başladım. Sanki bu da, yazan da ben değilim gibi hissettim.
Çocuklarınız yaşadığınız süreci biliyorlar mıydı? Yoksa kitaptan mı öğrenecekler?
Hayır, bilmiyorlar. Bu akşam bakacaklar kitaba ve ilk defa karşılaşacaklar. Zaten bu kadar detaylı kimse bilmiyor. Mesela anneme okutayım mı diye çok düşünüyorum. O gider bir yerlerden bulur okursa, hayatında ilk defa karşılaşacak. Annem üzülmesin istiyorum. Onu nasıl dengeleyeceğim? Onun formülünü hâlâ bulamadım. Çocuklarım bunu nasıl algılayacak, nasıl bir sisteme oturtacağız? Çocukların annesiyle beraber bir formül bulacağız herhalde.
Uzun süredir basından ve televizyonlardan uzak kaldınız. Bunu niye yaptınız?
Bir sanatçı nasıl davranırsa kendini yıpratır, nasıl davranırsa sanat yaşamını uzatabilir, bunu iyi kavrayan bir insanım ben. O bakımdan kendimi çok iyi korudum. Televizyon programlarını kabul etmedim. Basının hiçbir şeyini kabul etmedim. Basında varsam, yaptığım işle varım.
Kitapta anlattığınız süreç bir daha yaşanır mı bu ülkede?
12 Eylül sonrasında iyisiyle kötüsüyle birçok şey yapmış bir insanım. Bu konuda birçok şey yaşamış insanların en azını ve en küçüğünü yaşamış biriyim. Bir ülkenin sanatçısı bunları yaşamışsa diğerlerinin yaşadıklarının boyutlarını düşünmek lazım. Ama bu ülkede bir daha bunlar yaşanmayacak. Bir darbe olmayacak. Buna çok inanıyorum. Faşist bir iktidar olmayacak. Artık bunları bir kenara bırakırsak, bu kitapta yaşananların onda biri bir daha Türkiye'de olmayacak. Bitmedi belki ama yavaş yavaş bitiyor.
"Vasıf Öngören hayatımı değiştirdi"
Kariyerinizdeki romantik jön imajından vazgeçip yepyeni bir süreci başlattınız. Bu geçiş kolay oldu mu?
Anadolu'da büyüdüm ben. Babam subay olmasına rağmen ev dönmüyordu. Yazın çalışıp kışın okuyordum. Birdenbire Türkiye'nin en büyük ismi oldum. Başka bir dünya, başka bir zenginlik. Hep zengin aile çocuğunu oynuyorum. Ne kıyafetim uygun, ne de onları biliyorum. Fakiri oynasam rahat ederim ama fiziğim elvermiyor. "Bunları yapmayacağım," demeye başladım. Karşıma Ertem Eğilmez dikildi. Çünkü altın yumurtlayan tavuğum ben o anda. Bütün prodüktörlerle bir kavgaya giriştim. Onları karşıma alınca aç kalacağımı da biliyorum. Onun için para harcamıyorum, biriktiriyorum. Bu arada kitap okuma alışkanlığı başladı. Hayatımı değiştiren Vasıf Öngören hayatıma girdi. Hocam... Bütün o boş dönemimi, ki bir yıldan daha fazla film çektirtmediler bana, Vasıf abiyle geçirdim. Sabahlara kadar konuşurduk. Beni avucunun içine aldı ve adam etti. Nehir yine o prodüktörlerden birinin, Ertem abinin filmidir. Barışma adına önerdi.
Böylece politik filmler süreci başladı...
Evet, böyle bir filme peki dedim. Ama Ertem abi finali değiştirdi. Aslında o, Sinan Cemgiller'in hayatıdır. Finali değiştirince kavga ettim Ertem abiyle. Yine uzun süre işsiz kaldım. Sonra Yavuz Özkan devreye girdi Maden ile. Kimse film çekmiyor, prodüktörler para vermiyor, tek başına benim adım para toplamıyor. Yavuz dedi ki "Filmi Cüneyt'le (Arkın) çekelim. Ama senin adın başa yazılmaz." "Hiç önemli değil," dedim. İki başrol var. İki rolün de altından kalkarım. "Cüneyt hangisini seçerse seçsin, afişte de ne yaparsa yapsın. Yeter ki oynasın," dedim. Film patladı. Küçük prodüktörleri bırakıp büyüklerle oynamaya başladım. Sonra Yılmaz abinin (Güney), Sürü filmi devreye girdi.
"28 Şubat olmasaydı yayımlamayacaktım"
Kitabı yazmak ne kadar sürdü? Yardım aldınız mı?
Ben yazar değilim. Yazıp arkadaşlarıma gönderiyordum. Onlardan eleştiriler alıyordum. Aldığım eleştiriler bu yönde olunca, başarabiliyorum galiba dedim. Aşağı yukarı beş sene uğraştım. Her dakika üzerinde çalışarak değil tabii. Dostlarımın eleştirileriyle yeniden gözden geçiriyorum, dinlendirmeye bırakıyorum. Böyle bir süreç. 1987'den önce kabası bitti. O dönemde Türkiye'de inanılmaz boyutta bir cami-kışla tartışması vardı. Dedim ki "Kitabı çıkartırsam, bunu camiciler alıp kışlacıların üstüne hücum edecekler." Bu benim düşüncelerime aykırı. "O zaman kitabı bitirmiyorum, yayımlamıyorum," dedim. Finalini dahi yazmadım. 1997'de 28 Şubat kararlarından sonra olağanüstü rahatladım. Ülkemde şeriatçıların baskısı ortadan kalktı en azından. Daha ciddi, daha dikkatli çalıştım. Sonuna kadar geldim hatta. Oturdum bir final yazdım. Yazdığım gün de 28 Şubat 2002... 28 Şubat 97'de, 2001 yılındaki 11 Eylül faciasını fark etti bu ülke. Yani beş sene önce. Dünyada hiçbir sistem gelecek olan faciayı bu kadar önceden fark edemez. Oraya uçaklar girdi, bize başka şeyler girebilirdi. 28 Şubat kararlarıyla bu önlendi. O bakımdan son noktamı da böyle koydum.