"Merhaba hemşerilerim!"

Turistik Otel'in kapısında pek başkalarına belli etmek istemediği, garip bir şaşkınlık ama en çok da derinlerde kalan sızıya işaret...
Haber: ORAY EĞİN / Arşivi

Turistik Otel'in kapısında pek başkalarına belli etmek istemediği, garip bir şaşkınlık ama en çok da derinlerde kalan sızıya işaret eden bir yüz ifadesine bürünüyor. Bu kapı, hemen yandaki restoranın cam kenarındaki masa, üç katı dolaşan asansör, resepsiyon; pembe bina geçmişi çağrıştırıyor. Eski şarkı sözlerinin, şiirlerinin ama en çok da yaşadıklarının karşılığı bu duygu.
Murathan Mungan'ın Paranın Cinleri'nde bahsettiği Turistik Otel, bir hafta süreyle Diyarbakır'a gelen İstanbul entelijansiyasına
ev sahipliği yapıyor. Hiç kimsenin otele bir itirazı yok; temelde Murathan'ın da. Sadece birkaç dakika süren bir duraksama onunki. Geçmişteki satırları, bu tereddütü haklı çıkarıyor: "Akşamları Turistik Otel'in lokantasında birbiriyle yeni tanışmış iki sevgilinin taze heyecanıyla baş başa yemek yiyor, içki içiyor, sonra odamıza çıkıp sabahlara kadar tutkuyla sevişiyorduk."
Aynı saatlerde tam gaz süren Diyarbakır Festivali'nde, Orhan Pamuk tiyatro salonunda kitaplarını imzalıyor. "Bitti bitecek," denen okurla buluşması uzadıkça uzuyor. Pamuk'un Diyarbakır'da bulunma sebebi Navê Min Sor e kitabının yayınlanması. Yani Benim Adım Kırmızı'nın Kürtçe baskısının.
Kürtçe kırmızı
Pamuk, metreler süren imza kuyruğu boyunca 435 adet Navê Min Sor e imzaladı. Ondan önce de, kitleyi çok etkileyen, 'anadil' temalı bir konuşma yaptı. Kitabının Kürtçeye çevrilmesinin 'normal bir süreç' olarak algılanması gerektiğini, bunun olması gereken, 'olay haline gelmeyen', sıradan bir şey olduğunu vurguluyordu. Diyarbakır'da akşamın konusu da Pamuk'un konuşmasıydı... Ama biraz da mizahi tarafı. Zira, konuşma daha başlamadan Pamuk'u bitmek bilmeyecekmiş gibi duran bir hıçkırık tutmuş. Dakikalarca, konuşamadan hıçkırmış. Meğerse kahvenin tozu boğazına takılmış. Pamuk gülerek bir daha geldiğinde 'hıçkırmayacağını' söylüyor...
Aynı günün bir başka etkinliği de Muhsin Kızılkaya'nın organize ettiği dengbej divanıydı (sözlü hikâye anlatıcıları). Festival davetlisi ve yöre insanı (Hakkari'den) Kızılkaya, yerel kıyafetlerle ufak bir konsere kalkışmış. Çekemeyenler de çeşitli rivayetler ortaya atmış: İnşaat işçilerini dengbej diye yutturmaya kalkmış falan... Yanındaki sanatçılarla dengbej divanını tamamladıktan sonra, bir de bu iddiaları çürütmek için çaba harcayacaktı elbette!
Bir saat sonra kentin tarihi ve muazzam güzellikteki Ulu Camii'ne doğru yürüyoruz. Yolda Murathan yerel tatları tanıtıyor, bir yandan da hayatında ve yazdıklarında geçen mekanlara işaret ediyor. Demir Otel: Sevgilisiyle içki içmek için barına uğradığı,
daha sonra Üç Aynalı Kırk Oda'da geçen yer. Hemen yakınında Denizkızı pastanesi var.
"Diyarbakır gibi bir yerde, Denizkızı adı hep ilgimi çekmiştir," diyor.
Yolda karpuz çekirdeği, ince ve kıtır kıtır Diyarbakır simidi, yeşil nohut alıyoruz. Karpuz çekirdeği bağımlılık yapan kuru yemişlerden; güneşte kurutulduktan sonra tuzla kavruluyor ve çay bardağı ölçüsüyle satılıyor. Yeşil nohut ise bildiğimiz nohutun henüz dallarda, açılmamış hali.
İlginç.
Caddede Ruşen Çakır, eşi Müge İplikçi, Semih Gümüş ve Özcan Karabulut'la karşılaşıyoruz. Çakır'ın aklı kurutulmuş patlıcanda;
İstanbul'a döndüğünde dolma yapacakmış.
İstanbul'a dönerken elindeki koca siyah poşet yoksa patlıcan mıydı?
Diyarbakır elitinin buluşma noktası Gazeteciler Cemiyeti, o akşam da festivalin konuklarını ağırlayacak. Gece Orhan Pamuk ve Sim Campbell'ın gelmesiyle canlanıyor. Onlarla eşzamanlı, Diyarbakır'ın HADEP'li belediye başkanı Feridun Çelik de yemeğe katılıyor.
U2, Diyarbakır'a!
Feridun Çelik, yerel seçimlere İstanbul'dan projeksiyon yapan gazetecileri şaşırtarak başkanlığı kazanan bir isim. Fazlasıyla iyi niyetli. Yakın tarihte Devlet Bahçeli'yle karşılaşması gazete manşetlerine taşınmıştı. Bahçeli geldiğinde, yanına gidip gitmemek konusunda önce partisine danışmış. "Bizce mahsuru yok," yanıtını alınca da gidip el sıkışmış... Tabii her yapılanın karşılığı yok: Belki de bu olay yüzünden, kentte bir taksi şoförü "Çelik, HADEP için fazla hafif," diyor.
Diyarbakır Belediyesi'nin yakın tarihte gerçekleştirmek istediği iki proje var: Kente kütüphane yapmak ve U2'ya konser verdirmek. Birincisi için masadaki yazarlardan yardım istiyor. Grupla temasa geçilmiş bile, bu sene değil ama seneye; inşallah...
Büyük buluşma
Murathan Mungan, Başkan'ın hemen yanına oturunca şöhret ağırlığının nereye kaydığı belli oluyor. Ve işte orada, büyük buluşma gerçekleşiyor: İki çoksatar yazar bir arada! Pamuk ve Mungan uzun uzun karşılıklı sohbet ediyorlar. Mungan özel şeylerin yanı sıra Kültür Bakanı'na yazdığı açık mektubu ve aktif olarak başladığı korsan kitap mücadelesini anlatıyor. Belediye yetkilileri,
iki adet Navê Min Sor e getiriyor. Pamuk kitabının 436'ncısını bana, 437'ncisini de Murathan'a imzalıyor.
Dengbej divanından sıyrılan Muhsin Kızılkaya da masaya katılıyor. "En iyi arkadaşın neden Fatih Terim'le arkadaş?" diyorum, hiçbir şey söylemiyor. Sadece Yılmaz Erdoğan'ın ne Terim'le ne de Ağar'la ortak iş yaptığını söylüyor; hayli de öfkeli. "Bir kebapçı açıyor ama," diyor, "Ressam Ertuğrul Ateş'in yeğeni Gürhan Ateş'le."
Murathan'a sık sık gelen soru ise üzerinde çalıştığı bir romanla ilgili: "Musa Anter'in hayatını mı yazıyorsunuz?" Aslen Anter cinayetiyle başlayıp Güneydoğu'dan Alanya'ya uzanan bir kitap bu. Anter'in öyküsü çıkış noktası sadece.
Üç salon dolu
Murathan Mungan uyuyamadığı bir gecenin ardından, Yüksek Topuklar turnesi boyunca üzerinden çıkarmadığı Marithe & François Girbaud takımını giyiyor. Parfümü Rush bitmiş, jöle kalmamış: "Ne yapayım, Türkiye'nin en yakışıklı yazarı olmak kolay değil," diyor kahkahalarla...
Üç salon tıklım tıklım. Ayakta duranlar, yerlere oturanlar... Salonun dışına da video bağlantısı ile yayınlanıyor. Murathan sözlerine "Merhaba hemşerilerim!" diye başlıyor: "Bunu kalbimle söyledim, tavlamak için değil. Hemşeri sadece memleket ortaklığı
değil. Hatıra, iklim ortaklığı diye de anlıyorum. Kalp kardeşliği... Buradakiler aynı zamanda benim çocukluğumun anılarının kardeşleri."
"Gözleriniz çok güzel!"
İmza ise Ofis'teki Kitap Diyarı'nda. Sayısız miktarda Yüksek Topuklar imzaladı.
İstanbul'dan farklı olarak Cenk Hikâyeleri ve Sahtiyan da önüne çok sık gelen kitaplardı.
Yüksek Topuklar'ın hayli kentli, İstanbullu bir roman olmasına rağmen burada çok ilgi görmesi şaşırtıcı mı? "Kentli bir roman ama şunu unutmamak gerekiyor. Özellikle bölge insanı sadece Türkiye'ye değil, dünyaya yetişmeye çalışıyor. Çok sancılı bir 10 - 15 sene geçirdi burası. Diğer şehirlerden daha farklı olarak kitap okudu. Bu tür pratikler, bir zihin berraklığına yol açıyor. Diyarbakır'da yetişkin bir okur vardı."
Okurlar Murathan'a en çok "Gözleriniz ne kadar güzel," diyor. Bir de Mardin'i anlatıyorlar. Hele Mardinli olanlar imza esnasında bunu özellikle vurguluyor. Bireysel trajedilerini paylaşanlar da var: Genç bir kız "Benim sevgilim vardı, öğretmen olarak Mardin'e gitti ve şimdi cezaevinde. Kürtçe eğitimden dolayı. En çok Paranın Cinleri'ni çevirmek istiyordu," diyor... Bir başkası 10 aylık oğlu Rojgrav'ın (güneş adası) isim davasının hâlâ sürdüğünü söylüyor.
Okurlardan biri, kitap imzalatırken "Bir şey söylemek istiyorum," diyor, "Yazdıklarınızdan
sonra insan kendini sorguluyor. Cinsel kimliğiyle ilgili... Cinsel kimliğini sorguluyor."
İmza günü elbette sarkıyor, dahası hep birlikte sokağa çıktığımızda rahatça Ofis Caddesi'ni bile gezemiyoruz, düşünün artık!
"Ben bu okurun sevgisi karşısında gerçekten kolay bir sarhoşluğa kapılmadım. Kendimi çok güçlü ve borçlu istiyorum."
Murathan şimdi Azrail'le pazarlık yapıyor:
"Ömür istiyorum!" Ölmeden önce en azından okurla buluşturmak istediği üç kitabı var: Harita Metod Defteri, Şairin Romanı ve Aşk. "Ömrüm olursa Azrail'le pazarlığı hep uzatacağım," diyor, "Kelimeler ile Azrail arasında bitmeyen bir pazarlık vardır."
Diyarbakır caddelerinde dolaşırken Murathan'ın bir başka tarafını görüyorsunuz: Bu bölgeye, gençliğinin sokaklarına zamanla ne çok şeyi kabullendirmiş. Kendi olarak, yazdığı her satırın altına imzasını atarak. Ödün vermeden...
Yarın Radikal iki'de Mardin'de, 'örselenmiş bir çocukluğun' izlerini süreceğiz.