"Saf tutunca hayat kolaylaşır"

Ertesi gün yayımlanacak köşe yazısının son rötuşlarını yaparken sürdürdüğü söyleşiye Can Dündar...
Haber: EMEL ANEL AKTAN / Arşivi

Ertesi gün yayımlanacak köşe yazısının son rötuşlarını yaparken sürdürdüğü söyleşiye Can Dündar, çalan telefon nedeniyle ara verince ben de çalışma odasını incelemeye koyuldum. Ankara'nın Emek semtinde, bahçe içindeki ofisteyim. Sokak arasındaki iki katlı binanın üst katındaki oda Can Dündar'ınki. Masanın yanına oturdum, dedektif gibi inceliyorum. 7 yaşındaki oğlu ile birlikte fotoğraflarına, yazılara, kitaplara bakıyorum. Dizüstü bilgisayarının ekranındaki yazıyı göz ucuyla okumaya çalışıyorum ama nafile. Odada bol miktarda kitabın yanı sıra tahta masklar var. Sonra CD'ler ve teleskop. Bir de Anita Ekberg'in imzalı fotoğrafı ile aldığı şiltler, plaketler. Telefon konuşmasını dinlemiyorum ama neşeli, kibar ve gülüşlerle süslü sesiyle konuşuyor.Ya bu adam hiç sinirlenmez mi? Çok sevdiği Ayvalık sandviçini getiriyor asistanı Nazan Hanım. Konuşma da eşzamanlı bitiyor.
Açlık grevleri sırasında arabuluculuk yaptınız. Ama görüşmeler beklentileriniz yönünde gelişmedi, neler hissettiniz?
Birkaç şey hissettim. Çaresizlik, yoğun bir şekilde bir şey yapamamış olmanın vicdan azabı, kısmen kandırılmışlık. Ve çok yoğun bir acı tabii. Yani sonuçta dün konuştuğunuz adamın bugün ölüm haberi geliyor. Aileleri bir yanda, devlet bir yanda. İçeride yatanlar bir yanda ve bir de tabii basın korosu. En çok arafta kalmanın ne kadar acı verici olduğunu hissettim. Çünkü saf tuttuğunuz zaman hayat kolaylaşıyor. Ama arabuluculuk rolünden daha acı verici bir şey yok. Çünkü her iki tarafın da hedefi durumundasınız ve ikisine de yaranamayacağınız baştan belli. Sonunda bu imkânsızlık boğuyor sizi. Ama düşünerek, yazarak, çizerek bir şey yapmayı göze almış insanların kaçınılmaz kaderi bu.
İyimser olmanın âlemi yok
Bu duygu inançlarınızı kırdı mı?
O kadar kısa vadeli bakmıyorum hayata. Sonuçta o eylemi yapan insanlar böyle bir müdahalenin olacağını biliyorlardı. Biz sadece 'acaba bir uzlaşma formülü bulunabilir mi'nin peşindeydik. Ama Türkiye'de devlet geleneği ortada. Bu tür olaylarda şiddetin ya da şefkatin ne kadar öne çıktığını tarihimiz bize söylüyor. Onun için fazla iyimser olmanın âlemi yok. O anlamda bir şey değil benimki. Daha uzun vadeli. Bakın işte, Nâzım Hikmet 63'te Türkiye'de basında tek şiirini göremeden ölüyor. Aradan 40 yıl geçiyor. Bugün 100 bin kişi bir meydana toplanıp şiirini okuyor ve Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle bir Amerikan televizyonunda belgeselini gösteriyoruz. İnanılmaz bir değişim. Birçok nedeni var. Duvarlar yıkıldı, komünizm çöktü. Bunlar bile bir gösterge.
Türkiye'de idam cezasının kaldırılacağı konusunda ümidiniz var mı?
Kesin var. Yakın vadede üstelik. İdam cezası fiilen kalkmış durumda Türkiye'de. Sadece hukuken de yerine getirilmesi lazım. Bence çok yakın bir aşama. Türkiye'de birçok Türkiye var. Akdenizli Türkiye, Ortadoğu ülkesi olarak Türkiye, göçmenler diyarı Türkiye, bir de Avrupalı Türkiye. Hepsini toplayan koca bir yatak. Bütün Türkiye'nin Avrupalı olduğunu söyleyemeyiz. Ama Avrupalı olmak isteyen çok daha kalabalık bir kesim. Ben Avrupalılığı coğrafi sınırları olan bir şey olarak değil de bir tür uygarlık karşılığı olarak kullanıyorum.
Amerikan kültürü pompalanırken Avrupalı Türkiye'den ümitli misiniz?
Ümitliyim. Kamuoyu yoklamaları gösteriyor ki o yönde bir eğilim var.
Avrupa ekolüne yakın insanların ülke yönetiminde pek şansı yok gibi...
Bazı güçler Türkiye'nin tarihinde hep olageldi. Ama her şeyi onların istekleri belirlemiyor. Bu bir güç mücadelesi. Bazı güçlere karşı ne kadar örgütlü, ne kadar bilinçli, ne kadar iyi durumda olduğunuz önemli. Sağlam durursanız aşabilirsiniz bunu. Benim ısrarla altını çizmeye çalıştığım şey dayanışmanın önemi. Ve bir araya gelip örgütlenmemiz lazım.
Kendinizi zaman zaman bir misyon üstlenmiş olarak görüyor musunuz?
İyi bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu ülkenin bana sağladığı koşullar var. Ya da benim kazıyarak elde ettiğim, ailemin yarattığı bir şey. Borç ödeme babında değil ama iyi bir şey yaptığım zaman onlara layık olduğumu hissediyorum. Benim için mutluluk bir şeyin ortaya çıktığı an. Nâzım'ı yıllar sonra hiç bilmeyen insanlara ulaştırmış olmak. Onun hakkında şu ya da bu duyguyu izleyicinin aklında bırakabilmek.
Bu sözleriniz size yapıştırılan romantik isyankâr yaftasını çağrıştırdı bana. Sizi gerçekten tam olarak yansıtıyor mu?
Her tür etiketten rahatsız oluyorum. Yarın pardon isyankârlıktan vazgeçiyorum ya da artık romantik değilim deme şansınız da yok. İnsanları gerçekten hapseden şeyler. Doğrusu azad olmayı tercih ederim.
Liberal misiniz?
Kastedilen bir tür özgürleşme ise evet. Ama bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ise alakası yok. Herkesin kendi haline bırakılmasının ve teşebbüs hürriyetinin insanlığı nihai mutluluğa ulaştıracağı ise kastedilen, liberal değilim. Biraz tanımda sıkıntı var. Liberalizm başka bir şey. Biz liberal olmayı insanların bireysel özgürlüklerine saygı göstermek olarak algılıyoruz.Herkesin kendi geleceğini tayin hakkını kastediyorsak liberalim. Ama liberalizmin destekçisi değilim.
"Yaratma ilhamı aşktan geliyor"
Aşkın yaşamınızda önemli yeri olduğu yazılarınızdan anlaşılıyor. Bu duygunun en çok hangi yanı sizi sürüklüyor?
Hepimiz için öyle değil mi? Her yanı beni çekiyor. Çünkü yaratma kabiliyeti, yaratmanın
ilhamı tamamen aşktan geliyor. Hayata duyduğumuz bağlılık bir kadına duyduğumuz şehvet hissi, yazıyla olan haşır neşirlik, bütün bunlarda bir bağlanma duygusu olmazsa zaten o kadar içten olmaz. O yüzden ben 'Allah kimsenin başından eksik etmesin,' diyorum. Aşka bağlı olma duygusuna çok yatkınım. Kadına, hayata, çocuğa, işe, yazıya. Bence yaratıcılığın kaynağı orada.
Yaratıcılığınızın zaman zaman köreldiğini ve eski keskinliğini yitirdiğini hissediyor musunuz?
Hissediyorum. Bir nokta geliyor, törpüleniyorsunuz. Zamanın aşındırması kaçınılmaz bir şey. Önemli olan her dönemin hakkını vererek yaşayabilmek. Bir keskin döneminiz var. Ama aştığınızda o dönemi taklit etmeye ya da telafi etmeye çalışıyorsanız o hazin bir şey.
Bilenmek için bir yönteminiz var mı?
Yok. 40'larına kadar insan hayatı iyilerle kötülerin mücadelesi gibi algılıyor ve orada bileniyorsunuz. Kötülere karşı elde mızrak dövüşmeye hazır şekilde. Sizin keskinlik diye tarif ettiğiniz şey bu. Don Kişot kimliğiyle. Ve kötülerin yenileceğine, iyilerin nihai zaferle bu işten çıkacağına inanıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş aslında bu dünyanın iyiler ve kötüler olarak paylaşılmamış olduğunu algılıyorsunuz.
İnsanlar içinde iyilik ve kötülük var. Ve asıl mücadele sizin kendi bünyenizde oluyor. Yani dışarıda değil, içeride kavganın büyüğü. Ve yavaş yavaş o kavgayı önemsemeye başlıyorsunuz. Bence herkesin kendi macerası var. Benim maceram böyle geçti. Bunu olgunlaşma diye niteliyorum.
Kendi serüven öykünüzden memnun musunuz?
Dönüp okuyacak kadar yaşlanmadım (Gülüyor).
İşimde çoğu meslektaşıma nasip olmayan bir ayrıcalığı yaşıyorum. Kendimin patronuyum. Sevdiğim işi yapıyorum ve para kazanıyorum. Ben üste para harcamaya razıydım yazı yazmak için. Bu büyük ayrıcalık gibi geliyor. Biraz kanaatkâr gibi görünebilir ama hakikaten öyle. İyi bir aile hayatım ve sevdiğim bir oğlum var. Hayattan keyif almayı biliyorum.
İşlerimi tamamlamak yorgunluğumun mükafatı oluyor.
"Tam paraşüt operasyonu"
Ordu Sanatevi'nin konuğu olarak bir konferans
vermek üzere Ordu'ya gelen Can Dündar, konferans öncesi yamaç paraşütü yapılan 485 rakımlık Boztepe'ye çıkarak paraşüt öğretmeni
ile birlikte bir uçuş yapmak ister. Yamaç paraşütü öğretmeni ile yaptığı ilk uçuş denemesi başarısız olan Dündar, ikinci denemede tam havalanmak üzereyken rüzgârın ters yöne dönmesi nedeniyle zor anlar yaşar. Dengesi bozulan paraşüt, uçuş öğretmeninin çabaları ile elektrik tellerine takılmaktan son anda kurtulurken, yerdeki sürüklenme nedeniyle Dündar'ın vücudunda çeşitli küçük sıyrıklar oluşur.
Yamaç paraşütüyle küçük bir kaza haberiniz
yer almıştı basında. Ekstrem sporlara meraklı mısınız?

Yok yaa, öyle bir şeyi hayatımda ilk kez yaptım. Hadise oldu o da. Ordu'ya gitmiştik. Dediler ki panele yetişeceğiz, geç kaldık. Dağın tepesindeydik. Kestirmeden gitmek mümkün dediler, dağdan. Arabayla döne döne inmek uzun sürüyordu. Dağdan panelin yapılacağı yere paraşütle inilebildiğini söylediler. Uçan panelist olmak fikri çıktı. Ben de iyi dedim. Cazip bir şey gibi geldi. O duyguyu merak ettim açıkçası. Sonra denedik. Ama ters döndüm paraşütle. Yere düştüm, kalktım. Arabayla devam ettim, o kadar. Ama oradaki muhabir öyle yazmış. Ölümden döndü falan diye. Ben de gelen telefonlardan haber aldım. Anadolu Ajansı da öyle geçmiş. Sağdan soldan geçmiş olsun telefonları geldi. Ama gerçekte şöyle birkaç adım yürüdüm. Düştüm. Kalktım, paçamı silkeledim, geçti. Öyle bir yazılmış ki; yok efendim elektrik telleri varmış da, ona takılıp ölme ihtimalim varmış falan. Evet bazen ben de medyadan nasibimi alıyorum. Tam paraşüt operasyonu oldu sizin anlayacağınız. (Gülüyor)
"Benim şiirim yok"
Ayşegül Aldinç'e şarkı sözü yazdınız.
Evet yazdım. Adı Aç Gözlerini. Bu arada şarkı
sözü yazdım ama şiirim yok. Şiiri yaşamıma ve yazılarıma sokma çabam var. Şiirle ilişkim
onu yazmak değil. Onu anlayıp hayatımın her alanına onu zerketme arayışım daha çok.
İnternette şiir siteleri var. Benim de orada 40-50 şiirim görünüyor. Ben de merak edip girdim bir gün bu sitelere. Benim yazılarımın
satırlarını mısra haline getirip şiire dönüştürmüşler. Ama gerçekte benim şiirlerim yok. Yazılarım şiirleştirilmiş sadece, o da benim dışımda.
Aç Gözlerini
En sevdiğin elbiseni giydim
Bu gece kokunu sürdüm
Solgun yüzünü okşadım
Sessizce saçlarından öptüm
Yazdığın mektupları okudum kana kana su içer gibi
Plaklarını çaldım ah!
En çok o şarkıda özledim seni
Issızlık kapıyı çaldı, açmaya korktum gece yarısı
Şehir uykuya daldı baktım dışarıya katran karası
Rüzgar telaşla kokunu getirdi bana aldım koynuma
Buseni hafızamdan koparıp iliştirdim dudaklarıma
Üşüdüm karanlıkta
Tenine dokundum hissetsin diye
Aç gözlerini
Erguvanlarına su verdim
İçerken benimle konuştular
Yastığını okşadım, kokladım
Anılar uçuştular
Soluğun saçlarımı yaladı sanki yine
Bir meltem gibi
Teninin kokusu karıştı kokuma
Yakıştılar
Boğuldum karanlıkta
Yani başımdasın benden çok uzaklarda
Ellerimi tut dokun bana
Aç gözlerini!
Attım kendimi caddelere
Yeşil ceketin sardı beni
Yürüdüm üstüne karanlığın korkusuz
Tuttum elini