"Müzik benim için hormonal bir durum"

94 yaşındaki üstadı Roshi'ye yemek pişirmek günlük görevleri arasında. Söylediğine göre aslında iyi birer içki arkadaşı da olmuşlar.
Haber: MEHMET TEZ / Arşivi

94 yaşındaki üstadı Roshi'ye yemek pişirmek günlük görevleri arasında. Söylediğine göre aslında iyi birer içki arkadaşı da olmuşlar. Üstad Roshi sakeyi seviyormuş ama Cohen onu Scotch ve konyağa alıştırmış. Bir de kırmızı şaraba. 02.30'da kalkıyor ve kahveyle bir iki sigara içiyor. Bir zamanlar Velvet Underground'un baştan çıkaran Nico'suyla takılan Leonard Cohen şimdi kadınlarla ancak platonik ilişkiler kurduğunu söylüyor.
Cohen sadece bir şarkıcı değil. Bir çeşit filozof ve düşünce adamı. Artık Budist bir rahip ve cinsel perhizini sıkı sıkıya uygularken bir yandan da ulvi meseleler hakkında çalışıyor da çalışıyor: "Herkes yaşlılığı inziva ve dinlenme zamanı sanıyor. Oysa yaşlılıkta daha çok çalışman, kendini daha iyi disipline etmen gerek." Bugün 68 yaşında ve 60'lardan bu yana hem şair, hem besteci, hem yazar olarak dünya müziğinde önemli bir yere sahip. Öyle bir müzisyen ki hem derya gibi sonsuz ve derin, hem sufi gibi basit ve doğrudan. Yahudi köklerinden genlerine işleyen mistisizmi her şarkısında azar azar damlatıyor ağzımızdan içeri. Lafı çok dolandırmadan, uzatmadan burnumuzun dibinde duran hayatı işaret ediyor. Cohen'i dinlemek dereye girmeden bir adım geriye çekilip akan suyu izlemek gibi.
Cohen, dönem olarak Beatles ve Rolling Stones'dan da eski bir kuşağın üyesi aslında. Onlardan yaşça büyük olduğu gibi tavır olarak da farklı. Bir rock yıldızı değil, daha çok bir kent ozanı, hatta belki de bu kavramı yaratanlardan biri. Kent yaşamını iyi bilenlerden. Bir hatırlatma yapalım Cohen uyuşturucu, seks, müzik üçgeninde yıllarca takılmış görüp geçirmiş bir isim. Kendi deyimiyle legal - illegal her şeyi denemiş. Bir anda Budist olup inzivaya çekilmiş, yani bir anda ışığı görmüş filan da değil. 50 yıllık hızlı yaşantısı onu sanki usul usul bu günlere hazırlamış. Kendiyle o kadar uğraşmış ki zamanında, sonunda tüm yaşadıkları kendini ortadan kaldırma gücü vermiş ona. Bir bakıma rahipliğe hazırlanmış yani; "İnsan çok mutlu oluyor. Kafanı her gün duvara vururken birden durunca kendini iyi hissetmek gibi," diyor, ve ekliyor: "Evet hayat daha basit oluyor ama daha kolay değil..."
"Prozac libidoyu öldürdü"
Üstad bu kendinden uzaklaşma durumu üzerine çok düşünmüş olmalı: "Her dakika kendini, ne halt edeceğini, yaptıklarını filan düşünmekten kurtulduğunda cidden dikkat edecek, üzerine düşünecek ne kadar çok şey olduğunu fark ediyorsun," diyor. Şimdi tabii ununu eleyip eleğini asmış herkes gibi içten içte yaşanan bir sevinç bunları ona söyleten. Hayatında artık doğru ve yanlış kalmamış, geçmişindeki herşeyi bir mozaik gibi doğru yerlere yerleştirmiş biri. İnsan 60'ını geçince bunu yapmaya uğraşıyor, bazen başarıyor, bazen de başaramıyor herhalde. Her şeye rağmen kesin olan şu ki Cohen'in içindeki karanlık yön gençliğinden beri peşini bırakmıyor. Duyduğu derin üzüntüyü unutmak için her tür uyuşturucunun ardından kendini Prozac'a vuruyor baba, ama "O da libidoyu öldürdü zaten," diyor, "şimdi en favori uyuşturucum Budizm."
İyi melodi eskimez
Cohen 1934 yılında Montreal'de orta sınıf bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının giysi satan bir dükkanı vardı. Onu kaybettiğinde 9 yaşındaydı. 13 yaşında gitar çalmaya başladı. 17 yaşında McGill Üniversitesi'nde İngilizce öğrenmeye başladı. Burada ilk grubunu kurdu: Buckskin Boys. Cohen müzik için "Kendimi ve başkalarını etkileyebildiğim tek şeydi," diyor, "Bu adeta hormonal bir durumdu." 1956'da üniversiteden ayrıldıktan sonra edebiyata merak sardı ve şiir yazmaya başladı. Yunanistan'ın Hydra adasına taşındı. Bir çeşit erken inzivaya çekildi. 1966'da yeter deyip New York'a yerleşti. ABD için gerçekten çalkantılı yıllardı. Vietnam'da 380 bin Amerikan askeri var, protest bir ruh hakim, Beatles'ın, Bob Dylan'ın en şaşaalı zamanları. New York'ta müzikten ve edebiyattan anlayan biri için söylenecek çok şeyin olduğu bir dönem. "Herkes çıldırmıştı diyor Cohen, bir gün otelde birinin odasında bana sunulan kızarmış patateslerden yedim. Bir kokteyldi. Dört gün sonra hala odamı arıyordum. Acid herşeyin içindeydi o zamanlar..."
70'li yılları, Andy Warhol, Bob Dylan, Joan Baez, Alan Ginsberg gibi isimlerle tabiri caizse gayet 'yukarılarda' geçiren Cohen 80'lerde uyuşturucu ve alkolden uzaklaşmaya karar verdi ve Budizmle ilgilenmeye başladı, 1992'den beri de inzivada yaşıyor. Cat Stevens'ınki kadar radikal bir değişim değil belki ama hatırı sayılır bir kabuk değiştirme bu ve en azınan bize Ten New Songs gibi bir albüm kazandırdı geçen sene.
Şimdi gelelim The Essential Leonard Cohen'e. Suzanne'den, In My Secret Life ve Democracy'ye, Sisters of Mercy ve So Long, Marianne'den Anthem'e Leonard Cohen'i dinleyen ve farklı dönemlerini bir arada bulundurmak isteyenlere bulunmaz bir fırsat sağlıyor. Öte yandan Cohen'i sonradan Budist olan ünlü bir şarkıcı olmaktan öte tanımayanlar için de bir başlangıç albümü. Bir gitar ve vokalin nelere kadir olduğunu kanıtlamak, iyi bir melodiyi, hiçbir şeyin eskitemeyeceğini göstermek için hazırlanmış sanki.