"Güç sarhoşluğu yaşadım"

Ergun Göknel, İSKİ skandalıyla birlikte, aylarca manşette kalarak Türkiye'nin gündemine oturmuştu.
Haber: LALE TAYLA / Arşivi

Ergun Göknel, İSKİ skandalıyla birlikte, aylarca manşette kalarak Türkiye'nin gündemine oturmuştu. O güne kadar sağ partilerin inhisarında imiş gibi görünen yolsuzluk olayları böylece sosyal demokratlara da sıçramış ve sosyal demokratlar da bu olaydan ağır yara almıştı. Her şey, İSKİ Genel Müdürü Ergun Göknel'in genç sevgilisiyle evlenebilmek için ayrılmak istediği eşi Nurdan Başbuğ'un basına konuşmasıyla başlamıştı. Nurdan Başbuğ, kendisine önerilen paranın miktarını da açıklayınca, olayların ardı çorap söküğü gibi gelmişti. Peş peşe açılan ceza davalarının sayısı 14'ü bulmuş, neyin ne olduğunu takip etmek gittikçe zorlaşmıştı. Neticede üç davadan hüküm giydi, Ergun Göknel. İSKİ'ye alınan klorda usulsüzlük, hesabında bulunan paraların kaynağının tespiti ve SHP'ye yapılan bağışlar, onun yaklaşık beş yılını hapishanede geçirmesine yol açtı. Kendisinin de bir milat olarak kabul ettiği 1991 yılından önce, birlikte bir yıla yakın çalışan bir kişi olarak onu son derece düzgün ve iyi bir yönetici olarak tanımıştım. Bu yüzden gazeteleri takip ettikçe içine düştüğüm şaşkınlık ve ne düşüneceğini bilememe hali, giderek bir hayal kırıklığına dönüşmüştü. Yıllar sonra, bu röportaj için bir araya geldiğimizde, özel olarak sormaya çekineceğim soruları, gazeteci kimliğimle sorma fırsatı buldum.



Bugün geriye baktığınızda yaşamınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
1991 yılına kadar son derece doğru dürüst ve örnek bir yaşamım var. 1991'den sonra biraz değişik. Yaptıklarım yanlıştı daha doğrusu.
Nasıl yaptığınızın cevabını kendi kendinizeyken nasıl veriyordunuz?
Yüzleşmem Müjgan'la başladı. Kendi kendimeyken veremiyordum. Göz kararması diyelim, basiret bağlanması diyelim. Ama asıl sebebini keşfetmem aşağı yukarı iki yıl önce oldu. Şunu kavradım ki, '91 ile '93 arasındaki dönemde, güç sarhoşluğu oldu ve ayaklarım yerden yavaş yavaş kesildi.
Cezaevi sürecine alışmanız ne kadar zor oldu?
Hiçbir zaman kara kara düşünmedim. Bilgisayarı ayarlıyorum, dosyaları yerleştiriyorum. Çamaşır makinesi, buzdolabı alıyorum. Bu da 48 saat sürüyor. Ondan fazlasını yapamazsınız zaten cezaevinde. Kiminle konuşacağını, hakim gurupların kim olduğunu anlıyorsun ve ondan sonra, kendini korumaya başlıyorsun. İlk cezamın sekiz yıl dört ay olarak kesinleştiğini öğrendiğim zaman, ertesi sabaha kadar onun sıkıntısını geçirdim. Ama hemen sonra bir liste yaptım. Sekiz yılın şartlı tahliye süresi ne kadar, ne zaman çıkacağım... Şimdi bu süre içinde ne yapabilirim, dedim. Kitap mı okurum? Yazı mı yazarım? Yani planlı bir hareket yürümeye başladı.
Niye kaçmadınız? Kaçabilir miydiniz?
Bir kere biliyorsunuz olay olduğunda, Sidney'de balayındaydım ve dönmeyebilirdim. Ama acilen döndüm. Gitmemi tavsiye edenler oldu, ben hepsini reddettim. Birincisi, yurt dışına gittiğiniz anda suçlu olduğunuzu kabul etmiş olursunuz. İkincisi, ben suçsuz olduğuma kani olduğum için de ceza almayacağımı düşünüyordum.
Suçlu olduğunuzu kabul etmiyorsunuz, öyle mi?
Suçlu olduğumu hiç kabul etmediğim gibi hâlâ da kendimi suçlu hissetmiyorum. Kusurlu olmak başka şey. Yanlış yapmak başka şey.
Parti bağışları türünden suçlar hariç, bütün bu mahkemeler ve hüküm giymelerin özüne indiğinizde kişisel menfaatiniz için para almadınız mı yani?
Rüşvet almadım. Bir olayı yerine getirmek için para almadım. Ne olmayacak bir şeyi olur hale getirmek için, ne de olacak bir şeyi oldurmak için para almadım.
İsviçre'deki paralarınız parti paraları mı?
Benim İsviçre'deki paramın kara para olmadığı Alman mahkemeleri tarafından kabul edildi. Ben o parayı iş hayatımda kazanmış durumdayım.
İSKİ Genel Müdürlüğü öncesinde mi?
Öncesinde de, genel müdürlüğüm sırasında da. Ben bankadaki paramı biri vasıtasıyla aldırttım. O biri bu paranın üzerine kondu. Onun üzerine biz bu adamı mahkemeye verdik Almanya'da. Yani kara olsa, menşeini ispat edemeyecek durumda olsam, verir miyim mahkemeye?
İyi ama bu paralar nedeniyle üç yıl ceza yediniz Türk mahkemelerinden...
O paranın kaynağını mahkeme kabul etmedi. Bunun davası yapıldı, cezası alındı.
Peki neydi kopan bunca gürültü?
1989 yılında yerel yönetim seçimlerinde Nurettin Sözen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Ben o dönemde, seçim kampanyası sırasında, Alev Coşkun'la birlikte, faal olarak çalıştım. Alev Coşkun genel sekreter oldu. Ben de İSKİ Genel Müdürü oldum. Nurettin Sözen, haklı veya haksız olarak kamuoyunda bir antipati doğurdu. Bu tabii bir miktar da SHP'ye yansıdı. Böyle bir olay ortaya çıktığı anda, basının büyük bir kısmı ve siyasi partiler, "eşeğini dövemeyen semerini döver" prensibiyle, benim üzerime yüklendi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, bütün gazetelerin üç ay süresince, üçer dörder sayfa aynı konuyu işledikleri görülmemişti. İki tane televizyon dizisi yapıldı. Ben bu haberlerin çoğuna tazminat davası açtım. Hepsini kazandım hemen hemen. En son Reha Muhtar'dan 4.8 milyar aldım. Yani asıl hücum, öncelikle, SHP'ye, sonra da Sözen'e yapılmıştır. Sözen de bu konuda bana karşı durum aldı. SHP de, en hafif tabiriyle yalnız bıraktı. Korumasına da gerek yoktu ama gerçek olmayan şeylerin aksini söyleyebilirdi ve bunu ispatlayabilirdi. Ama bunu yapmadı.
Niye?
Korktuklarından. Çünkü tahminime göre o zamanki gurubun içinde "Bütün yükü bu adamın üstüne yükleyelim ve sıyıralım," düşüncesi hakim oldu. En azından belli bir kesiminde.
Peki siz neyi yanlış yaptınız?
O güç sarhoşluğunu yaşadım. Bir de politik olarak yanlış yaptım. Niye '91 dedim? Bir sebebi var. O yıla kadar ben, İSKİ yönetimine politikayı karıştırmadım. Ne zaman ki '91 yılı geldi, seçimlerden hemen önce, iş politize olmaya başladı. SHP seçimler için bir televizyon kanalı kurma çabasına girdi ve işler sarpa sardı. O zaman politikaya boğazımıza kadar girdik. Bir de şu var. İSKİ güçlü bir kuruluş. Benim de yöneticilikte bir özelliğim var. Bulunduğum kuruluşun gücü yüzse, benim onu 120 gösterme kabiliyetim var. Şimdi 120, 130 gösterince ve son derece bağımsız hareket edince, yani belediye başkanından bağımsız hareket edince, ayrı bir güç odağı haline geldik biz. Sadece SHP'den değil, bir çok partiden başkan adaylığı teklifleri geldi. Bu Sözen'in kulağına da gitti ve onun üzerine beni rakip olarak görmeye başladı. Benim görevden alınma olayımı, Nurettin Sözen, SHP grubuna izah etmek zorunda kaldı. Ve o grup, ki o sırada sayıları 73-75 kişi, 40'ın üzerinde imza topladı, görevden alınmamam için. İş bu noktaya varınca, büsbütün rahatsız oldu. Şimdi, o politik hırs, bir tür göz kararmasıyla sonuçlanıyor. Neticede gazetelere bakın. İki soru sorulmuştur Nurettin Sözen'e. "Bu senin kaç senelik genel müdürün?" Dört senedir. "Dört senedir sen bunların farkında değilsen şayet, zaten hatalısın. Farkındaysan ve sakladıysan, gene hatalısın."
Ama Nurettin Sözen, Nurdan Hanım konuşunca görevden aldı sizi. Olay zaten basına malzeme olmuştu.
Oralara girersek, anlatacak çok şey var. Ben Sydney'e gitmeden önce, Sözen'e gayet açık, dedim ki "Ben gitmeyeyim, kalayım, ne istersen onu yapayım. Görevden ayrılayım." Ondan sonra da ne isterse yapar. O beni ilgilendirmez. "Hayır sen git önemli değil," dedi. İki gün sonra bana faks çekti "Seni görevden alıyorum," diye.
En büyük yanlışınız neydi?
En büyük yanlışım, partiye bağış toplamaktı.
Parti bağışları meselesi bir çark olmalı. Yani siz bir zincirin bir halkası mıydınız?
Zincirin bir halkasıyım ama büyük halkasıyım. '91-'93 döneminde İstanbul'daki tüm ilçe örgütlerinin finansmanının yarıdan fazlası, İSKİ müteahhitlerinin bağışlarıyla sağlandı. İkincisi, Ankara'da SHP Genel Merkezi 10 milyar liraya alınmıştır, onun dört buçuk milyarı İSKİ müteahhitlerinin bağışlarıyla temin edilmiştir. Hepsi, makbuz mukabili verilmiştir. Savcılara verilen ifadelerde ve mahkemelerde vardır. Basında da vardır. Mahkemeler bu sözlerime iftira dedi. O zamanki durum içinde doğruydu yanlıştı bilemem ama neticede biz cezayı aldık.
Bağışları toplamanız kişisel kararınız mıydı, parti kararı mıydı?
Ufak tefek başladı, kişisel kararımla. Mesela bir yerin ilçe başkanı geliyor bilet veriyor. Yüz tane ver diyoruz. Müteahhitlere dağıtıyoruz. Parası toplanıyor, veriyoruz. Şimdi üst kademenin karıştığı iki olay var. Bir tanesi, o televizyon olayı. Bir tanesi de SHP İl Merkezi'nin alımına yapılan takviye. Burada Erdal Bey'e kadar karar var. "Biz, 10 milyar vereceğiz, acaba bağış toplanabilir mi?" Erdal Bey direkt söylemiyor tabii. Nurettin Sözen vasıtasıyla söylüyor. O zamanki Genel Sayman Ziya Halis Bey vasıtasıyla söylüyor. Ama ondan evvel Ankara'da, Büyükşehir belediye başkanlarının katıldığı bir toplantı oluyor. Ben de diyorum ki,"Bizim her zaman partiye yardım aldığımız 20-25 tane müteahhit var, partili. Onlara söylerim. Ne verirlerse, toplar veririz. Ben o müteahhitleri, tek tek de değil, topluca -bende hiç gizli saklı yok- yönetim kurulu odasına topluyorum. "Bir Genel Merkez binası alınacak. Genel Başkanımızın bir ricası var. Uygun gördüğünüz miktarı bağış olarak verirsiniz." "Ne verelim?" diyorlar. "Ben karışmam," diyorum. Aralarında konuşuyorlar. Neticede 4.5 milyar para toplandı. Aksaray İş Bankası şubesinden, Necatibey İş Bankası şubesine havale edildi. Makbuzları var.
Peki niye siz tek başınıza hüküm giydiniz?
Bunu onlara soracaksınız, bana değil. Katı olarak bakarsanız, eylemi yapan benim.
Cezaevinden çıktıktan sonra uzun müddet sessiz kaldınız. Neden?
Ben çıktıktan sonra, devam eden altı-yedi davam vardı. Güvendiğim üç arkadaşımla düşündük. Onların tavsiyesi -ki ben o tavsiyeyi tuttum ve çok doğru hareket ettiğime kaniyim- "Bu davaların hepsi neticeleninceye kadar hiç ağzını açma," şeklinde oldu. Ben de açmadım. Şu anda üç davam var Yargıtay'da ama artık sıkıldım. Sustukça sanki kabahatimi kabul edermiş durumuna düşüyorum. Onun için biraz hareketlenmeye karar verdim.
Cezaevinden çıktıktan sonra sahip çıkan oldu mu size?
O kadar çok hücum edilmişti ki. O zaman sahip çıkılmayınca, şimdi de sahip çıkmamaya zorunlu hissettiler. Yani indirekt hatır soran oldu ama ama direkt değil. Bir, iki kişi hariç. Mesela eski İstanbul İl Başkanı Ali Özcan, her şekilde benim arkamda oldu. Taa mahkemelerdeki şahitlikten başladı. Sonra hapishanede ziyaret etti. Maddi olarak yardımcı oldu, borç olarak bile olsa. İkincisi, Mustafa Timisi. İş Bankası yönetim kurulundaydı. Ve özel bir samimiyetim de yoktu. Ne zaman bir şey rica etsem, her zaman yaptı. Bir cezaevi nakli meselesi vardı. Adalet Bakanı'na gitti konuştu. Bana da bilgi verdi. Bunlar çok önemli şeyler. Başka da yok.
Güç sarhoşluğundan bahsettiniz. Nasıl yaşadınız bunu?
En basitini söyleyeyim. Mesela benim DYP'lilerle de aram çok iyiydi, Süleyman Demirel nedeniyle. 1991'de Demirel kabinesinde, diyelim ki 30 bakan var. 18 tanesine iki dakikada erişebilir haldeyim. Bu soyut bir şey ama güç emaresidir. Ha, "Eriştin de, ne oldu?" diyeceksin. Hiçbir şey olmadı. Niye erişiyorsun? Birinin işi çıkıyor, "Şuna bir bak," diyorsun. Gidiyorsun bir yere, seni anons ediyorlar, kalkıp el sallıyorsun. Yahut her akşam bir yere davetlisin, "Hangisine gideyim?" diye bakıyorsun. Bunlar ufacık şeyler ama üst üste geldiği zaman, güç oluyor neticede. Yahut gazetede iki günde bir resmin çıkıyor. Televizyona çağırıyorlar. İktidar gücü dediğimiz bu.
Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Şu anda para kazanmıyorum ama iş yapıyorum. İki web sitesine yazı yazıyorum. Haftada aşağı yukarı üç yazı muhakkak yazıyorum. Ben ömür boyu kamu haklarından yasaklanmış durumdayım. Oy bile veremem. Bu bir özgürlük getiriyor. Ben bugün bir fikir beyan edersem, politika yaparsam, hiç kimse bu adam bu lafları söylüyor, şu göreve gözünü dikmiş diyemez.
Cezaevine girip çıkan birçok insan işlerine dönüş yaptı. Siz niye zorlanıyorsunuz?
Benim param yok. O dönüş yapan insanların hepsinin bir yerlerde paraları var. İkincisi, biliyorlar ki, ben o adamlar gibi çalışmam. Ben o insanlar gibi çalışsaydım, bugün milyonlarca dolarım olurdu. Bir de korku var insanlarda. Şimdi bu adamla iş yaparsak, bir türlü dedikodu olur, korkusu var. Ben gidip birileriyle iş konuştuğum zaman, "İsterseniz, ben ikinci planda kalırım," diyorum. Hatta uzun süre görüşmediğim insanlardan görüşmek için randevu istediğimde, "Ne zaman, nerde istersen," diyorum.
İçerden çıktıktan sonra sosyal ilişkileriniz nasıl oldu?
'89 öncesi tanıdıklarım ve dostlarım arasında benim firem sıfır. Hiçbir şey olmamış gibi. '89 sonrasından kalan ise beş kişiyi geçmez. Diğerleri sizin dostunuz değil. O, koltuğun dostu, gücün dostu. Öbürleri ya mektup yazdılar ya da çocuklarımı aradılar. Mesela bir Mehmet Moğoltay benim oğlumu arayabilirdi. Bazı akrabalarımla sıkıntım oldu. Bir kısmı benimle görünmek istemiyor nedense. Bu beni rahatsız ediyor mu diyorsanız, etmiyor.
İçerde yaşadığınız en kötü olay neydi?
Bıçaklandım biliyorsunuz. Tetikçi bir adamcağız beni bıçakladı. Böylece kartvizitine, Ergun Göknel'i bıçaklayan adam yazdırıp, fiyatını yükseltti. Onun dışında pek bir şey olmadı. Bayrampaşa'da iki buçuk seneye yakın kaldım. Ne mahkumlarla ne gardiyanlarla ne de yönetimle hiç sıkıntım olmadı. Hatta saygı gördüm. Eskişehir'de 11 hafta kaldım.
Orada bayağı sıkıldım ama insanlar dolayısıyla değil. Cezaevi yeniden canlandırılıyordu, yönetim oturmamıştı. Sağlık sıkıntısı çektim. Sonra Ankara Keçiören'e geldim. MHP yönlü bir grup beni koruyup saygı gösterdiler. Kalecik'e geldim, orada da PKK itirafçıları ile geçindim.
CEZAEVİNDE DAYANMA GÜCÜ
Güç ve iktidar sarhoşluğu konumundan, cezaevine düşünce, nasıl dayandınız?
Ege Cansen bir gün bana "O kadar yüksekten düşüşü ruhen kaldırabilmek büyük bir beceridir," dedi. O, bir Allah vergisi. Ayrıca bu olaylar içinde de çok güzel hareketler var. Mesela Telekom Genel Müdürü hiç tanımadığım biri. Adını öğrenip, telefon ettim. "İnsanların tek ilişkileri telefon. Ama yalnızca iki tane var, acaba takabilir misiniz?" dedim. Ben telefon ettiğim zaman saat 12:30 filan. Aslında müdürden izin alacaksın, dilekçe yazacaksın filan. Saat üçe çeyrek kala telefonlar geldi. Koştum hemen savcıya, "Efendim, ben böyle bir şey yaptım. O kadar çabuk geleceğini bilmiyordum," dedim. "Bir tane de çocuk ıslahevine taktır bari," dedi. Bir de oraya takıldı. Hiç unutmayacağım bir başka güzel olay da, Ankara Kalecik'te cezaevinin yolu. 1.5 km'lik şose bir yol. Müdür, "İlla asfaltlayalım Ergun Bey,"diyor. Bende para var zannediyor. Karayolları Genel Müdürü'nü uzaktan tanıyorum. Telefon ettim. Yoktu. Biraz sonra ankesörlü telefondan telekonferansla arıyor. "Geçmiş olsun Ergun Bey, ne istiyorsun?" diye. Anlattım. Ertesi gün asfaltlandı yol. "Nasıl dayandın?" diyorsunuz ya, bunlar olmasa zor dayanırsın.
Yaşadıklarınızı, kendi içinizde nereye oturtuyorsunuz?
Bireylerin ahlakı, içinde bulundukları toplum tarafından yönlendirilir. Türkiye'de, aşağı yukarı 15 yıldır, toplumun ahlakı bireylerin ahlakını baskı altında tutuyor. Dolayısıyla doğru dürüst insanlar ya belli oranda uyum sağlayabilirler veya hiç sağlayamazlar. Hiç sağlayamayanlar hiçbir şey yapamıyor. Bu sadece devlette değil, özel sektörde de var. Bu insanı ister istemez etkiliyor ve etkilendiğinizin de farkına varmıyorsunuz. Ne zaman farkına varıyorsunuz biliyor musunuz? Benim gibi başınıza bela geldiği zaman. Bizim olayımıza gelirsek. Bir takım politik baskılar oluşuyor. Kendinizi koruyabilirsiniz. Maddi dürüstlüğü sağlayabilirsiniz. Ama, kısmen sağlayabilirsiniz. Yasal olarak, bir hediyenin asgari ücretin bilmem kaç katını geçmemesi lazım. Adam size üç katı değil de 53 katı hediye getirdiği zaman, almamayı becerebilmek lazım. Beceremediğiniz zaman ahlaksız mı oluyorsunuz? Belli değil. Ama bugün dahi bunu başkalarına böyle söylediğim vakit, "Ya bunda bir şey yok," diyor. Yani o hâlâ geçerli. Ben bugün olsa, bunu yapmam. Aradaki fark bu.
ERGUN BEY, KİM 500 MİLYAR İSTER?DE
Kim 500 Milyar İster programına niye katıldınız?
Para nedeniyle.
Bu yarışma, en rahat para kazanma yollarından birisi kesinlikle değil.
Ben bütün soruları biliyordum, 500 milyarlığa kadar. Ama neden kazanamadım biliyor musunuz? Yine aynı sebepten oldu. Ufak çapta nüksediyor bazı şeyler. Ben de 66 yaşındayım. Kolay kolay bazı huylarımdan vazgeçemem. Nasılsa bilirim havasına büründüm. O hava içinde düşünmeden cevap verdim. Bazı insanlar beni çok seviyor. Bazı insanlar sevmiyor. Kenan Işık da beni sevmedi. Ben telefona açtığım zaman birinin "alo" demesinden, anlar hale geldim. Artık o kadar hassas oldum. Ona göre konuşmayı ya çabuk bitiriyorsun ya da sohbet ediyorsun. Kenan Işık beni sevmedi ve son yarışmacıyım. Biraz uzarsa öbür güne kalacak. Başka yarışmacılarla 40 dakika filan uğraştı "Emin misin?" filan diye. Bana gelince, tak diye hızlandırdı.
Siz basına çıkmadınız çıkmadınız da, bu yarışmayla birden haber konusu oluverdiniz. Bende para yok mesajı mi vermek istediniz?
Ben cezaevinden çıktığımda herkes bende büyük paralar olduğunu vehmediyordu. Çünkü gazeteler trilyonlardan, katrilyonlardan bahsediyor. Bir itibar, bir itibar hayret edersiniz. Mesela 1998 senesinde bir dükkana gidiyorum, 40-50 milyonluk alışveriş yapmışım. Kredi kartı almıyormuş dükkan. Adam diyor ki, "Abi zarar yok, bir dahaki sefer verirsin. Senden mi isteyeceğiz!" Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez havası içine girdiler. Sonra baktılar bu adamda para çıkmıyor. Araba hâlâ 90 model Renault Flash.
Bunlara cevap için miydi yarışma programına çıkışınız?
Yoo, gerçekten para kazanmak içindi. Bütün yollar da denenmişti o ana kadar. Haklı veya haksız, yapılamadı, becerilemedi. Yaptırtmadılar. Neticede geçinmemiz lazım. Yani geçinirsin tabii. Geçiniyoruz çok şükür de, yaşamımı şuna göre ayarlamalıyım diyeceğim bir gelir olması lazım. Şimdi neye göre ayarlayacağımı da bilmiyorum.
Peki ama bankada sizin kendi paranız olduğunu söylemiştiniz.
Cezaevindeyken harcandı. Bir kısmını üçüncü eşime (Feray) verdim, bir kısmınla da beş sene geçindik. Evleri sattık. Cezaevi öyle, ucuz bir yer değil. Yani rüşvet müşvet verdiğimiz olmadı da, mesela Müjgan 15 günde bir Ankara'ya geliyordu, iki buçuk sene boyunca. Her gelişinde de iki torba yiyecek. Sonra cezaevindeki insanların yaşamını kolaylaştırmak için bir şeyler alındı. Bulaşık makinesi, halı yıkayabilecek elektrik süpürgesi, 50 tane yatağa nevresim. Mesela gelir cezaevi müdürü, "Bilmem hangi koğuşun buzdolabı yok." Hayır diyemezsin. Buzdolabı alırsın.
MÜSTESNA İNSAN MÜJGAN HANIM
Müjgan Hanım terapist gibi mi oldu?
Müjgan'la biz, karı koca ilişkisi dışında, çok rahat konuşuruz. Son derece dürüst ve adil bir insan. Hatta adilden fazla adil. Bazen insan rahatsız oluyor. Kin, intikam, nefret gibi hisleri olmayan bir insan. Bir özelliği var. Belki dindar değil ama Allah'a büyük bir sevgisi ve inancı var. Üç mukaddes kitabı İncil, Tevrat ve Kuran'ı, 20'şer 30'ar kere okumuştur. Bunlar tabii insanı etkiliyor. '96 yılı temmuzunda tanıştım '98 ağustosunda evlendik. Üç senedir beni de böyle bir mecraya soktu. Yani biz geriye döndük.' 91'e döndük, hem de daha iyi olarak. Çok daha iyi olarak.
Gazetelerden okuduğumuza göre, siz içerdeyken tanışmışsınız.
Müjgan'ın bir adeti vardır. Çok güzel mektup yazar. Papa'dan başlar, Clinton'a kadar, Prens Charles'dan Kemal Derviş'e kadar. Bunlar felsefi ve içerikli mektuplardır. Ben ilk izne çıktığımda beni telefonla aradı. Beni görmüş televizyonda, çok hüzünlüymüşüm. O arada mektup yazmaya başladı. O kadar güzel mektup yazmaya başladı ki, beni aşık etti kendine.
FERAY GÖKNEL İLİŞKİSİ
Feray Hanım'la ilişkinizi de bu güç sarhoşluğu kapsamında mı değerlendirmek gerekir?
Onun iktidar gücüyle alakası yok. Tamamıyla ailevi bir konu. Ama şöyle alakası var. Ben o sarhoşluğun içinde olmasaydım, hata olduğunu farkına varırdım. O olayın çeşitli kademelerinde -ki her safhası ayrı bir hata- fark ederdim. Ama o olayda, tam bir "bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete" havasında olduğumuz için, fark etmedim.
Feray Hanım'la nasıl ayrıldınız?
O karar verdi. Ben ayrılma kararında değildim. Allah'tan vermiş böyle bir karar.
Böyle bir ilişkinin içindeyken, bir yandan da olayların içine boğazınıza kadar girmişken, eşinize boşanmayı teklif etmeye nasıl cesaret ettiniz?
Hep kendi gücünü çok yükseklerde görmekten kaynaklanan bir durum bu. Mesela, ben bu bardağı kaldırırım. Hatta bu masayı da kaldırırım. Ama güç sarhoşluğu içindeyken, "Hayır, ben bu binayı kökünden sökerim," diyorsunuz.
Ergun Bey ne kadar güçten bahsedersek bahsedelim, neticede İSKİ Genel Müdürlüğü'nden bahsediyoruz. Ya başbakan olsaydınız?
Allah korudu işte. Her işte hayır vardır derler ya. Allah korudu!
"CEZAEVİNDE ÜÇ KİTAP YAZDIM"
"Cezaevinde yazdığım üç kitap var. Biri baskıya hazır. Tutuklandığım günden günümüze kadarki olayları kapsıyor. Ayrıca hukuk sistemi ile ilgili eleştiriler ve öneriler de var içinde. Yayınlanması için gayret gösteriyorum. Diğer iki kitap daha fazla belgesel. Birincisi Nurettin Sözen'i tanıdığım günlerde başlıyor ve Sözen'in başkanlık döneminin sonuna kadar geliyor. Taksim Toplantıları, İSKİ ve Belediye çalışmaları hep bu kitabın içinde. İkincisi İSKİ Genel Müdürlüğü görevinden alınmamla başlıyor. Bunlar kesinlikle bir savunma içermiyor. Önemli olan, ülkeyi uzun bir süre meşgul eden ve hatta bir siyasi partinin çöküşüne sebep olduğu iddia edilen olayları gerçek yönleriyle belgeleyerek kamuoyuna sunmak.
MASONLAR VE YAHUDİLER
Mason musunuz?
Hayır. Ne masonum, ne Lion'um, ne de benzeri bir derneğin üyesiyim.
Sizin Yahudi cemaatiyle menfaat ilişkisi içinde olduğunuz, mason olduğunuz iddiaları o dönemlerde basında yer aldı. Nereden kaynaklandı bunlar?
Mason ve Yahudi düşmanlığı, radikal dinci kesimlerin söylemi. O zaman bugünkü anlayış yoktu. İki arkadaşım var. Onlar vasıtasıyla masonlarla ilişkilendirildim. Ben o arkadaşlarımın mason olduğunu gazeteler vasıtasıyla öğrendim. Tesadüfen, avukatım da masonmuş. Bunu da avukatım olduktan iki sene sonra öğrendim. İşin enteresan tarafı, boşanma avukatım da masonmuş. Onu hele, hiç bilmiyordum, üç gün önce öğrendim. Yahudi kısmına gelelim. 1972 senesinden 1980 senesine kadar Yahudilerin sahip olduğu, bir iş yerinde çalıştım. Patronlar, benden genç insanlardı. İlişkimiz çok dostçaydı. İSKİ Genel Müdürü olduktan sonra, Yahudi cemaatinin bir takım sıkıntıları olduğunda, mesela yetimhanelerinin, huzurevlerinin su sıkıntısında, bana telefon ederdi eski patronum. Hemen iki tanker su gider. Ya da şuradaki sinagogu yıkarlar, engel olmaya gayret ederiz. Yani Yahudi değil başkası da olsa ben yine onun peşinde koşacağım. Nitekim, Papa bana özel madalyon verdi, La Paix Hastanesi'nin su sorununu hallettim diye. Aynı şekilde Erenköy'de Şahkulu Dergahı vardır onların da su sorununu hallettim. Mesela camilerden su parası alınmazdı. Bana ters geldi. Onu ibadethaneler olarak değiştirdim. O zaman bütün kiliseler, sinagoglar girdi içine.
Ama bu laflar bu yüzden çıkmadı. İş bağlantılarından söz edildi.
Ben göreve geldiğim zaman Alarko, Dünya Bankası'nın ihalelerini almıştı. Benim zamanımda da yine Dünya Bankası ihalelerinden bir tane mi, iki tane mi ne aldı. Alır alır! Türkiye'nin sayılı şirketlerinden biri. Ama bunun sonrası var. Bence çok önemli. Bu olay patladı. O sırada Hürriyet'te rahmetli Yıldırım Çavlı yazıyordu. Başta Yahudi cemaatinin başkanı olmak üzere, insanlar gittiler Yıldırım Çavlı'ya. "Ergun Göknel bizim için eskisi gibi muteber bir insandır," dediler. Yani kimsenin yapmadığı şeyi onlar yaptı. Bunun bir izi var bende. Ve bu adamların, bir tanesi üç, dört haftada bir beni ziyarete geldi cezaevinde. Öbürü bir kere
geldi. Onun ismi çok çıkmıştı, ama geldi. Geldiği zaman hayret ettim. Ve ne zaman ihtiyacım olsa, maddi veya manevi, cemaat olarak benim hep arkamda durdular. Mesela, bugün bir düğün ya da cenaze daveti alırım. Neve Şalom'a giderim. Hemen getirtirler beni en ön sıraya oturturlar. O itibarı gösterirler. Bu insanlara Türkiye'de görmedikleri -yani devlet katında- bir ilgiyi gösterdim. Çok ufak şeyler ama gönül alır.
Mesela bir gün cemaat başkanı beni aradı, başbakan ya da birisi İsrail'e gidecekmiş. "Türk Yahudilerini de ziyaret etmesini istiyoruz ama Hikmet Çetin'den randevu alamıyoruz," dedi. On dakika içinde randevuyu aldım.