"Yazacağım bunları..."

Karşımızda Eyfel Kulesi ışıl ışıl. Hava soğuk, çok ama çok soğuk. Varşova Sarayı'na geleli bir saat oldu.
Haber: Cüneyt ÖZDEMİR / Arşivi

Karşımızda Eyfel Kulesi ışıl ışıl. Hava soğuk, çok ama çok soğuk. Varşova Sarayı'na geleli bir saat oldu. Bütün kameralar yanyana sıraya dizilmiş, iki saat sonra başlayacak Orta Dünya Partisi'ne gelecekleri görüntülemek için bekliyor. Yanımda hafif kilolu bir çocuk var. O da benim gibi takım elbisesi ile yorgun bir şekilde yere oturmuş. "Adın ne?" diye soruyorum.
"Jose," diyor. Madridli, İspanyol bir gazeteci. Yüzüklerin Efendisi: İki Kule'nin dünya galası için erken saatlerde Paris'e gelmiş. Sabaha doğru Madrid'e geri dönecek. "Üşüyor musun?" diye soruyorum. "Çok hem de..." diyor. Kalkıp içecek sıcak bir şeyler bulmaya karar veriyoruz. New Line Cinema'nın Los Angeles'tan ve Londra ofisinden gelen 15 kişilik bir basın ile ilişkiler ekibinden Sheila'yı görüyoruz. Kapının hemen yanında duruyor. Başında bir şapka var. Gayet cool ve biraz da sinirli gözüküyor. Artık birbirimizi tanıyoruz. "Kahve içebileceğimiz bir yer var mı?" diye soruyorum. Aşçıların geldiği koridoru gösteriyor. İki kat aşağı inince garsonlar ve mutfak elemanlarının tuvaletinin yanında kurulmuş bir açık büfe buluyoruz. Sandviç ve kahve var. Buna da şükür. Yaklaşık 50 gazeteci birer sandviç yiyip bolca kahve içiyor. Sheila ve ekibi de bizimle beraber. Birazdan belki de Avrupa'nın ve dünyanın en büyük partilerinden biri başlayacak ve perde arkasında biz bir parça kahve ile dünyanın en mutlu insanlarıyız.
Beş dakikada söyleşi
Partiye birazdan dönelim. Ama önce filme bakalım: Koordinasyon ekibi Champs Elysees'nin lüks otellerinden George 5'de kalıyor. George 5'de akredite olup pass kartlarınızı ve randevularınızı almanız gerekiyor. Akşam basın için özel bir gösterim var. Fransız gazetecilerin de katılımı ile yaklaşık 100 kişilik bir medya ekibi Paris'te küçük bir sinemaya doluşuyoruz. Bastonu ile topallayarak gelen bir gazeteci yanımdaki koltuğa oturuyor. Sadece bu film için pass kartı var. Ertesi gün söyleşi yapamayacak çünkü APTN için çalışıyor; onlar da New York'ta zaten söyleşi yapmışlar. Adı Lisa. Parti için bilet bulursam veririm diyorum.
Film başlıyor. Ortalarına doğru ben iyiden iyiye sıkılmaya başlıyorum. Şöyle bir etrafa bakıyorum. Lisa da sıkılıyor. Ama yapacak bir şey yok; herkes büyük bir zevkle filmi seyrediyor. Biz de seyrediyoruz... Film bittikten sonra kimse kimseye "Nasıldı?" sorusunu sormuyor.
Dağılıyoruz. Ertesi gün söyleşilerimiz 09:30'da başlayacak. Oyuncular önem sıralarına göre 8 odaya dağılmışlar. Kimilerinde iki kamera, kimilerinde tek kamera var. Kimi odalarda tek bir oyuncu, kimilerinde ikili, hatta üçlü sandalyelerine oturmuş bekliyorlar. New Line görevlileri sırayla bekleme odasından sizi alıp bir odanın kapısında bekleyen görevliye teslim ediyorlar. Yalnızca beş dakikanız var. Artık kaç soru sorabilirseniz.
İçeri giriyoruz. Her seferinde içerden çıkan gazeteci, oyunculardan imza alıyordu. Bense elini sıkıp oturuyordum. Karşınızda dünyanın en ünlü oyuncuları beş dakikada soracağınız bütün sorulara hazırlar. Ben de gönlümden ne geçerse soruyorum. Neyse ki gönlüm zengin...
Oyuncuların oturduğu koltuğun hemen kenarındaki koltukta mihmandarınız oturuyor. Size eliyle işaret ediyor. Son üç, son iki ve son biiiiiir... Söyleşi bitiyor. Oyuncular zoraki gülümseyerek ellerini uzatıp sıkıyorlar. Kameramanlar çekim kasetlerini size verip bir sonraki gazeteci için yeni kasetler takıyorlar.
Oyuncular arasında ilginç bir kültür skalası var. Mesela "Türkiye hakkında ne biliyorsunuz?" diye sorduğumda kimi cidden tın tın, kimi ise Bozkurt'tan başlayıp Avrupa Birliği'nin genişleme programından çıkıyor. Saygı duymamak elde değil.
Peter Jackson'ın söyleşilerde yanında bir sehpa var. Üzeri içecek su ve kahve dolu.
Ayakları ise çıplak...
Ve elbette Liv Tyler
Havaalanından bu ay kadın dergilerinden birinde Liv Tyler'ın kapak olduğu sayıyı almıştım. Söyleşiye başlarken kendisine verdim. Şaşırdı. "Bunu elimde mi tutmalıyım?" dedi. "Yooo, ne münasebet..." Ama tut desem tutacak. Yani garip bir ruh hali var. O beş dakikada sanırım kontratları nedeni ile sizlere teslim olmuş durumdalar. 15 kaset alıp otelden ayrılıyoruz.
Ertesi akşam hepimiz bir otobüse doluşuyoruz. İstikamet Reks sineması. Paris'in sanırım en büyük ve en eski sinema salonlarından biri. Yaklaşık 400 metrelik mavi bir halı var. Belli ki oyuncular buradan gelecek. Kapının önü çok kalabalık değil. Hava inanılmaz soğuk, yine... Zaten Paris'te her yer ışıl ışıl ama hava inanılmaz soğuktu... Gazeteciler iki kata ayrılmış durumdalar. Alt katta Fransız basını. Üst kat genelde yabancı ağırlıklı... Biz üst katta yerimizi alıyoruz. Durduğumuz yerin karşısında kocaman bir dondurma makinası var. Yani yaptığımız bütün söyleşilerde bir de dondurma logosu olacak. Kameramanlar şikayet ediyor. Önce hostes kızlardan birini makinanın önüne koyuyoruz. Kapanmıyor. Ben üç kız daha koymayı teklif ediyorum. Sheila duruma el koyuyor. Bir afiş sökülüp makinanın üzerine asılıyor. Ali Atıf Bir söyleniyor: "Yazacağım bunları," diyor.
Birazdan tek tek sanatçılar gelmeye başlıyor. Liv Tyler'ın üzerinde beyaz hoş bir elbise var. Bize bakarak "Queen Elizabeth'in elbisesi" diyor. E, sormadık ama Allah bağışlasın pek yakışmış.
Gazetecilerin soruları daha magazin ağırlıklı. Onlar galaya girerken biz de partinin yapılacağı Varşova Sarayı'na doğru yola çıkıyoruz. Girişte ateş toplarını çevirenler ve ardından film
müzikleri ile aydınlatılmış bir bahçe. Manzara gerçekten görkemli...
VIP yok
Jose ile kahvelerimizi bitirirken Sheila bize salonu gezdireceğini söylüyor. Yeni bir teknoloji ile yaklaşık beş metreye beş metre foto bloklar slayt makinaları ile dev bir duvara filmden donuk kareleri yansıtıyorlar. Hemen her köşede birer açık büfe var. Girişte kelt müziğini andıran canlı bir performans yapılıyor ama feci detoneler. Birazdan yemek başlıyor. Ve ardından müzik. Müzik de feci... Bu kadar kötü çalması imkansız gibi. 80'lerin kötü film galarından birindeyiz sanki.
Salonda oyuncular ortada dolanıyor. Sheila'ya "VIP nerede?" diye soruyorum. "Burada VIP ya da rezervasyonlu masa yok" diyor. Herkes eşit anlayacağınız. Hoş değil mi işte dünyanın en ünlü insanları aramızda ve yanımızdalar. Kimseye özel bir muamele yok. Ne kadar parası olursa olsun. Ne kadar ünü, şöhreti olursa olsun hem de. Olabiliyormuş demek ki...
Geceden erken ayrılıyoruz. Donduk. Cidden donduk...