"Kitabım çok samimi değil"

Anılar; Issız ve Yağmurlu, adından da anlaşılacağı gibi Selim İleri'nin anılarını anlattığı son kitabı. Daha doğrusu Handan Şenköken sormuş, Selim İleri yanıtlamış.
Haber: LALE TAYLA / Arşivi

Yayıneviniz size sürpriz bir parti yaptı geçenlerde. Son kitabınızın basımını kutlamak için. Kendinizi nasıl hissettiniz?
Bu beklemediğim bir şeydi. Biraz da mahçup oldum. Çünkü gerçekten Doğan Kitapçılık'taki dostlarım, inanılmaz insanlara ulaşmışlar. Benden titizlikle saklamışlar. Ben tabii kalabalığa pek hazırlıklı bir insan değilim. Bütün kalabalıklar karşısında tedirgin olan bir insanım. Bir de herkesin benim için geldiğini anladığım vakit, sanki bütün mesuliyetleri, sorumlulukları ben yüklenmişim gibi, panikten ne yapacağımı şaşırdım.
Gazetelerden okuduğumuza göre gecenin finalinde Türkan Şoray ve Orhan Pamuk dansetmişler.
O kadar da değil. Gazeteci arkadaşlar biraz abartmışlar. Şaka bir yana, o gecenin en hoş sürprizlerinden birisi Orhan Pamuk'un gelmesiydi. Büyük bir zarafet göstermiş.
Aranız açık mıydı?
Açık değil de biraz mesafeliydik. Bu yüzden davet edildiğinde tereddüt etmiş, Selim ister mi acaba diye. Ona benim aslında iyi insan olduğumu söylemişler. O da gerçekten büyük bir nezaket gösterip gelmiş. Çok memnun oldum. Ama Türkan Şoray'la dansa kalkınca dedim ki,"Edebiyattaki yerimi aldığın yetmiyormuş gibi, bir de Türkan Şoray'ı elimden almana dayanamam". Ve hemen duruma müdahale ettim.
Kitabınızı okumadan önce, okuyan bir başka kişinin izlenimlerini sorduğumda bana "Çok samimi," dedi. Kitabı okuyup bitirdikten sonra kendi kendime sordum. "Gerçekten de samimi mi?" diye. Şimdi de size sorayım. Ne kadar samimisiniz anılarınızı anlatırken?
Çok samimi cevap vermek gerekirse, çok samimi değil. Samimi olmak istediğim şeyleri anlatarak, belli bir mesafe uygulanmış bir samimiyet. Geriye kalanı ise 70 yaşında yazmayı düşünüyorum. Belli bir sansür tabii ki uygulanıyor. Mesela hiçbir şekilde kırgınlıklarımı yansıtmak istemedim kitapta. Bir de, hayatımda yeri olup, izi olup, sonradan çeşitli sebeplerle o izleri anımsamak istemediğim kişilerin adlarını anmayarak intikam aldım.
Okura "samimi" duygusunun geçmesinin belki de en temel sebeplerinden biri, çocukluğunuza çok insafsızca yaklaşmanız. Çocuk Selim'le ilgili ciddi kötü bir tablo çiziyorsunuz. Kıskanç, hırsız, yalancı... Oysa olaylara baktığınızda, her çocuğun başına gelebilecek türden sıradan şeyler. Ama büyük Selim İleri öyle görmüyor. Niye böyle hıristiyanvari bir günah çıkarma içindesiniz?
Günah çıkarma kurumuna karşı bir saygım vardır. Bu tespitiniz doğru. Ama onun ötesinde bunlar, herkesin yaşadığı şeyler olduğu halde, konuşulmaz. Ne hikmetse kimse annesinden babasından hiç dayak yememiştir. Bense tam tersine bir açık sözlülükle, bütün bunların insani şeyler olduğunu ifade edebilmek için, belki de biraz şiddet yoluyla anlattım. Yalnız, benim çocukluğumda iyi bir şeyler olmadı.. Dönüp geriye baktığım vakit, mutsuz bir çocuktum.
Bu yüzden olsa gerek, kitabınızda çocukken bir başka evde, bir başka yaşam düşlediğinizi anlatıyorsunuz. Yani kendinize ikinci bir yaşam kurguluyorsunuz. Şimdi nerede gideriyorsunuz bu ihtiyacınızı?
Şu anda yazı yoluyla büyük ölçüde giderebiliyorum. Bazı yazılarda asıl benimi dışarı vurduğumu düşünüyorum. Bu anlamda, Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak adlı romanım, benim bir dönüm noktam diye düşünüyorum. Bütün içimi olabildiğince dışarı vurduğum kanaatindeyim. Şimdi çalıştığım Yabancı Deniz diye bir roman var. Kendi duygularımı tam dışa vurduğum bir yapı kurmaya çalışıyorum.
Şu ana kadar yazdıklarınız içinde sizi en çok yansıtan son romanınız mı?
Evet, bir de bir tiyatro oyunu var, Mihri Müşfik'in yaşamından. Bir Türk kadın ressamı... Asıl kendi ahlâk anlayışımı veya karakterimin özelliklerini en fazla o oyunda yansıttığımı düşünüyorum. Sizinle konuşuyorum ya da başka biriyle konuşuyorum, diyelim. Bir de içinizden konuşuyorsunuz o sırada. Dışa vurduklarınızın hepsi yalan, halbuki içte başka şeyler devam etmekte, başka şeyler söylemektesiniz. O oyunda, bu ikisini yan yana kullandım ben. O bakımdan beni çok mutlu kılan bir oyun. Ben ilk defa yapmak istediğim şeyi orada yaptım.
Kitabınızda anlattıklarınızdan çok tutkulu olduğunuz ve tutkularınızı yönelttiğiniz kişinin peşinden yılmadan gittiğiniz anlaşılıyor. Örneğin, Çolpan İlhan'a uzun süre günde bazen iki kez mektup yazmanız ve tanımadığınız halde, bir gece, yemek saati evine damlamanız gibi... Bu tutkulu duygularınız hâlâ devam ediyor mu?
Evet çok tutkuluyum ve hâlâ devam ediyor. Yaşım ilerlemesine rağmen. İster arkadaşlık duygusu olsun, ister aşk, öyle tutkulu davranıyorum ki inanılmaz sıkıcı olabiliyorum. Karşımdakini usandıracak hale getiriyorum. Zaten o yüzden de bitiyor. İnsanlar bana önce saygıyla, sevgiyle yaklaşıyor ama bir müddet sonra telaş içinde kapı yerine bacadan çıkıp gidiyorlar.
Yalan romanınız var mı? Yani sizin hiç olmadığınız, duygu ve düşüncelerinizin olmadığı bir romanınız?
Yok. Olamaz da diye düşünüyorum. Balzac'ın bir sözü var, çok seviyorum onu. "Bir romancı," diyor, "postacıyı da yazsa başkasını da yazsa, hep kendini yazar". Bu söze yüzde yüz katılıyorum. O anlamda kendimin olmadığı bir kitabımın olduğunu düşünmüyorum. Ama çok kurgusal yaklaştığım bazı kitaplar var. Mesela Saz, Caz, Düğün, Varyete, tamamen o tür bir kitap. Yaşarken ve Ölürken'in, yaşamsal bir izi vardı ama genel bütünü içinde düşündüğünüzde, o da, benim içinde pek olmadığım bir dünyayı anlatma çabası içinde bir kitaptır.
Sadece yazarak geçinen kaç yazar var?
O anlamda ben çok şanslıydım. Benden önceki kuşağa baktığınızda, onlar adeta çok eziyet çekerek bana ve benim kuşağıma bir baz hazırlamışlardı. Yani şimdi düşünsenize, Asım Bezirci, rahmetli, Vita fabrikasında muhasebeci, akşam eve gidip eleştirmenlik yapıyor. Benim öyle olmadı, belli bir yerden sonra yazarlıkla geçinebildim. Ama son dönemlerde ben de geçinemez hale geldim. O dönemde televizyondu, sinema yazarlığıydı öyle şeyler yaptım. Aslında sinemaya çok heves ediyordum ama ilk çalışmalardan sonra, hevesim epey kırıldı. Beyazperdede gördüğünüzle, düşlediğiniz aynı şey değil. O, beni bir hayli üzdü ama hep, sıkıştıkça senaryo yazdım. Televizyon işi çıktıktan sonra dönmedim bir daha sinemaya. Şimdi, o 40 küsur kitabın birikimiyle, yazarlıkla bir müddet daha ayakta dururum diye düşünüyorum.
Sinemaya bir daha dönmeyecek misiniz? Öyle bir kararınız mı var?
Hayat şartları öyle gerektirmezse, bir daha asla ne sinema, ne televizyon senaryosu yazmak istiyorum. Çok üzülüyorum. Seyrettiğimle düşlediğim birbirini tutmayınca. Sonunda, sanki onlar suçluymuş gibi, suçu çok sevdiğim insanların üstüne atıp, onlara karşı kırgınlık duyuyorum.
Bundan sonra yalnızca edebi yazarlık mı yapacaksınız?
Evet, ama bir radyo programı olursa düşünebilirim. Radyo programı yapmayı çok seviyorum. Televizyonu o kadar sevmiyorum ama bir kültür programı olursa, olur. Zaten televizyona kültür programıyla başladım ama o da yavaş yavaş bir 50-60 kişiyi, her yıl bir kere daha çağırıp, onlarla aynı şeyleri konuşur hale getiren, anı programlarına dönüştü. Bir kültür programı olursa onu yapmak isterim.
Romancılık yaşamınızın bir döneminde cinsellikle ilgili bir şey yazmamaya karar vermişsiniz. Sizi korkutan neydi?
Cinsellik tabii ki yazılması gereken bir şey. İnsanoğlunun en büyük sorunlarından birisi bu. Belki de birincil sorunu. Ama bizim ülkemizde bu son derece ticari bir meta haline getiriliyor. Bu bana çok ters geliyor. 1980'li yıllarda bu kararı almamın, temel sebebi buydu. Ama şimdi ben bunu ödediğimi düşünüyorum. 15 yıla yakın bir zaman bundan uzak durdum ama şimdi böyle düşünmüyorum. Bunu ödediğime inandığım için, mesela Yabancı Deniz, böyle bir kitap olsun istiyorum.
Son 25 yılın Türk romanını düşünürsek, yarına kalacak, klasik olacak romanlar olarak hangilerini sayabilirsiniz?
Attila İlhan'ın bazı romanları, Leyla Erbil'in Tuhaf Bir Kadın ve Mektup Aşkları, Tahsin Yücel'in son romanı Yalan, Peride Celal'in Deli Aşk'ı. Olgunluk çağının getirdiği inanılmaz bir naivete ile yazılmış. Sanki çok kolay yazılmış gibi
geliyor ama bir denemeye kalksanız ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Müthiş bir sadelik. Bir de Oktay Rıfat'ın Bir Kadının Penceresinden adlı romanı. Çok güzel bir Türkçe ile kaleme alınmış.



TÜRK ROMANI
Kalite açısından, Türk edebiyatı dünya edebiyatının neresinde?
1900'lerden başlayarak, son 10 yıla kadar gelen roman birikimimizi düşünürsek, çok önemli bir romanımız olduğunu düşünüyorum. Batı romanıyla yarışabilecek eserlerimiz var. Hemen 1900 yılında, Aşk-ı Memnu, batıda ün kazanmış kitaplarla karşılaştırıldığında, onların asla gerisinde bir kitap değil. Ama ne yazık ki, bunu biz değerlendirememişiz. Son 10 yıla gelince, şu anda "Türk romanı" denilebilecek bir romanın yazıldığını fazlasıyla düşünmüyorum. 1950'lerden beri heves ettiğimiz küçük Amerika'nın tam karşılığı gibi gelmeye başladı bana. 50 yıldan bu yana ilk defa Amerika havasını estirebiliyoruz.
O zaman dürüst romanlar değil mi?
Onu da demek istemiyorum. Muhakkak ki yazarlar yazarken, içtenlikle yazıyorlardır. Hani ben şöyle bir roman yazayım da, o bir Amerikan havası estirsin diye yazıldığını düşünmüyorum. Ama bilinçaltımıza yerleştirilen Amerika'nın, yazı yoluyla da karşımıza çıktığını düşünüyorum. Baktığımda Türkçe yazı diziminin son derece değiştiğini görüyorum. Bozuk bir çeviri kokuyor cümleler. Türkçe'nin kendi akıcılığı yok. Tam tersine İngilizce'den ya da Fransızca'dan çevrilmiş gibi. Bunu Halide Edip Hanım için filan söylemişlerdir ama bence onların Türkçeleri şimdikilerle kıyaslanamayacak kadar iyidir. Şimdi öyle değil. Okuduğunuzu anlamakta zorluk çekiyorsunuz. Bir romancının asli vazifesinin dili çok iyi kullanmak olduğunu düşünüyorum. O olmadan hiçbir şey olmaz gibi geliyor. Bir de o kadar fazla soyutlanarak yazılıyor ki her şey! Nerede yaşıyor insanlar, kimin dünyası bu? Belki küçük bir azınlığın dünyası ama büyük çoğunluğun olduğunu düşünmüyorum. Nüfusunun yüzde 98'inin adeta açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir ülkede, sosyal endişelerin, beşinci altıncı plana itildiği kitaplar, bana çok uzak geliyor. Tabii ki bireysel olabilir ve olması da gerekiyor. Ama bunun yanı sıra, muhakkak sosyal endişenin de olması gerekiyor.


GENÇLER VE EDEBİYAT DÜNYASI
Piyasaya yeni romanıyla girmek isteyen birinin işi çok mu zor bu anlamda? Daha doğrusu hiç şansı var mı?
Asla olmadığını düşünüyorum. Gerçi, benim varolduğum yıllardan çok daha fazla yayınevi bugün kapılarını açıyor ama Unkapanı'ndaki plak şirketlerinden farksız bir şekilde, "göl maya tutar mı" diye yapılıyor işler. O bakımdan çok şanssız olduklarını düşünüyorum yeni yazarların. Aralarında çok iyi hikâyeciler var. Ama bu hikâyeler 500-600 kişinin arasında kalmaya mahkum olan kitapçıklar haline geliyor. Bir de, eskiden, usta-çırak anlayışı vardı. Bugün o bitti. Hâlâ o geleneği sürdüren bir iki yazarımız var. Mesela Attila İlhan onlardan biri. Ama baktığınız vakit, belli bir yaşın ve geleneğin insanı o. Bizim kuşakta bunun bittiğini düşünüyorum. Enis Batur'da böyle bir çaba görüyorum zaman zaman. Ama onda da eski yazarlarımıza yönelik olarak, onların eserlerini basmak, yaşatmak gayesi var. Artık, üç, beş kişiyle, bilemediniz altı kişiyle sınırlandırılmış, acayip bir edebiyat ortamı var.
Gençlere yönelik bir şey yapıyor musunuz?
Yapamıyorum, itiraf edeyim. Yalan söylemeyeyim. Beni yetiştiren insanların sabırlarına da büyük hayranlık duyuyorum. Çünkü o sabrı ben gösteremiyorum. Çünkü zamanın azaldığını, kendi yapmam gerekenleri yapmamın daha doğru olacağını düşünüp, haince uzak duruyorum.
Yazarlar arasında kıskançlıklar çok mu fazla var?
Vardır. Yok deriz, ama onun da yalan olduğunu düşünüyorum. Hepimizin, birbirimize karşı çok büyük haksızlıklar yaptığımızı da düşünüyorum. "Sen yapmıyor musun?" diyeceksiniz bana. Maalesef bu yaşta hâlâ yapıyorum.