"Se7en'dan değil, Fritz Lang'dan etkilendim"

'68 kuşağının yarattığı 'Yeni Alman Sineması'nın külleri de dağıldıktan sonra, 90'ların ikinci yarısına kadar Alman sineması neredeyse unutulmuş gibiydi. Tabii 'festival filmi' yahut 'sanat filmi' gibi kategorilere sıkışan yapımları saymazsak.
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

DÖVME / TATTOO
Yönetmen: Robert Schwentke Senaryo: Robert Schwentke Görüntü Yönetmeni: Jan Fehse Oyuncular: August Diehl, Christian Redl, Nadeshda Brennicke, Johan Leysen, İlknur Bahadır Süre: 96 dk.



'68 kuşağının yarattığı 'Yeni Alman Sineması'nın külleri de dağıldıktan sonra, 90'ların ikinci yarısına kadar Alman sineması neredeyse unutulmuş gibiydi. Tabii 'festival filmi' yahut 'sanat filmi' gibi kategorilere sıkışan yapımları saymazsak. Fakat Lola Rennt / Koş Lola, Das Experiment / Deney, Anatomie derken, Alman sineması kişisel çabalarla son yıllarda tek tük de olsa uluslararası popülarite kazanan filmler çıkarmayı başardı. Robert Schwentke'nin Tattoo / Dövme'si de bunlardan biri oldu. Minimalist, karanlık dekorların önünde, mütemadi yağmur altında geçen; kara film klişeleri ve stereotiplerini bilhassa sivrilterek kullanan, atmosferik bir film. Mevzu, acayip bir dövme koleksiyonculuğuyla ilgili. Koleksiyoncular dövmeleri kendi vücutlarında değil, güzel dövmeli kimselerin derilerini yüzmek suretiyle biriktiriyorlar. Biri katil kılıklı, hayattan bezmiş yalnız bir orta yaşlı, diğeri club kurdu bir çaylak olmak üzere iki polis de, bu tuhaflığı araştırıyor.
Dövme, Schwentke'nin yönetmen olarak imza attığı ilk film. Öncesinde Tatort (Olay Mahalli) adlı seriyal TV filmleri için polisiye senaryolar yazmış. İkinci filmi Eierdiebe, testis kanseri olan bir adamın trajikomik öyküsü. Schwentke, testis kanseri illetini bizzat sağ salim atlattıktan sonra bu filmi yapmış. Şimdilerde Hollywood'da sıkı bir çalışma temposu içinde. Dört ayrı projede birden 'yazar parmağı' var: Dracula filmi The Last Voyage of the Demeter, başrolünde Jet Li'nin olduğu Labor Day, Man with the Football ve Flightplan. Bunların en azından bir kısmını yönetmenin nasip olmasını umuyor. Telefonda yaptığımız söyleşide, arayan ben olduğum için haliyle soruları da ben sordum fakat Schwentke'nin de merak ettikleri vardı. Taylan Biraderler'in çektiği Okul'u duymuş ve 'Türk korku filmi' fikri onu epey heyecanlandırmış. (Okul'un fragmanı e-mail'le derhal gönderildi kendisine.) Bir saatlik telefon sohbetimizin kırpılmış hali şöyledir:
Keçi derisine dövmüşler...
Türk oyuncular Alman sinemasında artık ille de Türklüğüyle öne çıkan karakterleri canlandırmıyor sanki. Mesela Dövme'de iki yan rolde Türk oyuncular var ve filmde onların kökeni söz konusu olmuyor.
Birbirine karışmış bir dünyada yaşıyoruz ve ben de farklı ırklardan oyunculara rol vererek filmlerimde bunu görmek istiyorum. Buna özellikle dikkat çekmeden. Irkçılıktan, 'biz ve onlar' diyen her şeyden nefret ediyorum. Yüzeyin neden hâlâ bu kadar önemli olduğunu anlayamıyorum. Bunun konu bile olmaması lazım.
ABD'de eğitim gördünüz ve yönettiğiniz ilk film Dövme de tam bir janr filmi. Başından beri Hollywood'da mı çalışmak istiyordunuz?
Hayır. Sinema eğitimi almak için 1989'da Los Angeles'a gittiğimde, Alman sinemasının çok hareketsiz bir dönemiydi. Filmler televizyon filmi gibi görünüyorlardı ve kimse de onları izlemek istemiyordu. Amerikalıların bizim unuttuğumuz bir şeyi bildiklerini düşünüyordum. Ben de buraya gelip bir şeyler öğrenebileceğimi ve Amerikan püf noktalarını kullanarak Alman filmleri yapabileceğimi düşündüm.
Zaten bugünkü popüler Alman yapımları da genellikle bu yönde. Alman sinemasının sinema tarihindeki iki önemli çıkışı da daha otantik tarzlara dayanıyordu. Ama son yıllarda ses getiren Alman filmleri günümüzün popüler Amerikan sinemasıyla daha fazla bağlantı içinde.
Öyle, fakat şu da var ki, bana göre Dövme stili ve estetiğiyle her şeyden önce Alman dışavurumculuğu geleneğinde.
"Evrensel olabilmek için yereli yakalamalısın," gibisinden bir söz vardır. Siz de buna mı inanıyorsunuz?
Evet.
Dövme'deki oyuncu seçimleriniz, femme fatale, sert dedektif, onun genç çaylağı gibi kara film stereotiplerinin varlığını garantilemek ister gibi. Bununla, kara film klişeleri üzerinde oynadığınızın altını çizmek mi istediniz?
Başından beri gerçekçi bir film yapmayacağımızı biliyordum, bunun için de belli bir ikonografiyi kullanacaktık. Aynı zamanda bu ikonografiyi beslemeyi de umuyordum. Bana göre janr sineması harika bir şey. Onun üzerinde yapabileceğiniz çok şey var ve bu benim için cazip bir çalışma şekli. Ben janrları seviyorum.
Birçok insan, Dövme'de hangi karakterin kötü çıkacağının başından beri belli olduğunu söyledi. Çözülemeyecek bir bilmece yaratmak önceliklerinizden biri miydi ki?
Neden bilmiyorum ama, "Katil kim?" sorusu hiçbir zaman fazla ilgimi çekmedi. Bence film başka şeyler hakkında. Anti- kahramana dönüşen bir kahraman hakkında bir film yapmak istedim. Açıkçası amacım büyük bir gerilim yaratmak da değildi, bence Dövme bir savaş filmi.
Filmde senaryodan çok stil ve görselliğe ağırlık vermişsiniz gibi görünüyor.
Bu da var. Ayrıca bir noktadan sonra şöyle düşünmeye başlıyorsunuz, insanların sırtından derilerin yüzüldüğü bir film yapıyorum. Bunu nasıl gerçekmiş gibi gösterebilirim ki? Önemli olan tüm bunların gerçekleşebileceği bir dünya yaratmak. Seyircinin bakıp, "Evet burada bunlar olabilir," diyeceği bir dünya. Dövme çok kontrollü bir film. Bütün mekanlar çok dikkatli biçimde seçildi.
Dövme'den konuşuyorken, sizin dövmeniz var mı?
(Gülerek) Kesinlikle yok.
Filmdeki karakterlerden biri, dövmelerin yaygınlaşmasını, insanların artık kendi temellerine dönmeyi istiyor oluşlarına bağlıyor. Bu fikre katılıyor musunuz?
Bence olan biraz bu. Rasyonalizm çağında yaşıyormuşuz gibi görünsek de irrasyonel şeylere karşı büyük bir ilgi var. Astrolojiden reenkarnasyona, bu tip her şey tekrar tekrar önümüze çıkıyor. Bence o karakter de bunun hakkında konuşuyor.
Filmde bedenden ayrılmış olarak gördüğümüz dövmelerin keçi derisine yapıldığı doğru mu?
Evet. Çünkü o dövmeleri yakmamız gerekiyordu ve etraftaki insanları öldürmeden yakabileceğimiz sentetik bir malzeme bulamadık. (gülüyor) Bu yüzden organik malzemeye yöneldik ve bir kez belli işlemlerden geçirdiğiniz zaman, keçi derisinin insan derisi gibi göründüğünü fark ettik.
Gerçekten yaratıcı!
(Gülüyor) Hatta aslında filmde dövmelerin sergilendiği odanın yerden tavana tamamen deriyle kaplanmış olması gerekiyordu. Bunu yapamadık çünkü filmi çektiğimiz dönemde deli dana salgını vardı. Keçi birden acayip popüler olmuştu, herkes keçi yiyordu ve kimse de keçi derisi satmıyordu. Zaten çok paramız da yoktu.
Keçi derisi aramak bayağı tuhaftı herhalde.
Evet insanlar film çekmeyi tamamen pırıltılı bir şeymiş gibi gösteriyorlar ama, günlük çalışma şartlarına gelince bir sürü böyle şeyle uğraşıyorsunuz. Biz de elimizde olanla yetindik. Aslında daha tüyler ürpertici bir oda yapabilirdik. Mobilyalara varıncaya kadar her şeyin insan derisi olduğu odalar, 3. Reich sırasında gerçekten de vardı.
Yani ilham kaynaklarınızdan biri de Naziler.
Ben buna ilham demezdim. Suç öyküleri yazarken hep şöyle düşünüyordum, eğer ben bunu akıl ettiysem, mutlaka benden önce birileri bunu düşünmüş, büyük olasılıkla da gerçekten yapmıştır. Sonradan yaptığım araştırmalar da beni haklı çıkarıyordu. Bence Dövme, Almanya'da tabu olan birçok şeye, konuşulmayan birçok konuya dokunuyor. Filmin Almanya'yla başka bir önemli bağı da, görsel temelinde Fritz Lang'ın olması. Hazırlık aşamasında çok fazla Lang filmi izledim. Onun filmlerinin çok belirgin bir bakışı, kamerayla insanları çekme biçiminde çok hapsedici bir şey var. Bir bakıma bunu yapmaya çalıştım. Film Almanya'da gösterime girdiğinde, birçok insan bunun Amerikan sinemasını taklit etme girişimi olduğunu düşündü. Bu çok ilginç çünkü ben Amerikan sinemasının ne olduğundan emin değilim. Amerikan sineması stüdyo yapımıdır. Ve Dövme kesinlikle bir stüdyo filmi değil. Birisinin bana gelip "Fritz Lang'ı sevdiğin filminden çok belli," demesi için Amerika'da bir film festivaline gitmem gerekti. Almanya'da tarihi olmayan bir sinema endüstrisi var şu anda.
Köklerini unutan Alman sineması
Tabii çok görkemli ilk dönemlerini saymazsak.
Evet ama Alman sinemacılar olarak bizim onunla hiçbir bağımız yok. 3. Reich bizi kendi öykü anlatma biçimlerimizden kopardı. Savaştan sonra yeni bir dil yaratmak için büyük bir hareket oldu. Çünkü dediler ki, eğer bu dil filmler aracılığıyla bu korkunç şeyleri yapmak için kullanılabiliyorsa aynı dili kullanmaya devam edemeyiz, yeni bir tane icat etmemiz lazım. Eğer Leni Riefenstahl filmleri propaganda için kullandıysa, o zaman şimdi farklı türde filmler yapmalıyız dediler. İşte bunu yapmaya çalışırken, kendi sinema tarihimizle bağlarımızı yitirdik. Çoğu Alman sinemacı Murnau'dan, Lang'tan haberdar değil. Bu çok korkunç, çünkü özellikle o ikisi film yapma sanatını sonsuza dek değiştirdiler. Fakat yeni bir dil yaratılmaya çalışılırken Alman sinema tarihinin bu kısmı unutuldu sanki.
Aslında kara filmin genel anlamda Alman dışavurumculuğuyla sıkı bağları olduğu sık sık dile de getirilen bir şeydir.
Öyle ama janr her zaman bir kültürden alınıp bir şekilde dönüştürüldükten sonra tekrar o kültüre sunulan bir şey oldu. Dışavurumcu Alman sinemacılar, kameramanlar Amerika'ya gittiler ve ışıklandırmada 'ışık-karanlık' fikrini orada tanıttılar. Bu, özellikle Universal'ın kimi korku filmlerinde ortaya çıktı. Mesela en büyük Alman görüntü yönetmenlerinden Karl Freund orada The Mummy'yi çekti, daha bir sürü böyle örnek var. Dediğiniz gibi kara filmin büyük oranda Alman dışavurumculuğuna dayandığı iddia edilebilir. Sadece görsel olarak değil, psikolojik ilgi alanları açısından da. Çünkü anti-psikolojik olsalar da, oradaki bütün mesele psikolojiyi yansıtmakla ilgili. Avrupalılar 60'larda bu tarzı aldılar ve Shoot the Piano Player gibi filmleri yaptılar. Bu filmler kesinlikle janr filmleriydi. Sonra da 70'lerde Amerikalılar bunları görüp geri aldılar. Bence 70'ler, Amerikan sinemasının en ilginç dönemiydi, Night Moves, Godfather, The Parallax View gibi filmler yapıldı. Ben bu filmlerden açıkça etkilendim, çünkü onları izleyerek büyüdüm. Her zaman söyleyebilirim ki, Dövme benim 70'lerin filmlerine saygı duruşumdur. Artık öyle filmler yapılmıyor. O filmler öykü akışından çok daha fazla, karakterlerin alakası doğrultusunda karmaşık olanla ilgileniyorlardı. Ahlâkın gri tonlarına ilgi gösteriyorlardı.
Sizce bunu Dövme'ye nasıl yansıttınız?
Ben Dövme'de siyah ve beyazla, iyi ve kötüyle, doğru ve yanlışla ilgilenmiyordum. Ara tonlara baktım. Bugün suç janrı öyle bir hale geldi ki, filmler hep normal olanı yeniden kurmak, heteroseksüel aileyi korumak hakkında. Polisler cehennemin dibine kadar gidip orada bozukluğu tamir ediyor ve aynen geri dönüyorlar. Ben kimsenin tekrar normale dönemediği bir film yapmak istedim. Eğer cehenneme gidersen değişirsin. Dövme'nin kahramanları asla normali yeniden yaratmayacaklar. Filmde bir kadın, bir baba figürü, bir de çocuk olmasını özellikle istedim. Aileye uygun figürlere dönüşebilirledi, fakat onlar birbirlerini yok ediyorlar.
Dövme için sık sık yapılan 'Almanya'nın Se7en'ı' tanımlamaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Filmi Se7en'a benzetmeyi falan hiçbir zaman düşünmedik. Benim yaşıtlarımın çektiği, 70'lerin filmleriyle büyümüş yönetmenlere ait çok fazla film izliyoruz. Arlington Road, Se7en gibi filmler. Ayrıca yine aynı kuşaktan birçok yapımcı bu tür filmlerin yapılmasını istiyor. Hollywood'da bir toplantıda 70'ler filmlerini anımsatan bir projeden bahsedildiğinde, herkes hemen "Hadi bunu yapalım," demeye başlıyor. Bu çok bilinçli bir tavır. Böyle filmlere ilgi olduğunu fark ettiler. Tekrar aynılarını yapmaları gerektiğini düşünüyorlar. Se7en'a gelince, Dövme de o da aynı kaynaktan besleniyor. Benzerlik buradan geliyor. Dövme, Se7en olsa da olmasa da, şimdiki gibi olacaktı. Biz görmek istediğimiz filmi yaptık.
Suç öyküleri yazarken polis güçleriyle birlikte çalışıyor musunuz?
Evet polisle çok çalışıyorum, olay mahallerinde çok vakit geçiriyorum. Ama bunu bırakıyorum şimdi çünkü psikolojimle oynamaya başladı bu durum. Kanın hâlâ taze olduğu yerlerde bulundum. (Sıkıntıyla iç çektikten sonra) Buna bir son vermem lazım. Şunu söyleyeyim, Dövme'de polislerin olay mahallinde yaptıkları, silahlarını kullanışları, bunlar aslına uygun.
İkinci filminiz Eierdiebe'nin yarı- otobiyografik olduğunu okudum.
Çok küçük ve kişisel bir film. İronik olan, birçok insanın Dövme'yle derdi, "Se7en'a benziyor, kendi kimliği yok," gibi şeylerdi. Ben de, bir tepki olarak değil ama, sınıflandırılamayacak türde bir film yaptım. Şimdi de insanlar "Bu filmin kullanma kılavuzu yok," hissine kapıldılar. Tür filmi olmadığı için afalladılar. Sanki bazı insanları kazanmanız imkansız. (Gülüyor)
Kötü bir sağlık deneyimini mizahi bir şeye dönüştürmek kolay olmasa gerek.
Çoğunlukla ölümsüzlük, güzellik ve ölüme dair ideallerle tanımlanan bir toplumda yaşadığımıza inanıyorum. Ölümü başarıyla soyut bir şeye bir şeye dönüştürdük. Bana göre yaşamak ölmek demektir, her gün biraz ölüyoruz. Ne yazık ki toplumumuzda, en azından Almanya'da ve Amerika'da insanların güzellik ve gençlik takıntılı olmaları, başka birçok insanın acı ve zor hayatlar yaşadığı gerçeğinden uzaklaşmalarına sebep oluyor. Onları gözümüzün önünden uzak tutmaya çalışıyoruz. Film de bunu söylüyor, aslında hepimizin aynı gemide olduğunu.