"Ravel'in müziği ön seks gibi"

Kapının önünde üç selvi vardı.
Üç selvi.
Haber: EMEL ANEL AKTAN / Arşivi

Kapının önünde üç selvi vardı.
Üç selvi.
Selviler rüzgârda sallanırlardı.
Üç selvi.
Kökleri yerde,başları yıldızlarda
Üç selvi...
Nâzım Hikmet Ran böyle anlatıyor 'üç selvi'yi. Fazıl Say'ın notalarıysa kendi diliyle. Fazıl Say, Nâzım eserini Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla hazırladı. Kayıt sonrasında ise önce Nâzım'ı, sonra kendisini anlattı.
Nişantaşı'ndaki evinin salonundayız. Bir apartmanın yüksek giriş katı. O güzelim Nişantaşı apartmanlarından biri. Giriş kapısının açıldığı salonda oturuyoruz. Bir şömine var. Mutfak güzel. Ortada bir masa var. Fazıl Say'ın viyolonist eşi Gülyar'ın sevdiği mutfak. Fazıl Say da sık sık buraya geliyor. Sigara tiryakisi Say'ın bir de arkada çalışma odası var. Küçük ama yemyeşil bir arka bahçeye bakıyor. Bahçeyi gören pencere yerden tavana kadar uzanıyor. Say, New York, Manhattan'da olan evini özlüyor mu bilmem ama Nişantaşı'ndaki evinde 1 yaşındaki
kızı Kumru, eşi ve Paşa adlı köpeğiyle mutlu bir aile babası..
Nâzım için "Türkiye'de bugüne kadar yapılan en büyük prodüksiyon," diyorsunuz. Bu başarı nasıl sağlandı?
210 kişiyi bir araya getirmek zor bir iş tabii. Aralarında süperstarlar da var üstelik. Kültür Bakanlığı çok destek oldu bize. Bir de herkes çok gönülden bağlandı. Nâzım'ı şair olarak zaten biliyorlardı ama müziği ve konsepti de çok sevdiler. Özellikle koro müthiş bir özveri ile çalıştı.
Tam 35 prova yaptılar bildiğim kadarıyla. Hep Fazıl-Genco-Sertab üçgeninden bahsedildi şimdiye dek. Halbuki dünya çapında bir Türk çoksesli korosunun muazzam performansı görmezlikten geliniyor. Popülist bir dünyada yaşıyoruz. Umarım Fazıl-Genco-Sertab dışındaki 207 sanatçı ve eserin oluşması için emeği geçenler rahatsız olmamıştır.
CD'nin bu başarısını umuyor muydunuz?
Bu eseri her sezon verdiğim 100-110 konser arasında otel lobilerinde, uçaklarda, ABD ve Avrupa'da kulislerde besteledim. 1 Ağustos 2001'de eseri Kültür Bakanlığı'na teslim ettiğimde 8 ay geçmişti. Bu proje kızım Kumru ile büyüdü. O yüzden benim için çok özel. Şunu da ekleyeyim, hep savunduğum şeydir: Başarı insanın kendisiyle olan hesaplaşmasıdır, verilen emektir. Ben içkimi ve keyif sigaramı o gün içtim. Arkadan yazılanları övünerek seyrettim.
Kayıtta ton mühendisliği çok dikkat çekiyor. Bunun sırrı nedir?
Jean Martial Golaz, benim daha önceki Bach, Mozart ve Stravinski CD'lerimde de çalıştığım, dünyaca bilinen biridir. Özellikle koro kayıtlarıyla ödüller aldı. Onu getirmiş olmama şimdi çok seviniyorum. Kayıt, TRT Ankara Stüdyosu'nda çok zor şartlarda olmasına rağmen balansı olağanüstü başardı.
"Nietzsche'ye yakınım"
Almanya'da 3 sömestr felsefe okudunuz. Hangi filozoflara yakınsınız?
Nietzsche. Onun üstün insan, 'Übermensch' teorisini ben yetenek ve yeteneğin değerlendirilmesi olarak algılıyorum. Yani ırk olarak üstünlük değil. Bir de Nietzsche kızar öyle olmayanlara. "Onlar ile öyle olmayanlar arasındaki fark normal insanla maymun arasındaki fark gibidir," der. Agresiftir. Zaten heyecanı da o yüzdendir. Gerçek şu ki dünyayı daha ileriye taşıyanlar Nietzsche'nin bahsettiği insanlar.
Dahilikle delilik sınırını karıştırdığınız
oldu mu?

Üretken insan üretemeyince, kendi kendine savaş açar. Nietzsche, "Savaşçı insan savaşacak kimse bulamayınca kendine saldırıyor," der. Böyle olunca da insan en çok kendini yıpratıyor, yıkıyor. Psikolojik yıpranmanın sebebi de kendi kendisiyle olan çatışması. Nietzsche sonrası modern çağdaşlarda da bu var. Brecht de hep bundan bahseder. Brecht'in kendisine olan muamelesi inanılmaz serttir.
Siz de kendinize karşı acımasız mısınız?
Hep daha iyiyi hedeflemek, konsantrasyonu ayakta tutmak lazım. Bu konser veriyorum da üç günde üç bin kişiye çalıyorum diye değil. Benim nefret ettiğim, gece uyuyamadığım konserlerim oldu. Yine de onlar ayakta alkışlanıyordu. Biraz da şaşırtıyor. Halbuki insanın kendisiyle münakaşası daha önemli.
Kendinizi cezalandırdığınız oluyor mu?
Bizimki dünyanın en zor mesleklerinden biri. Yüksek perfeksiyonizm, yüksek sanatsal güç, yüksek konsantrasyon, yüksek prezisyon. Günde bazen 14-15 saat çalışmak zorundasınız ve hep ensenizde yüz bin piyanistin nefesini hissediyorsunuz. Bu bir dünya yarışı. Radikal olmak zorundasınız. Ödün veremezsiniz. Kötü çalamazsınız. 24 yaşımdayken kendimi tehdit ettiğim de olmuştu. Berlin'de benim için çok önemli bir konser vermem gerekiyordu. Bu konserde istediğim gibi çalamazsam terastan, ki bu teras 6'ıncı kattaydı, atarım kendimi demiştim. Hatta konserden bir gün önce aşağı şöyle bir bakmıştım. Belki genç sanatçılara dünya yarışının iç yüzünü böyle tanıtmamam gerekir. Ama çok inatçı olmaları ve çalışmalarına yoğunlaşmaları gerekiyor. Yoksa işin ucunda bir kum tanesi gibi yitip gitmek var.
"Kendimi sandalyeye bağladım"
Nasıl ceza veriyorsunuz kendinize?
18 yaşındayken piyanoda çalınabilecek her şeyi çalabilecek düzeydeydim. Aniden elim, kolum, parmaklarım çalışmamaya başladı. 8-9 ay sürdü. Psikolojimin ve melankolizmin fiziksel düzeye yansımasıydı bir anlamda. Bunu yıkmak için insanın en derinine inip tekrar yukarı çıkması gerekiyor. Aylar, yıllar süren bir açılmadır o. Ve her sabah tekrar başlar. Daha çok 23-24 yaşlarında ceza veriyordum. Çalıştığım sandalyeye ayağımı kördüğüm yapıyordum. Çözüp kalkamayayım diye. Kalın, 10 metrelik bir iple 130 düğüm falan. O sırada Beethoven'ın en son sonatını çalıyordum: Opus III... Üç yıl öncesine kadar tırnaklarımı dibine kadar kesip, "Yapamazsan bu," diyordum kendime. Oruç ya da yemek yememek de cezalar arasında.
İnsan bazen kendini tehdit etmeli bence. Çünkü kendine yön tutturmuş insanların sanatı öncü sanattır genellikle.
Stravinski'nin 4 el piyano için Bahar Ayini'ni kendiniz çaldınız. Nasıl başardınız?
O eserle 19 yaşımda tanıştım. Kriz dönemime nokta koymamın başlıca nedenidir. Çünkü inanın, yorumculuk bestecilikten daha zordur.
Ama nedense daha az değer görür. O dönemde müzik de dinleyemiyordum. Bir gece radyoyu açtım. Bahar Ayini çalıyordu. Sonuna kadar dinledim. O gece uyuyamadım. Sabah 7.30- 8.00 gibi evden çıktım. Notacıya gittim. Piyano versiyonu vardı 4 el için. Aslı orkestra içindir. Notaları alıp çalışmaya başladım. O dönemde AIDS'ten ölen hocam da yoktu yanımda. Dönünce anladık ki onun da bir değişikliğe ihtiyacı var. Ve çalmaya karar verdik. Çok yoğun oldu bu çalışma. Hocamı 1993'te kaybettik. Beş yıl sonra eseri kaydetmeye karar verdim. "Tek başıma yapayım," dedim. Üst üste kayıtlar yapıldı. Ritmi eşitlemek, önce çaldığımla sonra çaldığımı örtüştürmek lazımdı. Bunun çok uzun bir çalışma evresi var. Bir de Bahar Ayini çağdaş ve ritimleri zor bir eser. Aylarca buna çalıştım. Beş günde kaydettim Fransa'da. CD büyük yankı uyandırdı.
Bir besteciyi yorumlarken, onun kişiliğine büründüğünüz oluyor mu?
Evet oluyor ama gerçek şu ki biz o değiliz ve farklı bir dönemdeyiz. Onlar küçücük, sessiz piyanolarda, bu kadar büyüklükteki salonlarda çalıyorlardı. Biz 3 bin kişilik yerlerde, devasa piyanolarla. Bu bakımdan her yorumcu aynı zamanda bir bestecidir. Çünkü çaldığı şeyi yeniden yaratmak zorunda. Şimdi akademik yorum, bir de subjektif yorum deniliyor. Benimkisi kesin subjektif. Ama akademik yorum diye bir şey de yok bence. Akademik olan, Beethoven'ın kendisi gibi yapmaksa onu bilmiyoruz ki... Hatta kendisi bile bilmiyor. Belki pazartesi başka, salı başka çalacak. Beethoven'ın son dönemini özellikle kendisinden dinlemem lazım. Ben onun el yazmalarına da baktım. Tam bir delinin el yazısı. Bir sayfaya dört nota çizmiş, sayfayı atmış. Tam sağırlık değil de kulak içinde yansımalar ve sağırlıktan da beter şeyler vardı. O döneminde parçalarını işitmeden yazmış. Bu nedenle onun çalması çok önemli aynı şeyi. Çünkü nota çok somut kalıyor onun soyutluğu, kişiselliği yanında. Yorumcu bunu bilemiyor Beethoven'dan dinlemediği sürece. Tahmin yürütüyoruz. Onun hissiyatının geliş gidişi, kalbinin atış temposu, kanının dolaşımının temposu, o andaki ruh durumu... O gün daha az vurgulu çalar, ertesi gün o vurguları öldüresiye isteyebilir. Ben çalarken de hissiyata göre değişiyor yorumum. Bazen böyle oluyor aynı nota, bazen daha dramatik ya da trajik bir aksan alıyor.
Bach sizin için neyi temsil ediyor?
Bach her dönemde transparan bir yapıya giren bir besteci. 100 bin ayrı kişiden dinleseniz 100 bin ayrı tat alırsınız. Bir de hiçbir zaman kötü tınlamaz. O başka hiçbir bestecide
yok. Mesela kötü Chopin çalarsanız, Chopin kötü besteci olur. Anlatabiliyor muyum? Bach'ı herhangi biri, herhangi bir şekilde çalsın, yine bir iskeletin üzerinde duruyor. Materyalinde saydamlık ve dip sağlamlığı var. Biraz da matematik ve mimariden gelme olduğu için. O kadar sağlam bir melodi ki yıkamıyor kimse.
"Müziğin içinde erotizm kesin var"
Seks sizin müziğinizde ne kadar etkili? İyi bir seks çalışınızı etkiler mi?
(Gülüyor ve kısa bir sessizlik oluyor) Yok, bilmiyorum ama iyi bir çalıştan sonra daha iyi bir seks oluyordur herhalde. Ama müziğin içinde erotizm kesin var. Bence bir yorumcu cinsiyetini çalışında belli etmeli. Belli etmeyenlere sinirleniyorum. Bir kadın gelip erkek gibi çalınca sevmiyorum. Ya da öyle agresif olması lazım ki onun ötesinde hissettirmeli. Martha Argarich'te o var mesela. Bir erkeği duvardan duvara vurmuş, halletmiş gibi bir çalışı var.
Sizin çalışınızdaki nasıl bir erkek?
Parçasına göre değişir. Mozart'ta aklınızdan geçenler daha sempatik, zampara şeyler olabilir. Operalarındaki erkeklerin hovardalığı gibi.
Mozart veya Ravel çaldıktan sonra bakışlarınız değişiyor mu?
Mümkün. Müzikte erotizm en çok Ravel'de var bence. Ön seks gibi bir şey onun müziği. Benim Ravel'le biten konserim yok, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama ders verirken mesela, neresini erotik bulduğumu açıklamam lazım. Akorun ya da o hareketin neyi hissettirdiğini
konuşunca "Aaa hiç böyle düşünmemiştik," diyen öğrenciler oluyor. Bir ritmin ya da tınının erotik olması kelimelerle ifade edilemez ki.
Le Figaro, "O yalnız dâhi bir piyanist değil, aynı zamanda 21. yüzyılın en büyük sanatçısı" yorumunu yapmış hakkınızda. Ününüzün sizi ezdiği oluyor mu?
Ezilmiyorum. Sanatçıların kendi dünyaları var. Lehte de gelse eleştiriler, aleyhte de; bu kendi dünyamızın gidişatının etkileyicisi değil. İnsanların bir çizgi içi mücadeleleri var. Önemli olan onu kaybetmemek.



"Ney dişidir, piyano erkek"
"20. yüzyılın en iyi müziği caz," diyorsunuz. Neden?
Genel olarak ikinci yarıdan söz ediyorum. Savaş öncesi Stravinski, Ravel, Debussy, Bartok gibi dâhiler vardı. İkinci yarıdan itibaren klasik müzik avangardizme yöneliyor.
Seyirciden kopmaya başlıyorlar. Aynı dönemde caz tam tersine iyice sıcaklaşmaya başlıyor. Doğaçlamaların dâhi çalgıcılar tarafından yapılması, cazın birçok şeyi açıklaması, duygulara hitap etmesi, bir zenci müziği olarak kalmayıp evrenselliğe kavuşması... Bunlar hep 30'larda başlayıp 70'ler, 80'ler dönemine kadar uzanır. Ama hiçbir zaman klasik müzik, müzik tarihinin önüne geçemedi.
Geçemez de. O kadar kuvvetli ki... Beethoven, Bach, Mozart; ne kadar çalsanız doyamıyorsunuz. Bach'sız olmaz ama Stockhausen'siz olur.
Gerschwin'e neden kendinizi yakın hissediyorsunuz?
Yakın olduğum noktalar da var, sevmediklerim de. Çok Amerikanvari bulduklarım var. Bir de hakikaten sempatik, kültürleri yani siyah ve beyaz müziğini birleştiren veya klasik müziğin içine caz ve Latin öğeleri estetik bir uyum içinde yerleştiren Gerschwin var. O yüzden seviyorum, değişik bir tadı olduğu için. Klasikle caz arasında köprü. Cazı da sevdiğim için o köprüye ve Gerschwin'e muhtacım biraz.
Sizin de caz çalışmanız var. Kudsi Erguner ile yaptığınız Bardiscosex...
Kudsi Erguner'i 5-6 yıldır Paris'ten tanıyorum. Onun olmadığı bir ortamda bir akşam, "Etnik caz yapalım," dedik. Kudsi'yi de aldık. Daha önce beraber çalışmamıştık. Bazı zorlukları da oldu onunla çalışmanın. Ben onun Batı müziğini daha iyi bildiğini tahmin ediyordum. Ama biz de aynı şekilde Doğu müziğinin makamsallığını az biliyorduk. Bu tür kolajlarda, mesela Sting'in yaptığı gibi renk kullanıp bırakmak lazım. Sürekli beraber çalmayı öngörüyorsanız, o zaman Kudsi'nin biraz daha bize uyması gerekir. Çünkü olayın bazı piyano. Etrafında armoniler
donanmazsa estetik sorunlar çıkar. Nitekim öyleydi biraz. Bu tür sorunları baştan görebildiğimiz için biraz karşıtlığı gözettik. Zıtlık da önemlidir. Kontrast oluşsun, siyah ve beyaz aynı anda ilerlesin; Bardiscosex bunun en basit örneği. Ney dişi, piyano erkek. Barda muhabbet ve tanışıyorlar.
Diskoda dans, sonra da seks..
Piyano neden erkek?
Neyle karşılaştırınca imkânları, potansiyeli ve şovenizm de dahil, çok güçlü (Gülüyor). Aslında erkek-dişi olarak karşılaştırmayalım.
Biri neredeyse bisiklet, öbürü kamyon gibi. Karakter açısından da. Hoş, ney hep dinsel enstrüman olarak düşünülür ama ney bir nevi flüttür. Flütte herkesin kanısınca dişi bir sound vardır. Piyanoda ise her türlü şekle giren kükreyebilen özellikler de var.