Robert Plant 70'leri andı!

Cameron Crowe'un yönettiği Almost Famous, rock'ın yükselen trend olduğu 70'li yılları başarılı bir biçimde yansıtıyor.
Haber: MEHMET TEZ / Arşivi

Cameron Crowe'un yönettiği Almost Famous, rock'ın yükselen trend olduğu 70'li yılları başarılı bir biçimde yansıtıyor. Genç müzik yazarının röportaj için birlikte turneye çıktığı Stillwater, yıldızı giderek parlayan, onbinlerce hayranı olan bir rock grubudur. Öyle ki hayranları grup elemanlarından biriyle göz göze gelebilmek için birbirini çiğnemekte, kızlar 'groupie' kadrosundan turneye katılmak için en seksi numaralarını sergilemektedir. Hele genç yazarın konser öncesinde şans eseri sahne arkasına girdiği bölüm, tanrılar katına çıkan bir ölümlünün yaşadığı şaşkınlığı anlatır adeta. Buraya kadar anlaşılmayacak bir şey yok aslında, 70'lerde rock böyle bir şey. Ama konumuzla ilgili olan, filmin sonlarına doğru başka bir sahne. Turnede olan grup Los Angeles'a gelir ve tabii en kral otele yerleşir. Yine hayranlar, groupie'ler, partiler, sex drugs and rock'n'roll'un alası yaşanıyor, grup rüya aleminde. Derken anlaşılıyor ki Led Zeppelin de aynı otelde. Grup elemanlarının yüzündeki ifade, konserlerine girmek için didişen hayranlarınınkiyle aynı: "Led Zeppelin mi? Bu adamlar tanrı!.." Yani ilahın da ilahı var durumu.
Şimdi yıllardan 2002, takribi 30 yıl geçmiş aradan. 'Tanrı' Led Zeppelin'in ilahi solisti Robert Plant artık ölümlüler arasında yaşıyor. Beyaz tişörtü ve deri montuyla Jimmy Page, John Bonham ve John Paul Johns ile başlayan muhteşem kariyerinde artık tek başına. Kâh kendini Doğu müziklerine, darbukalara, kemanlara kaptırıyor, kâh ruhunun rocker yönünü ortaya koyup çığlıklar atıyor.
Led Zeppelin'i özlüyorsanız...
Robert Plant aslında 70'lerin bittiğini daha o zamanlardan anlamış, yeni birşeyler yapmak için bir miktar endişe duyup kıvrandıysa da özünü asla terk etmemiş biri. Led Zeppelin'in 1998 İstanbul konseri öncesinde düzenlenen basın toplantısında Robert Plant'e "Ne yaparsanız yapın Led Zeppelin deyince tüm dünya Stairway to Heaven'ı, Black Dog'u, Mobydick'i, Kashmir'i hatırlayacak. Bunu aşmayı hiçbir grup başaramadı, siz yapabilecek misiniz?" diye sorulduğunda, Jimmy Page 'Peki siz hangisini tercih edersiniz, yeni parçaları mı, eskileri mi?' diye karşılık vermiş, "Eskileri" yanıtını alınca bir torba laf etmişti. Kısaca kimse kolay kolay geçmişinden kurtulamıyor, bu geçmiş muhteşem başarılarla dolu olsa bile... Şimdi tüm bunları neden anlatıyorum?
Yeni bir şey yapmak kolay değil. Hele aşılmaz bir yerde neredeyse bir alemin tanrısı olarak görülüyorsanız. Robert Plant'in Dreamland isimli yeni albümü, üstadın (artık Tanrı değil ne de olsa) bu aşılması zor çizgiyi en azından zorladığının bir kanıtı. Gönül rahatlığıyla, Cosy Powell, Phil Collins gibi isimlerle yaptığı Pictures of Eleven ve Jimmy Page'le birlikte kaydettiği Now & Zen'den bu yana belki de en iyi çalışması olduğunu söyleyebiliriz. Dreamland'de tabii ki, Plant'in dünyanın pek az müzisyenine nasip olacak tecrübesi ve birikimi ortaya çıkıyor, ama bu sadece eski bir rock yıldızının anısına saygıdan satın alınması gereken bir albüm değil. Gerçekten iyi bir albüm. Özellikle Robert Plant'in Led Zeppelin'li yıllarını özleyen hayranları için benzersiz. Albümle ilgili bir iki not: Bir Bob Dylan bestesi olan One More Cup of Coffee, Jimi Hendrix'in Hey Joe'su, Tim Buckley'in Song to the Siren'ı, The Youngbloods'un Darkness Darkness'ı dikkate değer.