Rahat uyu Aysel patlıcanları yaktık

Rahat uyu Aysel patlıcanları yaktık
Rahat uyu Aysel patlıcanları yaktık
Bugün Aysel Gürel'in ölüm yıldönümü. Yazdığı şarkılarla, şekerpareye şerbet verir gibi, yüreğimize kepçe kepçe cesaret döken 'Aysel'e, bin teşekkür...
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ / Arşivi

“Ben artık kalkayım, yemeğim yok” cümlesini, tıpkı bordo çizmeleri ya da siyah kabanı gibi, annemin bir aksesuvarı sanıyordum. Koluna, ayağına, sırtına taktıkları gibi, diline taktığı bir aksesuvar…
Eve gelince öfke içinde kazağımı çıkarıp atletimle kalıyor, boynuma babaannemin tespihlerini geçirip dudağıma sehpada duran sigaralıktan çektiğim bir Samsun iliştiriyor ve telefonla aradığım hayali kadın arkadaşıma “Evet şekerim, hı hı… Yoo yoo, asla evlenmeyeceğim. Oyunu ortasında bırakıp yemek yapmak için eve dönemem” diye dert yanıyordum.
Annemin, Dürdane Hala’nın, Şehri Yenge’nin, Sema’nın gündüzden ıslattıkları fasulyeyi bir baş soğan ve bir kaşık salçayla şöyle bir çevirip kaynattıktan sonra, işten gelen kocalarına kenarı çiçekli melamin tabaklarda servis yaptıkları günlerde, Aysel diye bir kadın “Bu gece gel yarın istersen yine git” diye şarkılar yazmakla meşguldü. Telefondaki hayali arkadaşım Şermin’le “Alev alev aşk her yanımda, yakıyor beni her dakika…”yı beraber söyler, annem yemeğe çağırınca “Hii gitmem lazım” deyip ahizeyi sarsak hareketlerle yuvasına yerleştirir, “Bir sızı gibi dudağımda…” kısmını pilavımı yoğurtlu bulamaça çevirmeye çalışırken mırıldanmaya devam ederdim.
Dünyanın kadınlara kafayı takmış pis bir sapık olduğu düşüncesine o yıllarda, tek dekolte kıyafetim olan beyaz atletim, tespih kolyelerim ve onun şarkılarıyla katlanmışım meğer. Aysel Gürel benim kahramanımmış. Annemin, habire bayılan halamın kollarını kolonyayla ovduğu gibi, o da şarkılarıyla benim içimi ovmuş. Ferahlamışım, cesaret dolmuşum. Sesim orada daha güzel çıktığı için kafamı çamaşır makinesine sokup, “Çakıl taşlarım vardı benim” diye ağlamışım.
Aysel Gürel, sadece şarkılarıyla değil laflarıyla da kadınlara cesaret verdi. Süratli çalışan bir zihni vardı. ‘O kelimeyi bulacak insan’dı. Üniversitede Türkoloji okumuş, bilgiyi, bilgeliği çok sevdiğini her fırsatta ifade etmişti. Babasından şöyle söz ettiğini hatırlıyorum: “Uhud seferinde Hazreti Muhammed’in devesinin sağ arka ayağının bir çivisi eksiktir, onları bile bilirdi”. Fakat Aysel’in esas sevabı; üç kadından mürekkep mutlu bir aile olabileceğini göstermesidir. Kocasını, artık ona âşık olmadığını öğrendiği kocasını, boşayıp iki çocuğunu tek başına büyütebilmesidir. “Peynir alırdım, cetvelle üçe bölerdim, Müjde’ye, Mehtap’a ve bana... ” diyor o yıllarda yaşadıkları yoksulluğu anlatırken.
Parayla ilişkisi bir çocuğunki gibi. Babasından kalan evleri satıp kuyruklu piyano alıyor, birkaç ay sonra para tükenince kurşun boruları satıyor. Eşyayla ilişkisi de aynı.
Bahçede yıkanıyor, bir yere gideceği zaman trafik polislerinin arabasına biniyor, evinde makarna partisi verip ortaya bir tencere salçalı makarnayla birkaç kaşık koyuyor, Hatice adlı bir hamamböceği besliyor, yeşil peruka takıp siyah ruj sürüyor. Bunların hepsini eşyayla ilişkisinin hafifliğinden yapıyor. O polis arabasının ya da makarna tenceresinin temsil ettikleriyle zerre ilişki kuramamasından. Bir de tabii, pis bir sapık olan dünyanın kendisine ancak böyle yaptığında dokunmayacağını bilmesinden.
Serdar Ortaç’a mektup yazıp, “Serdar, biz savaş çocuklarıyız. Hayal ekmekler, hayal pastalar yedik, hayal aşklar yaşadık. Bana yıllar sonra hayal ülkemde gerçek gibi yaşadığım bu aşkı ilham ettiğin için teşekkür ediyorum” diyen, neden evlendiğini anlatırken, “Artık bu yaşa geldi, kimse almıyor bunu galiba. Memesi mi yok, a… mı yok dediler. Bunu ispatlamak için evlendim. Ama o zamanlar doğum kontrol hapları falan yoktu. Eh tek erkekle yaşama mecburiyeti de var. İki kızım da bu evlilikten” diyebilen, “Kocandır, yapmış bir hata”larla geri dönüp sonra mutsuzluktan için için eriyen milyonlarca kadının yaşadığı bu ülkede, “Kadın işkenceye maruzsa, nefret ettiği bir seks yaşıyorsa, çıksın evden, yürüyerek dünyanın başka bir yerine gitsin. Kendini kurtarsın” diyebilen bir kadın Aysel. “Arının soktuğu yeri hemen emmeli, ihanete uğrayınca da hemen vermeli” diye dalgasını geçen, “Sen aşkı çiçek, böcek, güneş bulut sanmışsın” diyerek de aşkı bilmeyene meydan okuyan bir kadın…
Aysel bir şairdi. Şarkı sözü diye yazdıklarını çıkış alıp okuyun, nefistir. Tomris Uyar gibi bir şeydir. Onun, “Şeytan diyor ki, çek kapıyı ya da ne bileyim evdeki bütün patlıcanları kızart gitsin, düşünme”siyle, Aysel’in “Örüyordu önce saçlarını, elinde sevda romanları” lafı temelde aynı şeyi anlatır: Dünya bizi çıldırtıyordur. O sevda romanı patlıcanları yakma pahasına okunacaktır. Biz, patlıcanları Aysel Gürel şarkıları dinlerken yaktık, geçmiş olsun. Aysel de rahat uyusun.
Bugün Aysel Gürel’in ölüm yıldönümü. Önce babaannem ruhuna bir Yasin okuyacak, sonra da bangır bangır Aysel dinleyeceğiz evde. ‘Ateşle Barut’u dinleyip dans edecek, “Amman amman acı yüzler kurşun gibi izler, son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda”yı “Yola çık yollardayım”a bağlayıp bağıra bağıra ağlayacağız.