"Ölümden döndüğüm oldu"

O Türkiye'nin ilk hippie'si. İlk rocker'ı, ilk underground adamı, psychedelic akımın ilk öncüsü. Elektro gitarı ilk çalan, elektronik bağlamayı da yaratan kişi.
Haber: LALE TAYLA / Arşivi

O Türkiye'nin ilk hippie'si. İlk rocker'ı, ilk underground adamı, psychedelic akımın ilk öncüsü. Elektro gitarı ilk çalan, elektronik bağlamayı da yaratan kişi. Yaş gelmiş 60'a ama konserlerine gençler akın akın gidiyor. Doğu mistisizmini rockla buluşturup, içinden Orhan Gencebay şarkıları çıktığında, herkesi şaşırtan Baba, 40 yıl önce bugünlere bakıp, bir "klasik" olacağını düşlüyor muydu bilinmez. Pink Floyd'dan Fesuphanallah'a geçişi, Türkiyeli bir sanatçının yapması aslında şaşırtıcı olmamalı tabii. Yine de insan yelpaze zenginliği karşısında şöyle bir sendelemiyor değil. Batı ile Doğu'nun sentezi lafı, insanının ağzında sentetik bir duygu bıraktığından, Erkin Koray'ı başka türlü tanımlamak lazım. Onu da bir zahmet siz yapıverin.



Sizin John Lennon ile meşhur bir görüşmeniz vardır. Nasıl oldu da oldu?
1971 yılında, St. Tropez'de, onun kaldığı otelde oldu. Arda Uskan ile beraber Cannes festivaline gittiğimizde, yapmış olduğu kısa metraj filmin galasında karşılaştık. Bu işin ilk ilginç yanı, kendisini kovalayan tüm yabancı basın mensupları yanında sadece bana randevu vermesi, ikinci ilginç yanı ise, 1960'lı yıllarda yapılan bir röportajda benim, "Hayatta en çok arzuladığım şeylerden biri, Sayın John Lennon ile görüşmektir," demişliğim. "Nasıl oldu da sadece sana randevu verdi?" sorusuna, "John Lennon gibi bir insandan görüşme izni almak için ne tür bir dil konuşulacağını en iyi bilen kişiyimdir," derim. "Ne dedin?" sorusuna ise, müsaade edin de o bizim aramızda kalsın.
Siyasete hangi partiden girmeyi düşünmüştünüz? Niçin?
Turgut Özal döneminde, bu ülkenin kurtuluşu için mutlaka bir şeyler yapılması gerektiğine inanıp, ana muhalefet partisinden, yani o zamanın SHP'sinden taraf oldum. Ama, "Bu memlekette politikadan ağzımın payını aldım," desem yanlış olmaz. Nedenleri uzun hikaye... Bu konuyu da hiç sevmiyorum artık. Mecburum gibi düşünmüştüm o sırada. Şu anda, Sayın Tayyip Erdoğan'ı hem başarılı buluyor, hem de, başbakanlığa gelmiş geçmiş en yakışan kişi olduğunu düşünüyorum. İnşallah beni utandırmaz.
Konserlerinizde hangi yaş grubu oluyor?
Tüm yaşlar geliyor. Başka örneği yok. Çocuklarıyla falan geliyorlar. Hatta, "Ben sizin 30 sene önce Ankara'da da konserinize gelmiştim, şimdi de çocuğumu getirdim," diyen oluyor.
Ama gençler de çok ağırlıklı. Nerede buluşuyorsunuz gençlerle sizce?
Herhalde onların hoşuna gidecek türde bir müzik yapıyorum hâlâ. Neticede gençler dinamik bir müzikten hoşlanıyorlar. Ben de o müzikten hoşlanıyorum. Ruhum biraz genç olduğundandır belki. Yaşıtlarımla pek anlaşamıyorum.
Çok röportaj vermiyorsunuz. Kırk yılın başında verdiğiniz röportajlarda da, hep minimal konuşuyorsunuz. Sevmiyor musunuz kendinizi ifade etmeyi?
Fazla sevmiyorum. Biri beni anlatsın diyorum. Çok şey yaptım çünkü, bunları da ben kendim anlatmayı sevmiyorum.
Türkiye'deki ilk rock konseri, sizin Alman Liseli olarak Galatasaray Lisesi'nde verdiğiniz konser mi gerçekten?
Tabii. Deniz Harp Okulu'ndan falan bahsederler ama, o öyle değil.
Rock o sırada değil Türkiye'de, dünyada bile zaten çok tepki toplayan, yeni ve ne olduğu tam da anlaşılmayan bir akım. Bunun ve daha bir çok akımın Türkiye'deki öncüsüsünüz. Hem marjinal değilsiniz hem de marjinalsiniz, öyle de bir çizgide gidiyorsunuz. Bütün bu süreçte kendinizi çok yalnız hissetiniz mi Türkiye'de?
Her zaman. Türkiye'de uzun bir müddet içinde zor şeyler yaptım hep. Kıyafetten tutun, müziğe kadar. Rock müziği dediğiniz şey henüz yeni yeni ortalara çıkmıştı. Esasen şu anda gençlerin yeni olarak yapıyoruz zannettikleri şeylerin çoğunu ben 30-40 sene önce yaptım. Fazla derine inmedikleri için onu da bilmiyorlardır ama...
Peki 30 sene önce ben bunları yapmıştım duygusu, biraz acı vermiyor mu?
Veriyor. Keşke zamanında yerini bulsaydı diyorum ama bir yandan da bunu kabul etmiş bir kişiyim. Belki şimdi yaptığım şeyler bile daha sonra sevilecek, dinlenecek. Mesela şu anda çok sevilen Çöpçüler şarkısını ben neredeyse 20 sene önce yaptım.
İlk hippi de siz misiniz?
Muhakkak ki. Başka kimseye bırakmam o payeyi. Ve hala bir hippi'yim. Dolayısıyla parasızlıkmış, aç kalmakmış bir şey yapamaz bana. Hippilik felsefesi mutlaka zaten zor durumla örtüşür.
Hiç saçınızı kestiniz mi?
Bir kere. Ben öyle fazla bunalmadım hayatımda ama işte Damla doğduktan sonra, bunalım yıllarım oldu. O arada kesmişim bir kere. Onu da hiç hatırlamıyorum. Resimden gördüm.
Sizden sonra başkaları da geldi. Saçlar uzadı, beat yaşam geldi. Ama onlar yine daha popüler alanlara oynadılar. Siz hep daha marjinal kaldınız ve hep bir adım öndeydiniz. Onlar daha popüler oldu.
Evet ama popülerden kasıt ne olabilir? Ben o kadar fazla tanınmak da istemiyorum zaten.
Neden?
Muhakkak ki 60 milyon Türkiye'nin 60 milyonuna da ulaşmak güzel bir şeydir ama o işte de bir yanlışlık olduğunu düşünürüm. Hatta o zaman 'Acaba bende mi bir yanlışlık var?' diye düşünürüm. Onun için esasen çok fazla tanınmamak için bir eylem içindeyim. Televizyon programlarına mümkün olduğu kadar çıkmamaya gayret ediyorum. Gazete röportajı olarak da nispeten ciddi bulduğum yayın organlarında gözükmeyi istiyorum.
Sizin daha sonra psychedelic döneminiz oldu. Uzakdoğu felsefesine de ilgi duydunuz.
Onları bile, Avrupalılar yapmadan önce biz yaptık ya, neyse! Neticede İngilizlerin, Amerikalıların seslerini duyurma ortamları benden çok daha fazla olduğu için onların üstüne kalan şeyler oluyor. Mesela, fazlaca tanınmış bir Avrupalı'da beni dinlemiş olduğuna emin olduğum göstergeler oluyor.
Peki nasıldı bu iç yolculuk, rocktan doğu felsefesine?
O, biraz benim halimden de dolayı oluyor. Mesela şimdi rock müziği yapan gençlerden daha değişik bir rock müzikçisiyim ben. Daha çok Türkiye'ye yönelik düşündüm hep. Şimdikiler Amerikalı gibi çalıyorlar. Güzel çalıyor çocuklar da, Türkiye'ye yönelik düşünmüyorlar konuyu.
Uzun süre yurt dışında kaldınız. Türkiye'ye döndüğünüzde, bir cendere gibi hissetmediniz mi, üzerinizde olan baskıları?
Ben hep Türkiye'ye yönelik düşündüm yaşamımı. Yoksa benim şu anda da yurtdışında kalabilmek açısından hiçbir sorunum yok, kağıt yönünden. Emekli maaşımı da oralardan alabilirim. Ama ben buranın insanıyım. Gidiyorum, geliyorum.
Birlikte çaldığınız gruplar değişiyor, zaman zaman da tek başınıza sahneye çıkıyorsunuz. Adeta yalnız kovboy gibi yürüyorsunuz. Bu sizin seçiminiz mi, hayatın getirdiği bir şey mi?
Benimle beraber aynı adımları atmakta çok zorlandı insanlar, daha doğrusu atamadılar. Dolayısıyla ben çok alanda yalnız kaldım. Ben, buradan bir yere giderken, bir ağaç görüp, onun altında bir kahvaltı yapmaya kalkar, sonra da doğrultumu değiştirebilirim. Yanlış anlaşılmasın yalnız, bir söz verirsem ölümüne yerine getiren bir insanım. Bu grup konusunda ise şimdiye kadar yanlış bilinen bir şey var. Ben çok fazla grup değiştirmedim. Sadece adı konulup, uygulanmamış şeyler çok. Benim esas bir grubum oldu. O da Yeraltı Dörtlüsü'dür, uzun yıllar beraberdik. 12 yıldır da sahnede tek başıma çalıyordum. Dinleyen dinledi, dinlemeyen ise kaçırdı. Şimdi grupla çıkıyorum sahneye. Çünkü ben grupçuyum, bunu ilk getiren insanlardan biriyim, onu nasıl bırakırım. Tek başıma, yaptığım atraksiyonun da dünyada hiçbir eşini görmedim. İngilizler de öyle söylediler, İngiltere'de verdiğim konserde. Ama önümde piyano olduğu için, Türkiye'de yine yanlış anlaşıldı, piyanist şantör bolluğundan. Ziyanı yok.
Konserler devam edecek mi?
Bayağı yoğun bir konser teklifi var. Şu grup konusu da duyuldu herhalde. Şimdi öyle bir güzellik var. Grupla çıkıyorum sahneye. Çok uzun tarihli şeyleri programa almıyorum zaten. Ben belki yarın aklıma eser giderim bir yere. Ama 15 - 20 gün sonrasına devamlı bir program var. Yılbaşında Kemancı'da olacağız, ondan sonrada Edirne'den istiyorlar, Çanakkale'den istiyorlar, Antalya'dan istiyorlar.
Peki kaset yok mu görünürde?
Ben hazırım. Ancak bana uygun olan bir sözleşme yapacak olan bir şirket varsa. Plak şirketlerine ben ters geliyorum. Bir türlü sözleşme yapamıyoruz. Şirketlerden birine sordum, böyle bir sözleşmeye imza atan var mı dedim. Elini kaldırdı, karşıda yüzlerce resim var. "Bunların hepsi demek istiyorsunuz siz değil mi?" dedim. "Evet" dedi. Yani demek ki ben de yine bir aykırılık var hala.
Ne var sözleşmelerde sizin aleyhinize olan?
Ben öyle 70 yıl filan bağlayamam eserlerimi. Yok, bir de çocuğumu bağlamasınlar. O sözleşmelerde çok ağır şeyler yer alıyor. "İstediğimiz televizyon programına çıkartırız," falan. "Demek ki hadi eteklik giy, çık diyeceksiniz ve ben etek giyeceğim. Öyle şey olur mu?" dedim.
Bütün yaşadıklarınıza baktığınızda ağzınızda nasıl bir tat hissediyorsunuz?
Ben iyiyim.
"ONLARIN '68'İ, BENİM '65'İM"
Siz '68'li yıllarda, böylesi bir süreç yaşarken, bir yandan da Türkiye'de politik kaynamalar oluyordu. Nasıl bir bakışınız vardı olaylara?
Benimkisi politik gibi görünmese de, birbirine paralel davranışlardı. Neticede, ben isyanımı öyle sokaklarda yürüyerek, sloganlar atarak, okullarda karşıt görüşlü gruplar halinde sopayla, taşla kavga ederek değil de bireysel ve bir yandan da sanat gösterisi yönünde gösterdim. Ama ben onlardan da daha önceyim tabii. Onlar '68 diye adlandırıyorlar bunu, ben '65. İşte o fark, her zaman var bende.
Peki onlar size nasıl baktılar?
Onların polisten dayak yemekten bakacak halleri kalmadı diye bir espri yapacağım. Onlar bana güzel baktılar. Ankara Sineması diye bir sinemanın kapılarının gerçek anlamda kırıldığını bilirim, izdihamdan.
Yani, o zamanın güncel olaylarına daha bir mesafeli durmanıza bir tepki duymadılar mı demek istiyorsunuz?
İlk önce tabii çok büyük tepki duyuldu. Bu dediğim tabii birdenbire olmadı. Bu kapılar kırıldı dediğim konser '69 yılındadır ama 1965 yılında daha bu konuyu yeni tanıtım aşamasındaydım. 1950'de çıktım sahneye. O zamanlar da itiraz edilirdi bana, hala da itiraz ediliyor.
Şu anda kim ediyor mesela?
Uzun yıllar TRT itiraz etti mesela. Şu an için belli bir kesim adı vermeyeyim ama neticede ben o kadar rahat kabullenilmiş biri değilim hala.
"VÜCUDUM BIÇAK YARASI DOLU"
Peki o underground yılları nasıl yaşadınız?
Lafın tam anlamıyla yaşamak, yani hayatta kalmak yönünden çok zorluklar çektim. Bayağı ölüm tehdidi altında yaşıyordum. Neticede biraz agresif insanların ülkesiyiz. Mesela İsveç'te böyle cereyan etmeyebilir halkın tepkisi. Dolayısıyla hayatta kalma çabam söz konusu oldu. Kıyafetimden dolayı olsun, hatta yaptığım müzikten dolayı da. Benim bütün vücudum bıçak yarası doludur. Ama bu konuları fazla anlatmayı sevmiyorum. Benim gibi barış isteyen insanın bıçak yarası içinde olması çok zıt bir durum. Ölümden döndüğüm de çok oldu.
Aynı dönem sanatçıları arasında böyle şeyler yaşayanlar olmuş mudur?
Bu aynı dönem sanatçılar arasında dedikleriniz hep benden sonra. Dolayısıyla açılmış olan bir yolun arkasından gelenler oldukları için, benim gördüklerimi görmemişlerdir. Gördüm diyen doğru söylemiş olamaz. İlk gören, ağır darbeyi yiyen olan oluyor. Ondan sonra yumuşuyor, hızını ben kestim.
Hangi yıllarda hayat normale döndü. Yoksa hiç dönmedi mi?
Dönmüştür. Şimdi çocuklar rahat rahat koşuyorlar. Sadece politikacı yok, uzun saçlı politikacı. Meclise kadar ulaşamadık. Ulaşılsaydı iyi olurdu.
Ulaşmak istediniz mi?
Öyle bir deneme yaptım, ağzımın payını aldım. Ben o işlere girmeyeyim, bana göre değil. Çok kıvrılıp bükülme işleri.
"BİZ KARŞILIKLI ÇOK ÇALDIK ORHAN'LA"
O zamanlar bizi şaşırtan bir Orhan Gencebay birlikteliği başladı. Bir yanda rock var, bir yanda arabesk var, yani hiç olmayacak gibi görünen bir birliktelik. Nasıl oldu Orhan Gencebay ile sizin gönül ve müzik birlikteliğiniz?
Orhan Gencebay da açısı çok geniş bir sanatçımızdır ve gerçekten Türkiye'nin yetiştirmiş olduğu ender sanatçılardan biridir. Hatta, çaldığı veya söylediği plaklarda tam kapasitesi anlaşılmayabilir bile. Orhan Gencebay sazı eline aldığında saatlerce dinletir. Ben de kendi enstrümanımda fena sayılmam. Ben onun sazını dinledim, o da benim gitarımla ne tür yorumlar yaptığımı dinledi. Dolayısıyla biz karşılıklı çok çaldık Orhan'la, ama piyasada değil, kendi aramızda. Dolayısıyla benim ondan almış olduğum çok şey vardır. Sanırım onun da benden. Gençlere de öyle tavsiye ederim, daha bir geniş açı içinde bakmalarını, özellikle Türkiye'de.
Rock, protest bir müzik, arabesk ise acının ve şikayetin müziği olarak değerlendiriliyordu. Belki şaşkınlık bu yüzdendi...
"Arkası gelmez dertlerimin, bıktım illallah," derken, orada da bir isyan var. Ben yaptığım şarkıları arabesk bile olsa, kendi bünyeme uygun bir şekilde yapıyorum. Arabeskçi değilim, o konuda iddialı da değilim. Ben bir rock gitarcısıyım. Bazen çok fazla rockçı gençler, benim arabesk türü yaptığım eserlere kızıyorlar ama, çok güzel eserler onlar. Tartışması bile yapılamayacaklar şeyler, biraz daha dikkatli bakmalarını tavsiye ederim onlara. Yani bir eser, arabeskmiş veya rockmış, eğer yıllar yılı sürüyorsa onda bir şey vardır. Boşu boşuna olmaz.
"İZMİR BANA PAHALIYA PATLIYOR"
Peki İstanbul'dan ayrılışınızı anlatır mısınız? Neden İstanbul'dan İzmir'e taşınmaya karar verdiniz?
Uzun boylu bir gerekçesi yok. İstanbul'u sevmiyorum artık.
Nesini sevmiyorsunuz?
Tabii ki toplumunu sevmiyorum. Yani bir sürü kötülüğün kol gezdiği sokaklar haline geldi. Ben fanatik bir İstanbulluyum. İstanbul doğumluyum ve İstanbul'u çok yoğun yaşamış bir kişiyim. Evinde oturan bir adam değilim, devamlı gece hayatı içindeyim. Dolayısıyla İstanbul'u bu halde görmek beni üzüyor.
İzmir'de farklılaşıyor mu insanlar, toplum?
İzmir'de insanlar, daha güleryüzlü, daha hoşgörülü. İstanbul'da tam tersine, yol soruyorsunuz, kavga etmeye gittiniz zannediyor kişi. Bakışları öyle geliyor gerçekten. Ama İzmir bana çok pahalıya patlıyor, İstanbul'a gidip gelmek yüzünden.
Ben de onu soracaktım. İzmir'in Babylon'u, Kemancı'sı var mı? O da
İstanbul'un bir hoşluğu değil mi?

Evet kesinlikle. İstanbul dünya üzerinde kolay kolay bulunamayacak bir şehir. En azından şimdi İstanbul'da konuşuyoruz. Yani ne kadar gittik dediysem, demek ki o kadar da gidememişiz.
"KIZIM DAMLA DİPLOMA ALDI"
Ama uzun müddettir yalnız değilsiniz aslında. Kızınız var. Onu siz büyüttünüz. Bu kararı almak ne kadar zordu?
Evet, hayatımın üçte biri gitti kızımla. O da benim, başka yönden, hayat yönünden büyük bir atraksiyonum oldu. Onun da örneğine pek rastlamadım. Babalar genellikle çocukları annelerine bırakıyorlar, çünkü altından kalkamıyorlar. Ben bir yandan işimi görüp bir yandan.çocuk baktım. Ama onun da rolü çok büyük. Bayağı komando gibi masa üstlerinde, iskemlelerde uyudu. O da bir hayli çekti ama, biz ayağa kalktık artık. Şimdi iyiyiz.
Ve çok zor bir karar aldınız bu süreçte. "Çocuğumu ben eğiteceğim," dediniz. Buna nasıl cesaret edebildiniz?
Toplum öyle bir baskı yapıyor ki, dayanabilmek neredeyse imkansız. Başınızı bir tarafa döndürmeye gelmiyor, biri yakalıyor çocuğa aksini söylüyor. Küçücük çocuğa, "Senin bu babanın yaptığı iş değil," diyor biri. Çok zordu evde eğitim. Ama elimizde diplomamız var. Damla diploma aldı. Dava kağıt değildi zaten, dava bir adam yetiştirmekti. Yalnız bu konuda başarılı oldunuz mu derseniz, onu iddia edemem. Onu zaman gösterir
Bu süreci nasıl yaşadınız? Tarih, coğrafyayı siz mi öğrettiniz?
Evet, kitaplarını aldım, okumadan olmaz. Okumaya değil benim eylemim, okula.
Yani o zamanı ayırdınız mı demek istiyorum.
Pek büyük bir zaman da gerekmiyor. Akıllı çocuk, okuyor, öğreniyor. Yalnız kitapların yarısını yırtmışlığım var. İşte konu o. Yani küçücük çocuğa "Padişahın üç oğlu olmuş, boynunu vurdurmuş" hikayesini okutmadım. Ama onu da kötü mü ettim, diye düşünüyorum şimdi. Yani herkes öyle yetişti, Damla böyle yetişti. Ama, birilerine örnek olmasını istemiyorum, yanlış anlaşılıyor çünkü. Bizim okumaya ihtiyacımız var ülke olarak. Bu benim özel bir tutumum. Birileri yanlış anlayıp da ben de okutmayayım demesin.