Resmi bırakma noktasındayım

Resmi bırakma noktasındayım
Resmi bırakma noktasındayım
'Göz Göre Göre' isimli sergisi vesilesiyle konuştuğumuz Mehmet Güleryüz, piyasaya çok kızgın. Erol Akyavaş'ın müzayede fiyatları için 'Din adına da sanat adına da utanıyorum' diyor!
Haber: OĞUZ ERTEN / Arşivi

Serginiz İstanbul ’un son yıllarda kaybettiği özellikleri ortaya koymayı amaçladığı için mi ‘Göz Göre Göre’ başlığını taşıyor?
Şu an çok güncel, çok aktüel bir soru, sorun halinde. Bugün içinde olduğumuz mahallenin değişimi söz konusu. Bu bizi ister istemez irkilten, ürküten ve dokunan bir mesele. Çünkü şehirler medeniyet unsurudur. Bu da tarihleri ve o tarihten geriye kalanlarla ortaya konulur. Şehir olmanın herhangi bir yerleşimden çok farklı bir karakteri vardır. Milyon kişi bir araya gelir, yığılır ama onun şehir olduğunu söylemek kolay olmaz. Şehirler arkeolojide olduğu gibi geçmiş yüzyılların katmanlarını gösterir bir halde varlığını ortaya koyar. Peki, şehir bir anda değiştirilebilir mi? Georges-Eugène Haussmann, 1850’lerde Paris’in çehresini tümüyle değişime uğrattı. Şu an doğa ile iç içe bir şehir olan İstanbul bu doğal özelliklerini kaybetmeye başladı. Bu şehirde korular var, deniz yaşamı var. Çok kısa bir sürede bu şehirden ormanlara ve kıra çıkabiliyorsunuz. Şu anki gidiş ile bir sona ilerliyoruz. Şu an bir miladın tam başındayız. Ecdadı bu şehirde doğmuş, yetmiş beş yaşındaki benim gibi bir adam için bunu görmemek elimde değildi ve o yüzden bu resimler.
Neden bu konu?
İnsan, en çok neyi düşünüyorsa ondan bahsetmek ister. Bana göre bugünün en önemli konusu bu ve bir sanatçı olarak bunu ön plana çıkarmak istedim. Ayrıca şehrin değişiminden bahsederken değiştirme tavrından da bahsediyorum. Bu, muhafazakâr denen bir zihniyete rağmen bir tahrip. Burada büyük bir ikilem ve samimiyetsizlik söz konusu olduğu için konunun üzerine gitmeye başladım. Bu sadece bir şehrin elden gidişi değil, şehir bir simge. Otoyollar yapılıyor, tüp geçitler yapılıyor, köprüler yapılıyor; tüm bunlara mı karşısınız dendiğinde karşı olduğunuz nedenlerin silinişi ile de karşılaşıyorsunuz. Böylece negatifin insanı noktasına itiliyorsunuz. Resim benim dilim, resmimin de benim düşüncelerimin yolundan gideceği muhakkak. Hayatım boyunca sadece gitmezlerle ilgilendim. Kendimi daima bir alarmcı olarak gördüm ve şehrin yok oluşu noktasında sorun gördüğüm için bu konuyu seçtim. “Ehemi mühime tercih etmek” diye bir deyim vardır. Ehemmiyetli konu şu an budur. Bunun yanında benim resmim de solda sıfırdır. Sokağa çıkıp bağıramam, gazeteci değilim oturup yazamam. Ressamım, resim yaparım. Resmim benim tavrımı taşır. Bu tavırda bir itiraz var ve şehrin bu gidişine itiraz ediyorum. Neden bu konu biliyor musun? Gelecekte bir gün ardımdan bu olup bitenler için “O günlerde bunlar olurken sen ne yaptın?” dediklerinde cevabı boş bırakmamak için bunu yaptım.
Bu meseleyi somutlaştıracak olursak, itirazınız Taksim Kışlası’nın yeniden yapılmasına mı?
Geçmişte yıkılmış, üzerinden oldukça zaman geçmiş ve yapmak istedikleri şeyin yeterli planları ve fotoğrafları yokken kışlayı işlevinden de koparıp oraya yapmanın Allah aşkına ne anlamı var? Ayrıca planların Taksim’in ortasına ‘askeri’ bir mekân olan kışlayı tekrardan getirmesi benim her yönden asabımı bozuyor. Şehrin olmayan bahçelerinden biri daha böylece ortadan kaldırılıyor. Yapılması gereken, Marmara Oteli’nin yıkılarak meydanın o bölgede şehrin terası olarak kullanılmasının sağlanmasıdır. Bunu yapabiliyor musunuz, işte şehircilik budur. Böyle şehre bir şey kazandırmış olursunuz. Bu yapılan projelerle bir rövanş alındığını hissediyorum ve şehir üzerinde yapılan bu büyük değişimler de onun bir parçası.
Peki, yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede Çamlıca’ya cami yapılmasın mı?
Yapılmasın diyeceğim. Gereksinim varsa cami de yapılır, kilise de. Ama İstanbul’un siluetini düşündüğüm zaman, bu caminin varlığı Mimar Sinan’a bir saygısızlık ve hakaret niteliği taşıyacak. Mimar Sinan, Süleymaniye’yi yaparken Çamlıca Tepesi yok muydu? Kanuni orada cami yaptıramaz mıydı? Önemli olan en yüksek tepeye cami yapmak değil, buradaki mesele şehrin siluetine uyabilecek noktaya o yapıyı koymak. Çamlıca’ya cami yapıldığında Mimar Sinan’ın ve Kanuni’nin Süleymaniye’sine tepeden bakan bir cami yapılmış olacak, bu gözden kaçırılıyor. Ben bir yönetici olsam tarihte böyle bir yapı ile anılmak istemezdim. İslam âlemine hitap edecek, son yüzyılın en son teknolojisi ile yapılacak camide eğer siz 16. yüzyılda yapılmış bir mimariyi tekrar ederseniz zaten kendinizi mahkûm etmiş olursunuz. Bu dönemin tekniği ile bu dönemin ufuk açıcı camileriyle İslam âlemini temsil edebilirsiniz, yol gösterici olmak istiyorsanız böyle yol gösterici olabilirsiniz. Bugün her şey mubah, ne yaparsanız olur. Sözler değiştirilemez kanunlara dönüştü. Bu şehirde o kadar ilginç şeyler yapılıyor ki, bunları bırakın yapmayı, söylemek bana abuk geliyor. Bugün bunlardan mı konuşulmalı…
Bu serginizde olduğu gibi bir kritik üzerinden resim yapma geleneği Türkiye ’de çok uzun bir geçmişe sahip değil. Batı resminde akımların ve süreçlerin dönemin sosyal ve ekonomik gelişmeleri ile doğrudan ilgili olduğunu görürken Türk empresyonistleri, Türk modernleri gibi kavramlar ürettiğimiz süreçler için bunu söylemek zor. Resmi bilen biri olarak Türkiye’de bu dönem ne zaman başlar?
Türkiye’de kritik üzerinden yapılan düşünce esaslı resmin tarihi oldukça geçtir. Soyut mesela Türk ressamının özenti derdiydi. Şimdi de kaçamağı. Bence soyut Türk ressamının gerçek meselesi değildi. Soyut Batı’da bir filozofik gereksinimin sonucudur. Türkiye’de ‘soyut’un filozofik bir gereksinimle ortaya çıktığını söylemek mümkün değil. Türkiye, kendi sorunsalından ortaya çıkardığı ilk resimleri 1960’lı yıllarda gördü. Sanatçılar politik ve kendi varlık sorunsalını resme ilk defa 1960’lı yıllarda ortaya çıkan resimlerle gerçekleştirdi. Bunun öncü hamleleri Yüksel Arslan, Cihat Burak ve Neşet Günal resminde bulunabilir ama bu 1968 Kuşağı sanatçıları ile gerçekleşmiştir. Bugün dünya ile eşzamanlı giden bir Türk sanatı varsa bu o yıllarda sapılan koridorla gerçekleşmiştir.
Sanat tarihimizde 68 Kuşağı diye anılan bir grup var. ‘1968 Kuşağı’na ruhunu verebilmek için çok çaba sarf ettiniz. Siz olmasaydınız bugün ‘68 Kuşağı’ olarak bilinen sanatçılar olur muydu?
Benim de sorum şu; 1968 Kuşağı sanatçılarına bakıldığında ne görülüyor? Kimlerin neler yaptığını görüyorsunuz? 1968 Kuşağı’nı ne ile hatırlıyorsunuz? 1968 Kuşağı’nın karakteri nedir? Bu soruların cevabını verirseniz senin sorunun cevabını da ortaya çıkarmış oluruz.
2004 yılında yayımlanan ‘Güldüğüme Bakma’ anı kitabınız içeriğindeki kimi eleştiriler dolayısıyla oldukça tepki çekmişti. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra bazı eleştiriler için “Bu biraz fazla oldu” dediğiniz oldu mu?
Hayır. Bu kitap bazı kişilerce ötelenmesine ve üstünün örtülmesine rağmen çok kişiye ulaşan ve aranan bir kitap oldu. Yazdıklarım içinde pişman olduğum hiçbir şey de yok. İçim rahat. Daha 10 yıl geçmesine rağmen zaman kitapta yazdıklarımın ne kadar doğru olduğunu gösterdi. İleride daha da net bir şekilde göstereceğine inanıyorum. Bu kitap aynı zamanda birilerine bir şeyleri yapma gayreti de vermiştir. Kitapta “Bu kişinin şuralarda yapıtları yoktur” dediğim için elbirliği ile oralara ne yapıp yapıp işler konuldu. Bu şekilde de yalanlanmış oldum. Yani bu kitabın Türk sanatı için çok yararı olmuştur.
Az önce Türk empresyonistleri ve Türk modernlerinin Batı sanatı takipçiliğinden bahsettik. Bugün artık resim sanatı, özgünlük sorununu aşmıştır diyebilir miyiz?
Türk resmi artık bu sorunların çok ötesinde benliğine kavuşmuş, ergen bir noktadadır. Aktüel bazı oluşumlar üstünde düşünmeyi gereksindiriyor. Örneğin, son müzayedede Erol Akyavaş’ın resminin taliplerinin resmin resimsel değerleri ile ilgilendiğini mi sanıyorsunuz? Kâbe kutsalının dekoratif değeri ölçüsünde Erol’a bir değer biçiliyor. Bu imajlar sonuçta, Osmanlı sanatı içerisinde stilize edilmiş şemaların tuvale aktarılmasıdır. Aynı resimde Kâbe’nin yerinde başka bir figür olsaydı ben resmin aynı etkiyi yaratacağına inanmıyorum. Bu vaka üzerine uzun uzadıya konuşulması gerekiyor. Bugün tekrar figür resmine karşı bir hareket var. Figür resminin Türkiye’de başlangıç noktasındaki reddi haline bir geri dönüş var. Bugün bu gerçekten söz edebilen kişiler yoksa hiç olmazsa bir tane olmalı. Öyle görünüyor ki o da benim. Dünyadaki en kötü şey, dini resimlerdir. Bir hat levhasından bahsetmiyorum. Bir Hilye-i Şerif’ten bahsetmiyorum. Dinin suiistimalinden bahsediyorum. Bu gitmezlerden müştekiyim. Bu düzenden müştekiyim. Ben artık bu işlerden dolayı resmi bırakma noktasındayım. Tüm bu olanlardan benim de kırılmaya hakkım var. Din adına da sanat adına da utanıyorum.
‘Göz Göre Göre’ isimli sergi 27 Nisan’a kadar The Empire Project’te görülebilir.