Romantik bir orta yaş dayanışması

Romantik bir orta yaş dayanışması
Romantik bir orta yaş dayanışması
60'larında taşralı bir akademisyen çiftin evliliklerinin 30. yılını kutlamak için gittikleri romantik şehir, çok geçmeden turnusol kağıdı gibi varoluş hesaplaşmasını açığa çıkarıyor. Hepsi de orta yaşını geride bırakan gösterimdeki 'Paris'te Bir Haftasonu' filminin ekibi yönetmen Roger Michell, senarist Hanif Kureishi, Oscar'lı oyuncu Jim Broadbent ve Lindsay Duncan ile San Sebastian Film Festivali'nde konuştuk.
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR / Arşivi

Jim Broadbent: Oscar istemezseniz hayatınızı değiştirmez
Sıklıkla izlediğimiz ama adı bir çırpıda akla gelmeyen aktörlerden. ‘Bridget Jones’un iyi huylu babası, ‘Moulen Rouge’un haris patronu, ‘Bulut Atlası’ndaki şahane uçukluktaki tiplemeleriyle her kılığa rahatça bürünen, yıllarca usta bir karakter oyuncu olarak baştacı edilen Jim Broadbent kişiliğine uygun biçimde, ağır ve çekingen bir edayla kariyerini ve kendini anlattı.
Orta yaş dönemi filmleri ana akım sinemada pek rağbet görmüyor. Hele ki böyle aşk, bağlanmak ve gelecek endişesi üzerine romantik filmler. Şaşırdınız mı teklif geldiğinde?Yaşlılıkla ilgili hurafeler var çünkü asla büyümüyor insan! Benim yaşıma geldiğinizde kendinizi hiç yaşlı hissetmediğinizi göreceksiniz. 60 yaşımı geçtim ama hala hayatla ilgili dertlerim aynı derecede canımı sıkıyor. Yaşlanınca illa da daha olgun ve bilmiş olmuyorsunuz. Bilakis gençlikteki gibi olaylar karşısında hazırlıksız yakalanıyor, hiç deneyim kazanmamış gibi bocalıyorsunuz. Zaten yetişkinlerin evliliğine dair gerçekçi ama romantik filmler yok etrafta. Bu yanıyla şahane bir senaryoydu. Kendimden çok şeyler buldum.
Nasıl yani?
Karakterimin hayata bakışında bir hüzün var, hâlâ kim olduğunu sorguluyor, yeterli olup olmadığı konusunda endişeli, ideallerine sadık ama yine de kendini güvenli hissetmeyen bir adam. Devlet üniversitesindeki idealist ama değeri bilinmemiş bir profesör rolü de bunu iyi açığa çıkarıyor. Aslında kendisi durumundan memnun ama çevresindekilerin beklentisi yüksek olunca kafası karışıyor. Ben aslında utangaç bir insanım, biraz da zor adamım galiba. Kendimi ifadede zorlanıyorum. Eskiye nazaran şimdi daha iyiyim gerçi.
Oynamak sizi rahatlatıyor mu?
Sahnede veya kamera karşısında çok farklıyım. Ama benimle ilk kez görüşen yönetmenler başlarda bayağı şaşırıyorlar çünkü kendimi ifade etmekten sıkılırım. Oyunculuk ve yöntemleri konusunda konuşmayayım çünkü büyüyü bozabilir (Kahkahalar). Ama herşeyin başı gözlem! İnsan dediğimiz her an etrafındakileri gözlemlemek ve buna göre tavır almak için tasarlanmış adeta. Taklit de var işin içinde.
‘Irıs’ filmiyle kazandığınız Oscar ödülü hayatınızda değişiklik yarattı mı?Hala metroya biniyorum çünkü Londra trafiğinde pratik. Oscar ödülü alınca, siz istemezseniz hayatınız değişmiyor. Başta aday olmak çok sıkıntılı bir işti, çünkü Hollywood’a gidip filmin ve kendinizin tanıtımını yapmanız gerekiyor. Bambaşka, tantanalı bir alem. Tabii ki böyle popüler bir ödül almak insana belirli bir tatmin hissi veriyor, itiraf edeyim. Daha gevşedim, sakinleştim. Ama artık lüks arabalarda gezineyim, pahalı yerlere gideyim, şöhretin ve hayranlarımın keyfini süreyim düşüncesi pek komik! Zaten sokakta yürürken insanların üzerime hücum ettikleri filan yoktu. 


Ayrılmaz ikili Michell ve Kureishi: Yaşlılara yer yok
Yıllara uzanan dostlukları, ‘Varoşların Buda’sını TV’ye uyarladıktan sonra üç sinema filminde işbirlikleri var. Karşımızda Roger Michell ve Hanif Kureishi, birbirlerinin cümlesini tamamlıyor, arada ‘cool’ espriler yapıyorlar. Tok sesiyle tane tane ve temkinli konuşan ünlü İngiliz yazar ve senarist Kureishi, Oscar’a da aday olan ‘Benim Güzel Çamaşırhanem’den itibaren senaryo ve kitaplarıyla iki kültür arasındaki çatışmaları anlatıyor. ‘Notting Hill’ gibi popüler filmlerin yönetmeni Michell ise Kureishi’yle birlikte ‘Anne’ misali orta yaştaki kadının cinselliğini anlattığı ‘cesur’ projeleriyle ünlü.
 
Birlikte nasıl çalışırsınız? Herkes kendi işine mi bakar yoksa yapım aşamasında da birlikte misiniz?
Roger Michell:
Öncelikle biz dostuz. Bir araya geldiğimizde havada fikirler uçuşur. Derken senaryoyu geliştirmek için mekân gezeriz. Bu filmde de birlikte Paris’e gittik ve sokakları, lokantaları dolaştık. Kısaca her aşamada birlikteyiz aslında.
Hanif Kureishi: Ben pratik insanım. Trene atlayıp bir hafta sonunu Roger’la Paris’te birlikte geçirelim istedim. Böylece bu orta yaşlı ve taşralı akademisyen çiftin balayından 30 yıl sonra döndükleri ‘romantik’ kentte neler yaşayabileceğine bizzat olay mahallinde hayal edebildik. Benim kafam sokaklarda yürürken iyi çalışır, hayatım böyle geçti.
Çekmecesinde sayısız projeler olan, sürekli yeni fikirlerle dolaşan yazarlardan mısınız?
H.K.: Aynen! Hele senaryo söz konusuysa sürekli yönetmene öneri getiririm. Bu filmde de ha bire ‘bu nasıl’ diye Roger’a gidiyordum. Öncelikle sohbettimizden zevk alıyoruz. Bazı yazarlar az yazarak, tutkuyla ve sabırla ilerler ama ben öyle değilim.
‘Anne’, ‘Venüs’ ve şimdi de bu filmle ‘orta yaş üzeri romantizmini’ benzerlerinden daha gerçekçi tonda anlatıyorsunuz. Pek popüler olmayan bu mevzuya merakınız neden?
R.M:
Hepsi Hanif’in suçu! (Kahkahalar)
H.K: Ana akım sinemada hep gençlerin cinselliği anlatılıyor ve ilk birlikteliklerindeki duygular üzerine kafa yoruluyor. Ama bence 30 yıllık evlilikten sonraki cinsellik ve aşk mevzuu daha ilginç. Artık ‘yaşlılık üçlemesi’ni tamamladık ama gerisi de gelebilir.
Orta yaş romantizmi nedir sizin için?
H.K:
Binlerce soru, heyecanı tetikleyici bir şeyler arayışı ile minnettarlık arasında gidip gelmeler. Bir yazar için ideal bir maden.
R.M: İkimiz de 60 yaşına merdiven dayadığımız için belki daha ilginç geliyor! Şaka bir yana aşk her dönemde karmaşık ama bu dönemde daha ilginç çünkü ‘yaşam nefesine’ daha çok ihtiyaç var.
‘Anne’ genç erkek-yaşlı kadın birlikteliğini anlatmasıyla gayet tabu sarsıcıydı.
H.K: Elbette çünkü genelgeçer toplum değerleri hep tersini savunuyor. Sanki yaşlı kadınların hayatı yokmuş da sadece sevimli bir büyükanne rolüne bürünmeleri gerektiği gibi toplumsal bir baskı var. ‘Hayatımın Tatili’ gibi popüler filmler ise yaşlılık romantizmi üzerine yanlış yapıyorlar.
R.M: Daniel Craig şahaneydi bu filmde. Bond olmadan çok önceydi ama şimdi de olsa aynı riski alır bence. ‘Anne’ cinsellik ve şehvet üzerineydi, ‘Venüs’ ise aşk. İkisinin karışımı bu son filmde oldu.
H.K: Kimse bu tür konularla pek ilgilenmiyor artık.
‘Benim Güzel Çamaşırhanem’in (1985) senaryosuyla Oscar’a aday oldunuz, büyük başarı yakaladınız. Peki o günler nasıldı?
H.K: Çok gençtim ve ilk senaryomla Oscar’a aday oldum, şoke ediciydi tabii ki. TV için çekilmiş bir filmin böyle ilgi görmesini hiç beklemiyorduk. Pakistan asıllı mülteci bir gencin İngiltere’de yaşadığı sorunların dünya çapında ilgi çekmesi şaşırttı bizi. O dönem İngiltere’de büyük bütçeli filmlere meyil vardı ama TV yapımları çok cesurdu. Stephen Frears, Ken Loach gibi birçok yetenek filmlerini yapabildi. 

Lindsay Duncan: Kadına baskı daha çok!
Siz bakmayın bizde fazla tanınmadığına; Lindsay Duncan, sağlam İngiliz TV dizileriyle başlayan ve prestijli Tony ödülüne aday olduğu başarılı tiyatro kariyeriyle tam 40 yıllık başarılı bir oyuncu. ‘Paris’te Bir Haftasonu’nda orta yaş üzeri bir kadının da cazip ve arzu edilebilir olması fikrine bayılmış, “70’lerdeki gençliğimizde öncüydük, seks, uyuşturucu, rock’n roll, her şeyi yaptık, şimdi de yaşlılık dönemi anlayışını değiştirmek istiyoruz. Orta yaş, uyarı zillerinin çaldığı, hayatla hesaplaşmaya girdiğiniz bir dönem. Kadınlar bu dönemde daha yalnız bırakılıyorlar çünkü toplumsal roller kadına karşı daha baskıcı. Böyle senaryo fazla yok. Varsa da şeker şurup oluyor” diyor. “Hep soğuk ve mesafeli kadın rolleri yakıştırdılar bana ama hep komedi oynamak istedim. Bu filmde de hayat sorgulamasına giren kadın olarak olumsuz görünmek istemedim ama neyse ki sonuç şahane oldu.”