"Tabii ki aşk acısı"

Aslında telefon röportajlarının manasızlığı üzerine çok güzel bir yazı yazılabilir ama tabii böyle bir konuyu editörünüze kabul ettiremeyeceğinizden başka yazıların giriş paragraflarını kullanırsınız.
Haber: MEHMET TEZ / Arşivi

Aslında telefon röportajlarının manasızlığı üzerine çok güzel bir yazı yazılabilir ama tabii böyle bir konuyu editörünüze kabul ettiremeyeceğinizden başka yazıların giriş paragraflarını kullanırsınız. Tanımadığınız, sadece müziğini dinlediğiniz, sözlerini okuduğunuz biriyle konuşuyorsunuz. Ama karşınızdaki insanın gözlerinin içine bakmadan ses tonunu anlamlandırmak, mimiklerini görmeden söylediklerini tartmak zorundasınız. Bir de mesela adam o sırada kimbilir ne hareketler yapıyor yanındakilere, nasılsa siz görmüyorsunuz diye... İngiltere'de ünlenmiş, dünyaya açılma yolunda olan bir grubun solistinin, hakkında büyük ihtimalle kebap dışında bir şey bilmediği bir ülkenin hakkında daha da az şey bildiği müzik yazarıyla telefonda konuşup soruları içtenlikle yanıtlamasını beklememeli kimse.
Sadede gelelim, Doves takdir ettiğimiz bir grup. Radiohead'den Pink Floyd'a (her ne kadar inkar etseler de), Soft Machine gibi eski gruplara kadar pek çok çağrışımı oldu dinlerken. İlk albümleri Lost Souls hem dünya basınında hem de Türkiye'de iyi eleştiriler almıştı. Keza ikinci albüm The Last Broadcast de hayal kırıklığı yaratmadı. Sub Sub adı altında house müzik yapıp Ain't No Love gibi dans hitlerine imza atarken Doves'u kurup derin rock olaylarına girmek her baba yiğitin harcı değil. Solist ve basçı Jimi Goodwin'le telefon muhabbetimiz aşağı yukarı şöyle gelişti. Artık telefon manasızlığını da (arkadaşınızla, sevgilinizle bile konuşmayın bence telefonda, mümkünse mektup yazın) dikkate alarak okursunuz...
İlk albümden beri tarzınızda Pink Floyd'u andıran bir şeyler olduğunu düşündüm. Üstelik siz de Roger Waters gibi grubun solistisiniz ve bas çalıyorsunuz.
Bu düşünceni boşa çıkarmak istemezdim ama böyle bir şey yok. Yani biz şu yılların sound'una benzesin, şöyle bir tarz olsun diye bu işe girişmedik. 2002'deyiz ve bugün de müzikte orijinal şeyler yapılabilir. Tabii ki herşeyi baştan keşfetmiyorsun. Ama ille de birilerine benzetmeye gerek yok.
Kimlerden etkilendiniz diye sorayım o zaman.
Aslına bakarsan ben hip hop, R&B ve house dinleyerek büyüdüm. Yani bizim orada sokağa çıktığında duyduğun müzikler bunlardı.
Sub Sub döneminden mi söz ediyorsunuz?
Evet. Biz dans müziği yapıyorduk, house'la ilgileniyorduk.
Müzik açısından önemli bir şehirden, Manchester'dansınız. Nasıl bir yer orası?
Sıkıcı bir yer. Dünyanın pek çok yeri gibi içinde yaşadığında pek değerini bilemiyorsun. Yani sizin için olduğu kadar ilginç bir yer değil burası benim için. İnsan bir süre sonra her yeri, her şeyi tüketiyor zaten.
Danstan rock'a nasıl geçtiniz?
Garip gelebilir ama bence bu doğal bir süreçti. Yani genellikle günümüzdeki eğilim elektronik müziğe doğru. Ama biz zaten Sub Sub zamanında da enstrüman çalıyorduk, davul kullanıyorduk, ben kendimi bildim bileli gitar çalarım. Yani bir şekilde house müzik yapıyorduk ama performanslarımız canlı gibi oluyordu. Sonradan Doves'u kurunca bizim için çok büyük bir değişiklik olmadı. Kulüplerden, danstan, her şeyden sıkılmaya başladık. İşin tadı kaçmaya başlamıştı.
Peki ama house dinleyerek mesela King Crimson'dan etkilenmeyi nasıl başardınız?
Bence herkesin dinlemesi gereken bazı gruplar vardır. Zaten biz eskiden beri çok geniş bir yelpazede müzik dinliyorduk. Bilemiyorum insanın içinden gelen bir şey. Yani herşeyi dinliyorsun ama neyin seni gerçekten etkilediğini anlaman için bazen zaman gerekiyor. King Crimson derken M62 Song'u kastediyorsun herhalde.
Evet. Albümdeki en dikkat çekici parçalardan biri bu. Nedir hikayesi?
Vincent Gallo'nun yönetmeni olduğu Buffalo 66 filminin soundtrack'indeki parçalardan biri de King Crimson'un Moonchild'ıydı. M62 Song bundan esinlenerek yazılmış bir şarkı. Yani melodisi çok hoşumuza gitmişti ve sonuçta ortaya bu şarkı çıktı.
ABD turnenizin biletleri çok önceden tükenmiş. Nasıl yorumluyorsunuz?
Biz ABD'de o kadar tanınmış bir grup değiliz aslında. Amerika'nın küçük bir şehrine ya da büyük bir şehrinin bir mahallesine İngiliz bir grup gelmiş deyip geldiler. Olay bundan ibaret bence. Ama dinleyenlerin memnun kaldığını gördüm.
Bu bizi sevindirdi. Biz genellikle daha küçük yerlerde izleyicilerle daha yakın olmayı seviyoruz.
"Bizi dinleyen kaç kişi var orada?"
İngiliz gruplar önce ABD'de ünlü olur, sonra kendi ülkelerinde tanınır denir. Doğru mu?
Zaman çok değişti aslında. Bu söylediğin The Rolling Stones, The Beatles gibi gruplar için geçerli olabilir. Ama artık Amerika demek siyah müzik demek. Yani eskiye göre beğeni kalıpları farklı, beklentiler farklı. R&B ya da hip hop için geçerli olabilir. Rock için pek değil.
Dans müziği yaparken rock'a geçince hayran kitleniz nasıl değişti?
Çarpıcı bir fark var. İnsanlar sadece eğlenmeye ya da dans etmeye gelmiyor. Yani bu iki amaç dışında da insanlar konsere geliyor. Sizi dinliyorlar, bundan keyif alıyorlar. Bu güzel bir şey.
Dünya turnesi planlıyor musunuz?
Avustralya ve Japonya'nın da dahil olduğu bir turne için hazırlanıyoruz şu sıralar.
Türkiye var mı yol üzerinde?
Şimdilik hayır. Aslında yaptığımız müziği dinleyen kaç kişi olduğunu bilmiyorum orada.
Çok kişi var. Yazın H2000 festivali oldu, pek çok grup geldi, çaldı, memnun kaldı.
Buna eminim. Aslında sorun şu, biz önce daha kalabalık konserler vermeli, biraz ünlü ve zengin olmalıyız. Sonra Türkiye'ye gelmek daha kolay olur. Hem daha çok insan bizi tanır, hem konseri düzenleyenler iflas etmemiş olur.
O da olur. (Şaka şaka...)



"Acı çekmeyi bilmeli"
The Last Broadcast'i dinleyince insanın içini hüzün kaplıyor. Katılıyor musunuz?
Kısmen. İlk abümümüz Lost Souls için bunu söyleyebiliriz. Ama bence The Last Broadcast'te pozitif şeyler var. Yani acı sonrası ışığı görmek gibi. Evet hüzünlü bir imajımız oldu ilk albümün ardından. Ama inan bana o kadar umutsuz değil durumumuz.
Mesela Satellites çok büyük bir acının ardından yazılmış bir şarkı gibi duruyor. Yani artık gün ışığını görmüşsünüz ama çok çekmişsiniz gibi. Bu nasıl bir acıdır, nasıl bir derttir?
Kız meselesi. (Jimi Goodwin bu soruya "Girl trouble" yanıtını verdi. Artık kız meselesi mi demek lazım, aşk acısı mı yorum sizin...) Evet çok basit gelecek belki ama başka ne olabilir insanı bu kadar yıkan? Yani demek istediğim başka acılar dertler de var hayatta ama bu hiçbirine benzemiyor. İki insanın birbirini sevmesi sonuçta nasıl bu kadar acıya neden oluyor, nasıl insanlar her şeyi bu derece berbat edebiliyor? Üstelik hatanızdan vazgeçmiyorsunuz da. Bunun çözümü yok. Mutlu olan, mutsuz olmayı acı çekmeyi de bilmeli. Mutluluk karşılıksız kalmıyor. Peşisıra acı geliyor. Sen tüm bunları biliyorsun, düzlüğe çıkıyorsun, akıllandım sanıyorsun.
Ama akıllanmıyor musun?
Hayır. Lost Souls'u kaydettiğimiz dönemde ben gerçekten çok boktan bir durumdaydım. Sanırım Andy'yle Jez'i de kötü etkiledim. Şimdi iyiyim ama yine aynı şeyin olmayacağını kim bilebilir?