"Zeki kadınlar terk ediliyor"

Lale Müldür günleri başlıyor, yeniden. Türkçenin belki de en karmaşık, en zor deşifre edilen şairinin son kitabı...
Haber: ORAY EĞİN / Arşivi

Lale Müldür günleri başlıyor, yeniden. Türkçenin belki de en karmaşık, en zor deşifre edilen şairinin son kitabı Saatler/Geyikler'in iki ayda ilk baskısı tükendi. Bununla birlikte YKY, onun bütün şiirlerini toplu halde basıyor. Bir haftaya kadar raflar Müldür'ün kitaplarıyla donanacak. Ve Anadolu'nun çeşitli yerlerinden genç erkekler, her geçen gün ona biraz daha âşık oluyor. Karşılığında ise şair Saatler / Geyikler'de gizlemeden, tamamen aşkı anlatıyor: "Güzel bir rüya: / yanımda birisi / var, tanımadığım / birisi. 'Ben yokken / ne yaptın?' diyor. / 'I didn't exist' diyorum. / 'Ben de' diyor."
Saatler/Geyikler nasıl gelişti?
Bu kitap aşkın ontolojisi ve epistemolojisi. Bir aşk hikâyesi. Bir aşkın ardından yazılmış kayıtlar gibi... Kuzey Defterleri'nde bir koltukta hava değişimlerini kaydettiğim gibi, burada da bir aşkın sekanslarını kaydettim. 3 uykusuz gecede yazıldı. O yüzden farklı. Yalın bir dil ve büyük bir bütünlük var. Realite ve kurgu iç içe...
Evinizde çok saat var. Bu merak nereden geliyor?
Saatin tiktaklarına dayanamadığımı söylüyorum
kitapta ama şiir öznesiyle şair tabii ki farklı bir insan. Aslında saat sesi, tiktakları dinlemeyi severim.
Aksine, kitaptaki gibi ürkütücü değil midir saat sesleri?
Öyle ama ben seviyorum. (Gülüyor) Ürkütücü başka bir sürü şeyi sevdiğim gibi. Tehlikeyi severim ben.
Bir yandan da şiir öznesiyle şair çok benziyor birbirine ama.
Şiir öznesiyle şairin ayrıldığı yer bu kitapta şurası: "Sen beni terk edince kaza geçirdin ve ben üzülmedim." O doğru değil mesela, ben üzüldüm. Onu kitap için öyle kurguladım.
Şiirlerinizde bahsettiğiniz kişiler kendilerini biliyor mu?
Soruyorlar kime yazdın diye. Ben de güvenebileceğim kimselere söylüyorum. Mesela eski eşim Patrick'e çok yazdım. Hatta "Bütün şiirlerini Patrick için yazdı" diyorlar. (Gülüyor)
Çok mu âşık olmuştunuz?
Çok âşık olmuştum...
Nasıl bir aşktır, yerinizden kaldırıp Brüksel'e sürükleyecek?
15 yıl İstanbul'la Brüksel arasında gidip gelecek kadar... Patrick bana bir gün "You're too much" demişti... Fotoğrafı gösterirsem anlarsın niye çok âşık olduğumu.
Hz. İsa'ya benziyor...
Çok iyi yakaladın. Hz. İsa figürlerine acayip sempatim vardır. Hemen âşık olurum. Aşkta terk eden kişiyi Judas'a benzetiyorum; Hz. İsa'yı ele veren kişi. Bu kitap da aynı zamanda postmodern Judasların öyküsü. Ama sonunda Judasları da affediyorum. "İhanette de belki bir sevgi vardır" diyorum.
Şair mağdur, terk edilmiş konumunda olur hep. Neden terk eden, kötü davranan siz değilsiniz?
Aslında en büyük aşkımı, Patrick'i ben terk ettim. Ama bu aşkım beni terk etti. Belki de şaşırdığım için böyle bir kitap çıktı. (Gülüyor) Bu adama çok âşık değildim. Terk edilmenin travmasıyla yazdım sadece.
İlk defa mı terk edildiniz?
Yo, ama en güzel günde, mânâsız yere terk edilmek başıma gelmişti.
Kadın olarak terk edilmez mi görüyorsunuz kendinizi?
İki zıt duygum var. Her an terk edileceğim korkusu ya da hiç terk edilmeyeceğim fikri. Erkekler hoş ve zeki kadınları terk ediyorlar zaten. Ben çok âşık olursam elimde tutarım. O zaman her şeyi, yazı hayatını bile bırakabiliyorum. Çok âşık olmadığım biriyse evdeki objelerin yerini değiştirdi diye kafam bozulabiliyor mesela... Lacan'ın ekibinde çalışmış, bir Fransız psikiyatr arkadaşım var; Gerrard. Bir gün sohbet aşka geldi, adam binlerce çifti analiz etmiş. "Bu aşk işinin yürüdüğünü hiç görmedim" dedi.
Bir ara şiiri bırakmayı düşünüyordunuz. Aşkla ilgili miydi?
Değil. Şairin kaderi uğursuzdur. Lanetlidir şairler. Birçoğu 40'ına gelmeden ya delirir, ya sürgün edilir, ya hapsedilir, ya da sefalet içinde sürünür. Arada, zor zamanlarımda sıkılıp, "Bu laneti bırakıyorum"
diye karar alırım ama hep devam ederim.
Siz 40'ı geçtiniz...
Uğursuz dönemi atlattın diyorsun. Ama bazen La Paix'ye kapatılıyorum. İki hademe gelip sürüklüyor beni. Delirdiğim için. Manik depresif olduğum için...
Kötü bir durum mu manik depresivite?
E, ağır bir psikoz tabii. Ben hafif geçiriyorum sayılır. Çoğu zaman sonu intihar. Mesela çok pahalı alışverişler yapıp birden bütün eşyalarını sokağa atıp, Güney Amerika'ya göç edebiliyorlar. Bende yok bunlar. Bendeki belirtileri garip düşüncelere girme, aşırı mistik olma...
Bu teşhisten sonra şiiriniz etkilendi mi?
Hayır. Şiir yazma çok güzel bir an. Şiire ayıp oluyor ama ben şiiri tuvalete çıkmaya benzetiyorum. Ne zaman geleceği hiç belli olmuyor. Bütün bir gece uykusuz yazmışsam eğer, dünyanın en mutlu insanı oluyorum.
Hiç evden çıkmıyor musunuz?
Gençliğimde çok gezerdim. On yıl önce, başıma gelen trajik bir olaydan sonra dışarıda bir şey olmadığını öğrendim. Dışarısı ürküttü ve barbar olduğunu düşündüm. Şimdi çok ürkeğim insanlara karşı. Eskiden alaycıydım. Şimdi incinmekten ve incitmekten ürken biri haline geldim.
Mutlu biri misiniz?
Çok mutlu olduğumu düşünürüm, bazen de çok şanssız olduğumu. İki zıt şey. Hep zıtlıklar var. Olmadık zamanlarda da mutlu oluyorum. Depresifken, evden hiç çıkmazken, işler yolunda gitmezken de mistik düşüncelere dalıp çok mutlu olabilirim. Maniksem vakit çok hoş geçiyor. Okuyarak, yazarak, yemek yaparak. Ama depresifsem, utanmadan söyleyeceğim, bütün gün TV seyrederek geçiyor.
Bunları itiraf etmeniz, şairin o gizemli, mitolojik tarafını yıkmaz mı?
Yıkar ama ben yıkmayı çok seviyorum. (Gülüyor) Şimdi televizyon seyretmeme dönemindeyim. Hiçbir şey seyretmiyorum.
Ajda'nın kulisinde görülmüşsünüz...
Görülmüşüm? (Gülüyor)



"Robert Kolej'de yıllık çıkarmadık"
Robert Kolej sizi Amerikalı yaptı mı?
Tabii ki çok yabancılaşmış biriydim oradayken. Amerikan aksanıyla konuşurdum. Mezun olduğumuz sene ben, Yıldırım Türker ve şimdi Kanada'da ünlenen yazar Yeşim Ternar "Okul bizi kültürümüze yabancılaştırıyor" diye bir yıllık teması seçtik. Okula söylemedik. Fakat aramızda casus varmış, söylediler. Okul geç kaldık diye yıllığı basmadı. Robert Kolej'in 100 yıllık tarihinde yıllık çıkmayan tek sene oldu bizimki.
Sever miydiniz okulu?
Tabii çok severdim. Aslında kötü bir şey yapmayacaktık, bir yanlış anlama oldu. Ama çok güzel anılarım var orada. Benim güzel anılarım enteresan birkaç arkadaşım için. Yoksa genelinde Robert Kolej ortamı ağır bir şeydir. Ben birkaç arkadaş yakaladım orada, onlarla çok eğlendim. Yıldırım Türker mesela, çok yakın arkadaşımdı...
Okuldan sonra Amerika'ya gitmediniz mi?
Bize burs vermediler bu yıllık meselesinden dolayı. Ben zaten İngiltere'ye veya
İtalya'ya gitmek istiyordum. Önemli olmadı.
Neden iktisat gibi dünyevi şeyler okuyup şair oldunuz?
Vallahi ben Kapital'i ezbere bilirdim. Ama hiç kullanmadım. (Gülüyor) Dünyayı anlamak istedim, zaten şiir yazıyordum. Diplomalarım bir tek şeye yaradı. Bir gün Ece Ayhan bana "Ya, hep yurtdışında okuduk derler, okulu bitiremeden dönerler, getir şu diplomalarını" dedi. Götürdüm. "Çok da şıkmış" dedi. Hayatımda bütün çalışmamı sırf Ece Ayhan için yapmış gibi oldum.


"Savaşta Bosna'ya gidiyordum"
"Bosna savaşının en kızgın döneminde Patrick'le Brüksel'deydim. Trenle Bosna'dan geçme kararı aldım. Patrick bütün kapıları kapadı, kilitledi üstüme. Katrin diye bir kız arkadaşım vardı; aradım, işi hallettim. Kız geldi, ben pencereden atladım, arabaya girdim ve kaçtık. Kardeşim polise haber vermiş olabilir diye hiç tanıdık bir yere uğramadım. Yolda sabaha kadar oturmak için nereye gidebileceğimizi iki punk'a sordum. DNA Café varmış, en 'in' yermiş o sıralar... İnsanlar beni orada olay yaptılar, enerjim geçti herhalde. Gelip 'Neredensin?' diye sordular. Hep 'Fransız mısın?' diye sorarlardı, bu sefer 'Uzaylı mısın?' dediler! Sabaha karşı Vaya Con Dios'un şarkıcısı geldi. Onunla konuştuk, bira içtik, sonra sabaha doğru Rastafer'ler geldi. Dans ettik, beni başka bir yere götüreceklerini söylediler, onlarla çıktım ama bir baktım karşıda polis karakolu! Paranoya oldum. Maniğim ya, yapılacak işin tersini yaptım. Karakola girdim. 'Sabaha kadar kalabilir miyim?' dedim. Sabaha kadar sohbet ettik polisle. Problemi anlattım, sonra biri geldi ve 'Biz uzmanı değiliz ama Belçika polisi sizin aklınızın başında olduğuna karar verdi' dedi. Ailem haber vermiş polise halbuki ama bana söylemediler. Benim tarafımı tuttular. Sabah ayrıldım oradan, ıktım. İngiltere'deki bir paramı çekmeye çalışıyordum, şifremi
unuttuğum için parayı çekemedim, Bosna'ya gidemedim."


"Romanım en güzel kitabım olacak"
Romanınız ne durumda?
İnşallah en güzel kitabım olacak. Ortasından biraz daha öncedeyim. Ama başını, ortasını, sonunu yazdım. Araları dolduruyorum. Roman yazmak bana çok zor geldi.
Ne anlatıyorsunuz romanda?
İstanbul... 'Bizansiyya'lılar dediğim karakterler. Kaktüs muhiti gibi insanları anlatıyor. İstanbul entelijansiyasını anlatıyor; olanaksız bir aşkı, Doğu-Batı sorunsalını... Komik tarafları da var. Mesela Kaktüs'ü -ki çok severim, tek gittiğim yer ama çok ağır yazdım. Oradakiler hep "Bizi mi yazıyorsun Lale?" diyorlar.


"Büyük şairler Brüksel'de aşk yaşar"
Patrick nerede, ne yapıyor şimdi?
Patrick bu kitapta da var. Rüyalarıma giriyor. Aslında bana dönmek istiyor. Türkiye'ye yerleşmek istiyor, ki hiç düşünmezdi. Fakat ben istemedim. Çünkü... Bitti artık. Ama sürekli haberleşiyoruz,
çok iyi arkadaşız.
Brüksel neydi sizin için?
Bir Fransız şair bana "Bütün büyük şairler büyük aşklarını Brüksel'de yaşamış" demişti. Ben de en büyük aşkımı Brüksel'de yaşadım, demek ki büyük şairim diye sevinmiştim. (Gülüyor) Brüksel benim için Patrick'ti. Ayrıldığım gün Brüksel'i terk ettim. Yoksa kalabilirim. Kardeşim orada... Patrick'le 5 yıl Brüksel'de yaşadık. Sonra onun arkadaş klanıyla şehri terk edip köye yerleştik. Herkes ekip biçmeye başladı. Hepsi sanatçıydı, çiftçi oldular. Çok güzel günlerimiz geçti. Ama şimdi o grup dağıldı.
Türkiye'yle bağınız kopmuş muydu?
Hayır, mektuplaşıyordum, yazları geliyordum. Zaten buradaki arkadaşlarımı çok sevdiğim için döndüm. Onlar da Patrick'i biliyordu, çok seviyordu.