Reşit Karabacak: Mark Schultz ahım şahım bir pehlivan değildi...

Reşit Karabacak: Mark Schultz ahım şahım bir pehlivan değildi...
Reşit Karabacak: Mark Schultz ahım şahım bir pehlivan değildi...

Reşit Karabacak'ı Ankara'da yakaladık. Soluğu Yaşar Doğu Spor Salonu'nda aldık. Bize Mark Schultz'un kolunu nasıl kırdığını gösterdi.

Beş dalda Oscar adayı olan 'Foxcatcher Takımı'nın ana karakterlerinden Mark Schultz'un 1984 Olimpiyat Oyunları'nda kolunu kırdığı Reşik Karabacak'la o ünlü maçı ve kendisinde bıraktığı acı hatıraları konuştuk.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

RADİKAL - Geçen hafta vizyona giren ve Amerikan güreş tarihinin en trajik olaylarından birini perdeye taşıyan ‘Foxcatcher Takımı’nın ilginçtir bir şekilde bu topraklarla bir ilgisi var. Hatta iki... Çünkü öykünün ana karakterlerinden Mark Schultz, iki kez olimpiyatlarda boy gösterdi ve bu iki buluşmada da minderde karşısına Türk güreşçiler çıktı. Schultz’un kendi ülkesinde düzenlenen 1984 Olimpiyat Oyunları’nda ilk turdaki rakibi Reşit Karabacak’tı; yani o dönem Türkiye ’nin en büyük altın madalya umudu. Amerikalı güreşçi, Karacabacak’ı faullü bir maçtan sonra kolunu kırarak yendi ve nihayetinde ‘Altın’a uzandı. Söz konusu müsabaka, o dönemi hatırlayanların hâlâ hafızalarında. Zaten Karabacak da kariyerinde onca zafere imza attı ama en çok bu maçla hatırlandı, hatırlanıyor…

İkinci randevu ise 1988 Seul Olimpiyat Oyunları’ydı. Schultz burada da Necmi Gençalp’le güreşti. Gençalp maçı 14-0 kazandı ve Amerikalı rakibine adeta “Yolun sonuna geldin” dedi. Zaten Schultz da bu yenilginin ardından ‘profesyonel’ güreş hayatını sonlandırdı.

‘Foxcatcher Takımı’nda hikâye 1987’de başlıyor. Yani filmde Karabacak’la yaptığı güreş yok. Ama Necmi Gençalp’e yenildiği maç var lakin burada da, güreşçimizi canlandıran oyuncunun Gençalp’le uzaktan yakından ilgisi yok. Zaten filmin derdi de bunlar değil, hedef Mark ve ağabeyi Dave’in, ünlü DoPont ailesinin güreşe düşkün bireyi John DuPont üzerinden ve yaşanan dramlardan son derece keskin bir sistem eleştirisine soyunmak… Bize düşense bu öykünün Türkiye’deki uzantılarıyla konuşmaktı. İşte Reşit Karabacak’ın görüşleri...

Kündeye gelen hayatlar...


Önce Mark Schultz’la 1984’teki maçınızdan başlayalım. Geriye anılarınızda ne kaldı?

Valla üzüntüden başka bir şey kalmadı. Ben Los Angeles Olimpiyat Oyunları’na ‘Avrupa şampiyonu’ unvanıyla gitmiştim. Hatta ‘rahmetli’ Turgut Özal bana dedi ki, “Gel seni birinci sıradan milletvekili yapalım.” Ben de kendisine “Hele bir olimpiyat şampiyonu olup geleyim, sonrası kolay” cevabını verdim. Benim için olimpiyat şampiyonluğu her şeyden önemliydi. Yüzde yüz altın alacağım diye bakıyordum. Üstelik Los Angeles Oyunları, 1980 Moskova’nın rövanşıydı, ‘Doğu Bloku’ katılmıyordu. Kâğıt üzerindeki şansımız da çoktu yani. Yani bütün Türkiye benden ‘Altın madalya’ bekliyordu. Bu umutlarla gitmiştik oraya.

Peki sonra?

Sonrasında kurada ilk turda Mark Schultz’la eşleştim. Ama faullü güreşti ve kolumu kırdı. Final maçı olsa ben yine şampiyondum ama kolum kırılınca sonraki turlara devam edemedim, hiçbir şansım kalmadı. Hastaneye kaldırıldım, burada “Niye itiraz etmediniz?” dedim. Sonrasında itiraz yapıldı ama geç kalınmıştı.

Fatih Özgüven yazdı. "Benimle oynamaz mısın?"


Hesabı Necmi Gençalp kapattı sanırım.

Evet, Necmi benim yedeğimdi. Ben 1986’da güreşi bıraktım, 1988’de Seul’de bu kez Mark’ın karşısına o çıktı ve rövanşımı aldı.

Daha önce Mark Schultz’la karşılaşmış mıydınız?

Yok. Ama sonra bizim buraya, Yaşar Doğu Turnuvası’na geldi, derece bile yapamadı. Ahım şahım bir pehlivan değildi, gitti ‘olimpiyat şampiyonu’ oldu.

Ağabeyi Dave’le hiç karşılaştınız mı?

Yok, hiç karşılaşmadım.

Mark’la daha sonra yeniden bir karşılaşma oldu mu ya da sizden özür diledi mi?

Hayır, bir daha görmedik ki birbirimizi. Ama şunu sonradan öğrendim: Eğer oradaki hukuk hakkında bilgimiz olsaydı onu faullü güreş sonucu kolumu kırmaktan mahkemeye verir, sonrasında da çok yüklü miktarda tazminat alırdım.

Peki hileli güreşeceğini bilmiyor muydunuz, o zamanlar rakiplerin eski maçlarını izleyerek hazırlanma türünden bir uygulama yok muydu?

Hayır canım, öyle şeyler yoktu. Asıl mesele zaten bize rakip olmamasıydı. İzlemeye de gerek duymuyorduk. “Bizi zorlayamazlar” mantığı vardı. Ben zaten bütün Rusları yeniyordum. Mesela 1977’de katıldığım bir turnuvada bütün Rusları yenip şampiyon olmuştum. Ertesi yıl Minsk’te genç bir Rus güreşçi beni yendi, olay oldu. Sokağa çıktım, baktım herkes beni tanıyor, televizyonlarda ise sürekli o maç gösteriliyor ve genç rakibim, “Yenilmeyen Türk’ü yenen genç” diye övülüyor. Bir hayli itibarımız vardı yani.

Schultz’la yaptığın güreş için kariyerinin dönüm noktası diyebilir miyiz?

Tabii ki. Her sporcu için olimpiyat şampiyonluğu, olimpiyat madalyası en büyük hayal, en büyük hedeftir. Aslına bakarsanız dünya şampiyonaları da aynı özelliklere sahiptir, benzer şekilde rakipler vardır ama olimpiyat bir şenliktir ve bütün sporlar orada yer alır, boy gösterir. Böyle bir organizasyonda başarıya ulaşmak her şeyin üzerindedir. Etkisi de büyük olur tabii ki.

Hayatınızdaki en büyük başarı ne o zaman?

1977’de tam 11 yıl sonra ‘Avrupa şampiyonu’ olarak Türkiye’ye altın madalya getirdim.

Ya kariyerinizin eksik sayfası?

Bütün yaşadığım başarıları ‘Olimpiyat şampiyonluğu’ süsleyecekti. Ama olmadı, “Ne yapayım, nasip değilmiş” diyorum, zaten üzülmenin bir anlamı yok, çaresi de yok. İnşallah oğlum böyle bir şeyi başarır diye düşünüyorum ama o da zor gibi.

Uğur Vardan yazdı. "Sistemle güreş kolay değil!"


Oğlunuz güreşiyor mu?

Evet, iki oğlum var, Yunus Emre ve Emirhan, ikisi de güreşiyor. Biri ağır siklette.

Artık tamamen futbolla yatıp kalkan bir ülkeyiz, bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Evet, futbola ilgi büyük ama devlet açısından da amatör sporlara daha büyük ilgi var, artık çok iyi para veriyorlar. Bizim zamanımızda işler böyle yürümüyordu, şimdi Avrupa ya da dünya şampiyonu olduğunda iyi paralar alıyorsun, sporu bıraktıktan sonra devlet kademelerinde iş buluyor, yükselebiliyorsun. İlkokul mezunu olman da problem değil, müşteşar bile olabiliyorsun. Yani amatör sporlara devlet, futbola da millet değerini veriyor. Şimdi millete ne diyeceksin, “Futbola gitme, buraya gel” de diyemezsin ki. Eskiden de futbola ilgi büyüktü, mesela ‘Yılın sporcusu’ anketlerinde ben Cemil Turan’la çekişirdim, bazı gazeteler onu, bazıları da beni seçerdi.

Ama eskiden bu kadar fark yoktu sanki…

Evet, ara bu kadar açık değildi. Ama şu da var; mesela o dönem beni tanımayan yoktu. Çünkü tek bir televizyon kanalı vardı ve sürekli bizi gösterirdi. Bana şiir yazan bile çıkmıştı. Haberler sırasında yayının kesilip benim maçımın naklen verildiğini hatırlarım. ‘Avrupa şampiyonluğu’ final maçını vermişlerdi.

Güreşin geleceği hakkında neler söylersiniz?

Valla şu aralar güreşte çok başarılıyız. Mesela Taha Akgül üç sefer ‘Avrupa Şampiyonu’ oldu, ‘Dünya şampiyonluğu’ unvanını elde etti. Üstelik bir turnuvaya sakat sakat katıldı. Bu başarı futbolda olsa yer yerinden oynardı. Bizim zamanınımda böyle başarılara açtık, ben kaç yıl sonra şampiyon olmuştum ve ortalık yıkılmıştı.

Yani artık daha iyiyiz ama ilgi yok.

Evet, TV’ler çok göstermiyor güreş maçlarını. TRT’de eski maçlar vadr, bir de Rumeli TV’de izliyoruz turnuvaları.


Bizde ‘Schultz kardeşler’e benzer, sinemaya uyarlanacak ilginç hikâyeler yok mu?

Filmi çekilir canım. Bizde başarı öyküsü çok; babası, kardeşi, kendi güreşçi olanlar var mesela, ‘Asrın güreşçisi’ unvanlı Hamza Yerlikaya. Yağlı güreşte de böyle babadan oğula başarı hikâyeleri vardır…


Benim kast ettiğim sadece başarı öyküleri değildi, dramatik, ne bileyim, tutunamamış, alkolik olmuş, sorun yaşamış vs hikâyeleri olanlar yok mudur?

Güreş camiasında öyle insanlar yoktur. Zaten alkolik olsa barındırmazlar…

Bu yıl çok konuşulacak 22 yeni film


“Kuralların sık sık değişmesi güreşe ilgiyi azalttı” derler, siz bu konuda neler söylersiniz?

Doğru, bu yüzden FILA Başkanı’nı bile değiştirdiler. Bu tür sürekli kural değiştirme çabası, güreşe büyük darbe vurmuştu, şimdi yeniden güreş aslına dönmüş durumda. Yakın geçmişe kadar ben bile seyretmiyordum, şimdi yeniden izlemeye başladım.

En unutulmaz maçınız kimleydi?

Rusların efsanevi bir şampiyonu vardı; Pavel Pinigin... Onu yenmiştim. 11-0 öndeyken hakem diskalifiye edecekti, “Bırak daha da rezil edeyim” dedim, izin vermediler, maçı diskalifiyeyle kazandım. Bir hafta sonra Yaşar Doğu Turnuvası’na katıldım, 74 kilodan 82’ye çıktım, orada da şampiyon oldum.

Bu sürekli siklet değiştirme olayı nedir sizde?

Valla benim özelliğim şuydu; hangi siklette yarıştıysam başarıya ulaşıyordum. 68’den 74’e, 74’ten 82’ye, sonra 90’a, en sonunda da 100 kiloya çıkmıştım.

Neydi derdiniz, niye sürekli değiştiriyordunuz?

Kilo alıyordum, boğazıma çok düşkündüm.

Şimdi kaç kilosunuz?

Yüz civarı diyelim…

Şimdilerde güreş seyrederken neler hissediyorsunuz?

Valla en çok güreşçi olan oğlumu seyrederken duygusallaşıyorum. Bakıyorum, benim gibi güreşmiyor, mesela rakibe dalmıyorsa çok kızıyorum, içimden “Şöyle bir dal, kaldır at” diyorum.




NECMI GENÇALP: İKİMİZİ DE ŞAMPIYONLUKTAN ETTI NE YAZIK Kİ…



1988’deki maçı bir de sizden dinleyelim.

Olimpiyat yarı final maçıydı, kazanan finale çıkacaktı. 1984’te Reşit Abi’nin kolunu kırmıştı, bu yüzden benim için anlamlıydı. Maça ustamın rövanşını almak için daha fazla motive olarak çıktım ve 14-0’lık bir galibiyet aldım.

14-0'lık bir galibiyet büyük bir prestij. Maç sonu Schultz'un psikolojisi nasıldı?

Maç sonrası görüşmedik ama onun için dramatik bir sondu ve o yenilgiden sonra güreşi bıraktı.

Mark Schultz’un genellikle fair-play dışı güreştiği söylenir. Sizinle de benzer şekilde bir mücadeleye soyunmuş, hatta sakatlandığınız için sonraki maçı kaybettiğiniz iddia edilir, doğru mu?

Mark Schultz genellikle bu sakatlayıcı oyunu yenileceğini anladığında uyguluyordu. Yani Reşit ustama ve bana karşı böyle güreşti. Başka bir maçında yaptığı oyunu görmedim. Final maçında tek kolum sakat olduğu için iğne ile çıktım ve kaybettim. Ne acıdır ki Mark Schultz hem Reşit Abi’ye hem de bana şampiyonluğu kaybettirdi. Bizi sakatlamasaydı 1984 ve 1988 olimpiyatlarında altın madalya kazanabilirdik.

Ağabeyi Dave Schultz'la ilgili bir anınız ya da maçınız var mı?

Hayır hiç güreşim olmadı.

Kariyerinizdeki en büyük zafer hangisiydi?

1988 Seul Olimpiyatları’ndaki ‘Gümüş madalya’.

Milli Takım'da hocalık yapan tecrübeli biri olarak şu andan bakıldığında güreşimizin yakın ve uzak geleceğine dair neler söylersiniz?

Biz her zaman bir önceki yıldan daha fazla başarı ve madalya almak için çalışmalarımıza tüm hızımızla devam ediyoruz. Bütün hedefimiz 2016'da Rio Olimpiyat Oyunları’nda altın madalyalar kazanmak ve ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek

Filmi izleyecek misiniz?

Benim maçı fazla göstermiyormuş ama izleyeceğim.