"Türkiye'de hepimiz kuklayız"

Ahmet Ümit bir-iki yıldır, konusu Susurluk olan bir roman üzerinde çalışıyordu.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Ahmet Ümit bir-iki yıldır, konusu Susurluk olan bir roman üzerinde çalışıyordu. Bu arada ben de dahil kimi gazetecileri arayıp sorduğu sorulardan anladık ki, romanın kahramanı gazeteci. Kitabı, tamamlayınca hep yaptığı gibi birçok kişiye dağıttı; okura ulaşmadan önce kontrolden geçirmek için. Her şey tamamlanıp kitap basılma aşamasına girmişti ki üzeri ince bir kül tabakasıyla kaplanmış Susurluk ateşi harlayıverdi. Birçok gazeteci de zaten okuduğu Kukla adlı romanla, teslim olan Korkut Eken'in de merkezinde olduğu olaylar arasındaki bağlantıyı kurdu ve Ahmet Ümit, daha çıkmamış
romanıyla medyanın gündeminde
yerini aldı.
İki gün sonra, pazartesi günü Kukla kitapçılarda yerini alacak. Bir zamanlar yıldız olan, alkolik, işsiz gazeteci Adnan'ın istemeye istemeye girdiği, karmaşık çete ilişkilerini anlatıyor roman. Adnan'ın öldü sandığı ülkücü kardeşi Doğan karşısına çıkıyor ve aşiret reislerinin, eski ülkücülerin, polis şeflerinin, gazetecilerin cirit attığı, fena halde Susurlukvari cinayetler ve gizli ilişkiler ortaya saçılmaya başlıyor.
"İlk günden bu yana Susurluk'un romanını yazmak istemiştim," diyen yeni Susurluk uzmanımız Ahmet Ümit'le bu ilişkileri ve kitabını konuştuk.
Kitabınızın çıkmasına kısa bir süre kala Korkut Eken'in teslim olmasıyla Susurluk tekrar gündeme geldi. Bunu nasıl karşılıyorsunuz, Allah'ın bir hikmeti mi?
Değil tabii. Ben kitabı yazarken şunun bilincindeydim, Susurluk bitmedi ve bitmeyecek. Yani ben bitmiş bir konuyu değil, dünyada ve Türkiye'de devam eden bir konuyu yazdım. Zaten bu kitabın yurtdışında da çevrilip yayımlanması söz konusu. Dünyada ve Türkiye'de 'derin devlet' diye bir şey var ve zaman zaman devlet, anayasanın dışına çıkıp pis işlerini görüyor. Birkaç kişinin yargılanması Susurluk'a dair hiçbir şeyi halletmemişti, hâlâ da halletmedi. Halledilse dahi, şiddete dayalı bir kültürü olan bu bünyede, demokrasinin olmadığı bir ülkede Susurluk'lar çıkacaktı. Ama bunun ortaya çıkması, yani benim romandaki Müfit karakterine benzeyen Korkut Eken'in tekrar gündeme gelmesi bir şans tabii ki.
"Altı yıl bekledim"
Susurluk ilişkilerini roman konusu yapmak fikri nereden çıktı?
Bu zaten baştan beri beni cezbeden bir şeydi. Polisiye roman yazarları sofistike suçu yazar. Dünyada sofistike suçu bireyler işliyor, bizde ise devlet ya da örgütler. Devlet dediğimiz bire bir Susurluk'tur. Ve bu çok enteresan bir biçimde gerçekleşti. Bir kaza oldu, altından pislik çıktı, entrikalar yığını çıktı, paralar, eroin, suikastlar, gizli silahlar çıktı. Bir polisiye roman yazarı için bundan daha büyük bir malzeme olabilir mi? Anında aklıma geldi, başından beri düşünüyordum ama altı yıl bekledim. Çünkü bir şeylerin oturması lazımdı;
benim kafamda da, Türkiye de de. En azından roman olacak kadar zamanın geçmesi lazımdı.
Hâlâ bu kadar sıcak bir konu yazılabilir mi diye tartışanlar oluyor ama bence yazılır ve işte yazıldı...
Susurluk'un bilinen hikâyesini yazdınız. Peki bu ilişkilerin bambaşka açıklamaları olamaz mı? Hazır roman yazarken, konuya farklı bir perspektif getirmeyi neden denemediniz?
Bence bunun arkasında bilinmeyen şeyler olamaz. Hatta bilinmeyen sanılanları bile herkes biliyor ama görmezden geliyor. Bu meselelerin arkasından daha ne çıkabilir Allah aşkına, Bülent Ersoy mu çıkacak!
Romanın baş kahramanı gazeteci Adnan. Daha birçok gazeteci var ama Adnan dışında hepsinin sevimsiz tipler olduğunu söyleyebiriz...
Susurluk'un ortaya dökülmesinde sivil toplum örgütleri ve gazetecilerin büyük katkısı oldu. Çünkü gazetecilerin içinde gerçekten demokrasi yanlısı cesur ve dürüst insanlar var. Ancak bütün gazeteler demokrasi yanlılarının kazanması için çalışmadılar. Hatta bazıları karanlık güçlerin elinde oyuncak bile oldular. En son, Korkut Eken olayında da gördük bunu... Emniyetçilerin içinden Susurluk'u çıkartan Türkiye toprağı, gazetecilerin içinden de çok çok parlak insanların çıkmasına engel oluyor. Türkiye'deki gazeteci topluluğuna bakıldığında gördüğümüz manzara ne yazık ki bu. Kitabın başında da bir tür medya eleştirisi var zaten. Cağaloğlu'ndan, İkitelli'ye gidilmesi, gazetecilik değerlerinin değişmeye başlaması, sermaye ve iktidar gruplarıyla ilişkiler... Bütün bunlara bakınca arınmış, temiz, kahraman olabilecek gazeteci tipi pek göremedim. Bu nedenle iyi olan kahramanım, olayların altında ezilmiş bir alkolik olarak ortaya çıktı. Tabii diğerleri de kötü insanlar değil, yeteneklerini aşan biçimde yırtmaya çalışmak ya da statükoya sarılmak gibi zaafları var sadece. Olumlu olan tek bir karakter var, o da genç muhabir Tolga. O daha törpülenmemiş çünkü. Gazeteciliğe başlayan bir insanın idealizmini, heyecanını taşıyor. Ama belki onun sonu da Adnan gibi olacak.
Kukla iplere, görünmeyen idarecilere işaret eden bir sözcük. Kimler kukla, kimler kuklacı?
Türkiye'de hepimiz kuklayız. Askerler çıktılar darbe yaptılar, anayasa yaptılar, bizi istedikleri gibi yönlendirdiler. IMF geldi, ekonomik reçeteler sundu, biz bu reçeteleri uyguluyoruz. Aslında hepimiz bir kukla sistemi içindeyiz. Romanda da böyle, bu işte herkes kukla ve kaybeden de herkes, kazanan yok. Gazeteciler dahil. Susurluk bizim topyekûn kaybedişimizdir zaten. İpler meselesine gelince, bu kukla sistemi şöyle: Salkım halinde herkesin ipi bir başka kuklanın elinde. (Gülüyor) Bu söylediklerimi
'dünyada on iki aile var, bizi onlar yönetiyor' filan gibi teorilerle karıştırmayın. Bizler aynı zamanda olayların kuklasıyız. Eğer soğuk savaş olmasaydı, Susurluk'un temeli atılamazdı. Eğer Türkiye'de demokrasi olsaydı, Susurluk olmazdı. Türkiye'de Kürtlerin hakları verilmiş olsaydı, Susurluk yaşanmazdı. Yani birtakım olaylar bizi kuklalar haline getiriyor. Sadece yukarıda birileri oturup karar veriyor ve kukla sistemi çalışıyor
demek yeterli değil.
"Satış değer düşürmez"
Romanın sloganı 'Yaşam kaybetmeyi öğrenmektir'.
Herkes kaybetmeyi öğrenebiliyor mu hakikaten?
Bu bir aforizma. Ama insanlar hiçbir zaman kolay kolay kaybetmeyi öğrenemez, bu acı bir şeydir. Neyi kaybedersen kaybet tepki verirsin, üzülürsün, öfkelenirsin. Ama en azından bir felsefe olarak bunu kabul etmek önemli. Kaybedeceğimizin farkına varırsak daha az acıtıyor ve hayatın, elindeki şeylerin değerini daha iyi biliyorsun. Bu romanı bir anlamda şöyle de okuyabilirsin: Modernizmle modernist olmayan arasındaki çelişki. Çeteci Doğan ne diyor: "Güç bendedir ve değiştiririm." Esas olarak modernizmin tezi budur. Bizde akıl var, cesaret var, yürek var, her şeyi yıkarız, değiştiririz... Adnan ise şaşırmış, bu yaklaşımların bir sonuca varmadığını görmüş. Bir anlamda Adnan modernizmin sonuçlarının kurbanı gibi, o hızlılığın kurbanı gibi. 'Kazandığımda ne olacak?' sorusunu sorabiliyor.
En çok kaybedenler de eski ülkücüler sanırım.
Tabii. Mesela romandaki Doğan, daha baştan kaybetmiş. Çocukluğunu, üvey evlat olmasını bir yana bıraksak bile sonraki yıllarda üç kez kullanılıyor, üç kez kaybediyor. 12 Eylül öncesinde derin devlet tarafından kullanılıyor, darbe olunca ülkeden kaçmak zorunda kalıyor. Yurtdışındayken ASALA'ya karşı bir organizasyona dahil ediliyor. Yine verilen sözlerin tutulmadığını düşünüyor. 90'larda ise PKK'yla mücadele için kurulan yarı resmi bir örgütün parçası oluyor. Ama çetenin çapı büyüyünce, eski dostlarını karşısında buluyor. Doğan küskün, hayatı kaybetmiş bir grup insandan biri.
Şu sıralar sinemalarda Kukla'nın reklamı gösteriliyor. Pek rastlanan bir yöntem değil...
O film gönüllü katkılarla kotarıldı. Reklamcı Tibet Sanlıman, kendisi bize teklifte bulundu. Çekiminde de Sinan Çetin'in yardımı oldu, bu film ortaya çıktı. Ben bunu çok olumlu buluyorum. Bir kitabın çok satıyor olması önemlidir. Satış bir kitabın edebî değerini yükseltmez de, düşürmez de. Yazar eğer sağlam bir etik yapıya sahipse bu onu zor duruma sokmaz. Dostoyevski'nin çok iyi bir yazar olmasının
nedeni sık sık parasız kalması değildir. Tanıtımın hiçbir şekilde olumsuz olacağını düşünmüyorum. Esas tehlike, yazarın kendi inandığı şeyleri değil müstakbel okurunun ya da 'hedef kitlesinin' beğenisini dikkate almasıdır ki bu yapıtın değerini düşürür, prematüre yapıtlar ortaya çıkar...