"Mürit meraklısı değilim"

Ertuğrul Özkök'e göre Türk aydınları ikiye ayrılır...
Haber: ORAY EĞİN / Arşivi

Ertuğrul Özkök'e göre Türk aydınları ikiye ayrılır: Enis Batur'u sevenler ve sevmeyenler. Hatta bu konu hakkında EB'nin çok eğlenceli bir metni de var... Öte yandan, tespitin doğruluk payı yok mu? Bir kere Enis Batur, Türkiye'de hakkında en çok efsane üretilen yazar. General babası Muhsin Batur'dan yayınevi imparatorluğuna uzanan bir sürü madde... Tabii bir de kendisine soru sormanın, cevap almanın ne kadar imkânsız olduğuna dair iddialar var. Oysa birçok kitabında o kadar ince bir mizah var ki, bunları yazan kişinin öyle anlatıldığı gibi bir korku simgesi olmaması gerekir. Nitekim değil de! EB yeni çıkan Son Kare'de Kaan Çaydamlı'nın mezarlıklarda çektiği fotoğraflara eşlik eden, ölüm temalı çok çarpıcı metinler yazmış. Bu sene de otobiyografisi yayımlanacağından belki, ilk defa özel hayatını da açtı. Bu, uzun konuşmamızın bir kısmı sadece...
Okurlarınıza atfedilen bir özellik sizin müridiniz olmaları. Öyleler mi sahiden?
Yazdıklarımla yakından ilgilenen bazı insanların aynı zamanda oldukça soğukkanlı ve eleştirel davranabildiklerini düşünüyorum.
Tapınma, kült ilişkileri arayışı içinde olmak istemedim. Gerçek okurum yazdıklarımla yoğun biçimde ilgili ama gözükörlük dediğim şeyden mustarip değil. Yazdığım bir kitap onlarda düş kırıklığı yaratmışsa, dile getirdiklerinde görüyorum ki ben mürit meraklıları gibi davranmıyorum. Kendimden uzaklaştırıp cezalandırmaya kalkışmıyorum.
Neden hakkınızda efsaneler üretiliyor?
Önemli nedenlerinden biri, eskiden bu yana yarı münzevî boyutta yaşamayı seçmiş olmam. Bana telefonla ulaşmak zordur, evime kimse girmez. Ama bu benim Kaf Dağı'nda oturan, biriyle karşı karşıya geldiğinde onu hemen yerine iten bir insan olmama yol açmadı hiçbir zaman. Yakınımdakiler benim dışarıdan görünen adam olmadığımı bilirler.
Niye yarı münzevî hayatı tercih ettiniz?
Bütünüyle asosyal bir insan değilim, ama Türkiye'de birtakım önlemler almazsanız insanlar elinizi kolunuzu bağlar. Örneğin biz rahatlıkla 'siz'den 'sen'e geçen bir toplumuz. Ben o tarz hızlı hareketleri, ilişkilerin kıdem-barem kazanmadan hızlı mesafeler kat edilerek samimileşmesini sevmeyen biriyim. Doğal çevrem beş-altı kişiden oluşuyor. Onlarla ilişkilerim çok yatırımlı ve yoğundur.
Başında bulunduğunuz yerlerde kimliğinizi çok hissettiriyorsunuz. Bunu kurumsallaştırmak zor değil mi?
Çalıştığım işyerinin biraz da özelliklerine bağlı olarak format oluşturmak durumundayım.
İşin doğrusu bir renk de yüklediğimin farkındayım. Enis Batur'ca bir renk, seçimler silsilesi, kriterler kullanıyorum. Çok objektif bir iş olarak görmüyorum bunu. Bir yanıyla da objektiflik kıstasını yakalamalıdır ama.
Birkaç arkadaşla kurduğunuz bir yayınevi değil ama. Büyük bir medya grubu bu.
Yapı Kredi'ye gelene kadar 16-17 yıldır çalışıyordum. O süre içinde çok işyeri değiştirdim. Bu tür işler genellikle çok ciddi uzlaşmalar gerektirir. Ama bu ödün verme anlamına gelmez. Onca kötü deneyimden sonra kimlerden neler talep edebileceğimi, kimlere neler verilmesi gerektiğini öğrenmiş biri olarak Yapı Kredi'ye gelmiştim. Bu yüzden de uzun süreli bir çalışma oldu.
Peki, siz pahalı biri misiniz?
Başka benzeri alanlardaki harcamalara bakıldığında değil. Burada kitap yayımladığınızda, o kitapları satmayı da başarabilirseniz somut geri dönüş başlar ve maliyet düşer. Türkiye'de bu işler az bilindiği için sanılıyor ki Yapı Kredi çok büyük harcamalar yapıyor. Doğru değil bu. Başkalarıyla aynı meblağı harcıyoruz ama onlar beş yaparken, biz beş yüz yapıyoruz.
Kendinizi imparator, hatta yayın dünyasının tiranı olarak görüyor musunuz?
Hayır, hiç öyle görmem. Türkiye'de her şey geçicidir, o kadar pamuk ipliğine bağlıdır ki o koltuklarda ne kadar oturacağımı düşünmem. Çok kalktım bu koltuklardan.
Kimse akıl sır erdiremiyor, nasıl bir çalışkanlıktır sizinkisi? Sürekli kitap çıkarmak, proje yapmak... İnsanüstü bir çaba mı?
İnanın hiç insanüstü ya da özel bir yanı yok. Bir-iki avantaj var ama bunların bana özgü şeyler olduğu söylenemez. Rahat yoğunlaşabilen biriyim yaptığım işe.
İkincisi, bir-iki pratik becerim var. Aynı anda birkaç şeyi yürütebilirim. Sabahları çalışırım. Erken kalkarım, öğlene kadar olan süre bana aittir. Bunu 365 günün 360 günü yaparım.
Askerî disiplinin kalıntısı mı?
Babam asker olduğu için ona bağlanabilir, Saint Joseph'de okuduğum için papaz disiplinine bağlanabilir. Ama bunların kural olmadığını şundan biliyorum; aynı şartlara sahip olan başka arkadaşlarımda bu özellikler yok.
Bugüne kadar kendi eserleriniz dışında, hayatınız hakkında hiç konuşmamışsınız. Bu dışarının bir tercihi mi, sizin mi?
Daha çok dışarının. Benimle söyleşi yapmaya gelen insanlar genellikle geriliyorlar. Aşırı ciddi bir adam olduğuma emin oldukları için aşırı ciddi sorularla geliyorlar. Aşırı ciddi bir söyleşi çıkıyor ortaya. Öbür yöne gitmek isteyenler de genellikle ne yazdığımın
pek farkında olmayan magazin gazetecileri. Zaman zaman kapımı çaldıkları oluyor... Ben onlarla konuşamam, o perspektife geçildiği zaman insana çok olmadık şeyler de sorulabilir.
Şimdiki eşiniz Fatma Tülin önemli bir ressam, oğlunuz CNN Türk'ün kreatif ekibinde,
eski eşiniz Figen Batur'un takıları dünya çapında... Onların hayatı merak edilmiyor mudur?

Aslında çocukluğumdan beri bu manzaraya alışkınım. Çünkü çok meşgul ve ünlü bir adamın oğluyum. Dolayısıyla o koşullarda büyüdüm. Sonra ben çok meşgul bir adam oldum. Zaman içinde bir de buna daha tanınan biri olmam gibi bir boyut eklendi. Çevremdeki insanların bir kısmı buna maruz kaldılar, bir kısmı da benimle denk durumda zaten. Fatma Tülin ve ben denkiz. O kendi sanatıyla çok meşgul, ben kendi işimle. Bu iki meşguliyeti öyle bir dengeye oturtmak gerekiyor ki, ikili hayat sağlıkla sürebilsin. Bizde denk düştü, başarılı olduk ama pek çok durumda bunun bozguna yol açtığını biliyoruz.
"Babamın rahatsız edici bir tarafı oldu"
Babanızdan da bahsediyorsunuz kitaplarınızda. Onun konumu, adı, sizi nasıl yönlendirdi? Nasıl bir insandı?
Babam aslında çok sakin, sessiz, son derece demokrat, yönlendirici, birçok özelliği çok pozitif olan bir insandı. Belki bir tek yanı tartışılabilirdi baba-oğul ilişkisi açısından: Son derece sessiz ve içine kapanık olması. Bunun ben de zaman içinde içime kapanma eğilimi gösterdiğime göre, bir etkisi olabilir. Toplumsal ortamdaki rolü gereği 18 yaşımdan neredeyse 30 yaşıma kadar beni rahatsız edici bir tarafı oldu. Devamlı birinin oğlu olarak görülmek çok kolay bir yük değil.
Karşılıklı çatışmalarınız oldu mu?
Erken yaşlarda oldu, çabuk bitti. Babam ısrarcı biri değidi. Kendi yolumu seçtiğimi ve o yolda artık kendimden sorumlu olduğumu düşündü. O açılardan 20-22 yaşından sonra bir sorunumuz olmadı. 25 yaşında işsiz kalmışsam, bunu hiçbir zaman eleştiri konusu yapmadı.
Yazılarınızla ilgileniyor muydu?
Pek çok babanın herhalde hissettiği duygu: Gurur duyuyordu. Oğlunun kendisinin oldukça uzağında bir alanda ısrarlı bir varlık gösterme çabası hoşuna gidiyordu, bir noktadan sonra da burada yolumun yolcusu olduğumu görünce rahatladı da. Bunu fark ettim.
Babanızın adı kapı açtı mı size?
Pek ender. Daha çok kapı kapadı. Hele yazı dünyasında, tam tersine siyasi nedenlerle sorun oldu. Ama ne yapalım, bu da hayatımızın
seçemeyeceğimiz parçalarından biri deyip üzerinde durmadım. Bir noktadan sonra bu işi çok uzatanlar olduğunda da açıkçası bunun ne babamın ne de benim değil, onların sorunu olduğunu düşünmeye başladım.
Peki askerde?
Olumsuz etkisi oldu. Askerlerin kendine özgü bir mantığı vardır ve orada işledi o mantık.
"Ayrıcalıklı davranıyormuş düşüncesi uyandırmamak için üstüne geliyoruz," dediler. Ama bu da bir ayrıcalıklı davranış. Beni herkes gibi göremez misiniz? Benim için herkes ya Genelkurmay'da, ya Kuleli'de filan olur derken Çankırı'da askerlik yaptım. Eğitim subayı olarak, çamurların arasında...
"İtalya'da doğsam çok satardım"
Az okunma sizin istediğiniz bir şey mi?
Olur mu öyle şey! Ben az okunmak falan istemiyorum. Türkiye'de gerçekten nitelikli denebilecek metinleri okuyabilecek okur sayısı azdır. Bugün bunun sayısı en iyi niyetle beş binse, kitaplarımın 10 bin, 15 bin satması benim için bir karabasan halini alır. Öbür insanlar kim? Bende bir yanlışlık var o zaman, kendimi görüş biçimim, ya da onlara gösteriş biçimim sakat diye düşünürüm.
İtalya'da doğan, İtalyanca yazan, şimdi olduğum gibi bir Enis Batur olsaydım büyük olasılıkla okur sayım çok daha fazla olacaktı.
Şu saatten sonra sizi billboard'lara çıkarsalar, reklam kampanyaları yapsalar, olur mu?
Olamaz ve olmaması da uygundur. Çünkü her yazarın popüler olması gerekmez. Bir yazarın popüler olması doğru bir şey değil, çünkü bu ya yazarın amacı olabilir ya da yapıtlarının yarattığı bir sonuç. Orhan Pamuk örneğini ele alalım; geniş kitlelere hitap etmeyi başaran birisi. Dünyada da örnekleri var. Ama sayıca daha çok yazar, daha sınırlı okur kesimine hitap eder. Onların da bir avantajı vardır. Çünkü popüler yazarlar genellikle kendi dönemlerinin popüler yazarı olarak kalırlar. Buna karşılık popüler olmayan yazarlar, her dönemde kendilerini ilgiyle okuyacak okur bulabiliyorlar.