'Resme başladığımda hafızam başka bir odaya gider'

'Resme başladığımda hafızam başka bir odaya gider'
'Resme başladığımda hafızam başka bir odaya gider'

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

'Yol uzun değilse uyunmaz', Mehmet Güreli'nin yeni sergisi. Varlığını Güreli'nin kütüphanesindeki oyuncak bir arabaya borçlu diyebiliriz. Sanatçı 17. kişisel sergisinde yolları, yolcuları, filmleri anlatıyor.
Haber: BURCU AKTAŞ - burcu.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

Mehmet Ağabey, bu kez resimlerinle sinemaya selam yolluyorsun… 
Bana sorsan renkler arasında, sokakta, bahçede nerede dolaşırsam dolaşayım her yerde sinema vardır benim için. Dergiler, kitaplar, filmler arasında iç içe bir hayattan söz edebilirim sadece. Ama resme başladığımda hafızam başka bir odaya gider, beni yeni filmlerle baş başa bırakır, yeni afişleri izlerim duvarlarda ama hiçbir filmden bir esinti yoktur aklımda, resimlerimde. Bu nasıl oluyor bilmiyorum, sanki her şeyi unutup, yepyeni bir filmi çiziyorum.
Afişler de öyle; filmler hakiki ama afişler başka bir hikâyenin devamı gibi. Belki de öyle olmalı; izleyen yanımı, takip eden meraklı yanımı odanın bir köşesine bırakıyorum. Bir yandan da onları, filmleri yeniden görmek için zamanı kendi dünyamın içinde tutmaya çalışıyorum. Ama hayat filmlerden koparıyor insanı, yalnız bırakıyor ısrarla. Bazen bir sahneyle, bir planla kendinizle yaşamaktan kurtuluyorsunuz ve onun uçup gittiğini hissediyorsunuz. Yeniden gördüğümde de bir çizgiye tutunmak istiyorum. Sürükleniyorum, kumsalın denize en yakın olduğu yerde buluyorum kendimi, sınırı her an değişecek, belirsiz bir noktada. İşte o anın, o ışığın resmini yapmaya çalışıyorum. Çok sade, çok yalın ve hep dalgaların sesine uyarak çalışıyorum; sadece renklerle yaşayabileceğimi biraz olsun öğrendiğimi düşünüyorum...

Renklerin içinde de arabalar var. ‘Yol uzun değilse uyunmaz’daki arabaların hikâyesi nedir? 
Her şey bir arabanın çizimiyle başladı ya da oyuncak otomobilimin kütüphanemden bana bakışını fark etmemle; henüz bir yol da söz konusu değildi. Goethe’nin dediği gibi, “Yolculuğu sen yaparsın, nereye olduğunu kader belirler.” Sevdiğim birkaç markayla başlamıştım çizmeye. Boş bir alanda gölgeler olarak hayal etmiştim arabaları.

Mehmet Güreli’nin arabaları, belki de beklenmedik oldukları için biraz da, heyecanlandırıyor açıkçası… 
Benden beklenmeyen bir şey sanırım araba çizmek. Bir Cadillac veya MG’nin çizimleri çekti beni… Giderek yayıldı ve bende bir yolculuk, bir bilinmez yol düşüncesi yarattı. Gerçekte yolculuk, her şeyi kapsar belki de. Belki de bu otomobiller çalışmıyor bile ya da benzinleri yok denecek ilerde. Sadece onları çizmeyi denedim, ne durumda olduklarını seyredenlerin karar vermesini istedim. Zaten sadece resimlerde dolaşırım arabalarla demek isterdim.
Belki de herkes sadece bir yolculuğa hazırlanıyor resimlerde. Hayatın bir yolculuk olduğu üzerine bir eskiz, bir taslak gibi. Adım adım yol alan veya olduğu yerde kalmış insanların hikâyeleri. Çölde kalmış ya da çölü kat etmeye hazır bir araba. Amaçlarını, içindekileri asla bilemeyeceğimiz görüntüler… Zaten anlatılmayan hikâyelerde gizli canlılığımız. Bazı şeyleri açıklamak da işin büyüsünü bozuyor. Bazı otomobillerin içinde hangi müziklerin dinlendiği, nelerin konuşulduğunu ben de merak edebilirim. Öyle bırakır giderim sessizce…

Peki, yolcu ya da yolcu olmak sana ne söyler? 
Nedense yol kavramını çok geniş ele almayı tercih ediyorum. Eğer bir avlunun içinden sesleniyorsa resim, temiz duvarların ötesine de seslenmek ister. Açılan pencerelerden başka alanlara ulaşmayı dener. Açık panjurların arkalarında yatan dünyaları herkesin merak etmesiyle başlar yolculuklar. Ressam yolculuğu reddeden yolcu gibidir. Onu kimsenin beklemediğini bilir. Sadece merak uyandırmakla kalmaz yolcu olmanın eşyasını da yüreğinde taşır. Arabaları hazır etmek de böyle bir şeydir. Sanki bir yolcu olmaya hazırlanma, bir gösteri gibi yerleşir resmin içinde; bavulsuz, hareketsiz bir Samuel Beckett kahramanı gibidir. Hitchcock’un ‘Vertigo’ filminin afişinin önünde kahvesini yudumlarken hep nereye gideceğini bilmeyen biridir. Neyi ya da kimi beklediğini de bilmez. Yolcu olmayı seçmediğini söyletir renklerine ama bir yolcunun şapkasının altında kaybolur birden.
Başka bir resimde ortaya çıkana kadar yolcudur, hatta bilinmeyen bir yolcudur. Ve geleceğimizdir yol. Renklere düşen büyük sorumluluklar paylaşılır gecelerde. Belli olmayan renklerle hakim renklerin çekişmelerine sahneler çizerim durmadan. Yorgunluğu unutmaya çalışırım. Bir açıklama biçimi olarak hafızadan kurtulurken başlar yıldızlara yolculuk. Sonra her şeyi unutmaya başlarım; bu da gidiştir, bir yere varmayı düşünmeden sadece yolcu olmak adına…

Dünyanın büyük yanılgılar çağını yaşadığını düşünüyorsun, biliyorum. “Öyle bir dönem ki bu; sessiz bir gömme töreni gibi” diyorsun. Böyle bir dönemde sanat yapmak ne demek ve ne hissettiriyor?
Adını koymadığımız bir duyguyla buluşuyor başlangıç. Hannah Arendt şöyle yazmış: “Seni ilk günkü gibi seviyorum, bunu biliyorsun, bense hep bildim…” Düşüncenin zamana ihtiyacı olması ve yaraların okunmaz olduğu çağının artık kapandığını duyurmak. Çanlar… Boşa harcandığına inandığım geçen yüzyılın tortusunu, yanlışlarını üzerinden atamayanların travmaları, direnişleri sürüyor hâlâ… Çizgileri ne kadar kalın çizsen de her şey birbirine karışıyor; çünkü değişimin bu kez farklı bölünmüşlüklerden beslendiğini hissediyoruz. Bazı kapılar hiç açılmıyor, bazılarının zaten anahtarları yok. Tıkanmış fikirler, yalanlar ve su yolları, mutsuzluğu çağırıyor durmadan; üzerimize doğru gelen kum fırtınasından kurtulmanın bir yolu var; bir başlangıç noktasına ulaşmak, kitaplarla konuşma dilini öğrenme, tabloların kurudukça birbirine kavuşan renklerini seyrederken heyecanlanabilme ve çizdiğim arabalarla sessiz filmlere yolculuk.
‘Yol uzun değilse uyunmaz’, 2 Mayıs’a kadar Türker Art’ta ziyaret edilebilir.


    ETİKETLER:

    Sinema

    ,

    sanat

    ,

    hayat

    ,

    Resim

    ,

    Hakim

    ,

    Araba

    ,

    Gösteri

    ,

    açıklama

    ,

    Selam

    ,

    yalın