Ruhen köreliyoruz

Ruhen köreliyoruz
Ruhen köreliyoruz
Önceki filmlerinde geleneksel sanatlardan ilham alan Derviş Zaim, bu kez 'insan-doğa' ilişkisini kadim bir ritüelle masaya yatırıyor. Zaim sinemasında yeni bir durak olan 'Devir'i konuştuk.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Derviş Zaim’in filmlerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz ayrı bir konu ama onun Türkiye sinemasındaki özel yeri yadsınamaz. ‘Minimalizm’ ile ‘gerçekçilik’ arasına sıkışan sinemamızda bambaşka estetik sulara yelken açan, yeni şeyler denemekten; hikâyesini anlatmak için geleneksel sanatlar ve disiplinler arası bağlantı kurmaktan çekinmeyen bir yönetmen o. İlk kez Altın Koza’da görücüye çıkan, nisan ayında İstanbul Film Festivali’nde de yarışan ve kanımca kıymeti çok da anlaşılamayan ‘Devir’, Derviş Zaim sinemasında yeni bir durak. El sanatları, gölge oyunu gibi daha önceki filmlerinin estetiğine referans olan unsurların ardından; Burdur’un bir köyünde çobanların gerçekleştirdiği bir tür ‘arınma ayini’nden hareket eden Zaim, bu kez doğa ile kurduğumuz ilişkiye odaklanıyor. Söylediğine göre önümüzdeki süreçte de bu tema üzerinde filmler çekmeye devam edecek.
‘Devir’ özel bir film. Bir ritüelden hareket ediyor. Burdur’daki bu çoban yarışmasından nasıl haberdar oldunuz?
Bu tip yarışmalar bir iki yerde daha oluyor. Denizli’de mesela, daha küçük ölçekli bir yarışma var. Bunların haberleri yazılı ve görsel basında çıkıyordu. Ben de oradan öğrendim. İşin film yapma çerçevesinde ele alınma süreci, herhalde, içimden bir sesin bana doğa ile ilgili bir film yapmak gibi bir duyguyu fısıldamaya başlamasıyla ortaya çıktı. Daha sonra Metin And’ın yazdıklarından haberdar oldum. Metin And, Burdur Hasanpaşa’daki koyun yıkama yarışmasının bir tür arınma ritüeli olduğunu söylüyor. Yaz sonunda yayladan inen koyunlar, bir göletten geçiyorlar. Bu, onları yazın kirinden, pasından arındırma seremonisi...
Bir tür pagan ayinini de çağrıştırıyor... Karakterlerden birisi “Ne zaman başladığını bilmiyoruz, atalarım da bilmiyor” diyor mesela... Kökleri çok eski olmalı.
Çok arkeolojik bir şey olduğunu söyleyebilirim. Bu çoban yarışması ritüelini, Bergama, Efes gibi antik kentlerde yaşananların bugünkü devamı olarak görüyorum. Dolayısıyla böyle bir âdetin bugün de devam ettiriliyor olmasının beni heyecanlandırdığını itiraf etmek zorundayım. Böylesine kadim bir ritüelin ele alınma ihtimalinin, doğal-insan ilişkileri konusunda yapılma ihtimali olan bir film için enteresan bir çıkış noktası olabileceğini düşündüm ve bu niyetin doğrultusunda bu meseleyi yavaş yavaş oymaya, tıraşlamaya başladım.
Peki, bu hikâye doğa ve insan arasındaki ilişkiyi irdelerken nasıl olanaklar sunuyor, biraz açabilir miyiz?
Bir kere, yarışma için bir kayadan parça alıp, toz haline getirip, suyla karıştırıp boya elde ediliyor ve koyunlar boyanıyor. Bu, taş- hayvan ilişkisi içerisinde bir başlangıç noktası teşkil ediyor. Daha sonra koyunların sudan geçmesi gerekiyor. Yarışmada başarılı olmak için sizin bir insan olarak hayvan ve su ile doğrudan ilişki kurmanız gerekiyor. Bütün bunlar bu çobanların doğayla değişik düzlemlerde ilişki kurmayı başarabilmiş insanlar olarak ortaya çıkmaları gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla geç kapitalist dönemde böylesine bir yarışmanın filmin saldırı noktası olarak seçilmesi, bana başka şeylere ilişkin laf söyleyebilmenin avantajını sağladı. Ki, film sadece çobanların koyunlarla ilişkisiyle devam etmiyor. Bir maden gelince, çobanların kaya ile olan ilişkisi problem haline geliyor. Yaşadıkları yerin çevresinde dolaşan geyikler var. Geyiklerle başka ilişkileri var. Geyikler onları başka yerlere götürebiliyorlar. Gerçeğin dışında, gerçeğin üstünde bir alan olabiliyor. Dolayısıyla bu hikâyenin bu tür olanaklar bahşettiğini, coğrafi ve kültürel matris sunduğunu söyleyebilirim. Ben bu âdeti, bu âdet çerçevesinde iş yapmaya çalışan çobanları benim istediğim yerlere doğru çekmeye kalkışırsam sıradanın dışında bir iş yapma şansına sahip olacaktım. Bu da beni heyecanlandırıyor.
Karakterlerden birisinin kente gelmesi, mezbahada çalışması tezatlık oluştursun diye mi konuldu hikâyeye?
Büyük kent ve kırsal yaşam arasındaki farklılığı vurgulayabilmek için böyle bir göç etme sürecini filmin içine koymak faydalı olacaktı.
Oldukça faydalı olmuş. Doğa ve hayvanlarla kurulan ilişkinin aynı zamanda mekânsal bir sorun olduğunu da anlatıyor.
Doğruluk payı var. Böyle bir duruma ben de inanıyorum. Fakat doğada ya da şehirde böyle bir meseleye dair soru sorması, fikir yürütmesi gerekiyor. Daha farklı bir döngünün olup olamayacağını sorgulaması gerekiyor. Yoksa köreleceğiz. Ruhen köreleceğiz, köreliyoruz.
Nasıl bir denge kurmalıyız?
Eğer herkes, çok güzel olmayı, çok iyi yaşamayı, her şeye sahip olmayı murat ederse bindiğimiz dalı kesiyoruz demektir. Kesiyoruz da. Bu dal kopacak. Çamaşırlarınızı ipe asmıyorsunuz, rüzgârda kurumasını istemiyorsunuz. Bir kurutma makinesinin içerisinde kuruyorlar. Bu kurutma makinesi içerisinde kururken çamaşırlarınız doğaya sera gazı salıyorsunuz. İnsanların bütün bunları kendi bireysel hayatları bağlamında ele alması gerekiyor. Hayatlarının her anında. Bulaşık yıkamaktan kitap okumaya, müsvedde sayfası kullanmaya kadar... Ama bu sadece akılla üstesinden gelinebilecek bir durum değildir. Başka bir bilgeliğin de kılavuzluk etmesi lazım. Çünkü akıl tek başına tehlikelidir. Naziler de akılla hareket ettiler. Çobanlarda benim cezbedici bulduğum şeyin kadim, eski bir bilgelik olduğunu filmin içerisine yerleştirmek istedim. Onları filmin içinde dizayn edip öyle resmetmek gibi bir niyetim vardı. Sadece akla değil, böylesi bir melekeye de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum ve sanatın da görevlerinden biri bu olsa gerek.
Peki son günlerde Taksim Gezi Parkı, üçüncü köprü gibi tartışmalar doğa eksenli yürüyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Gelişmeyi ve hırsı her şeyin önüne koymamak lazım. Gelişme elbette önemli ama her şey değildir. Bir kente konduracağınız yapının çevresiyle uyumlu bir bütünlük arz edip etmediği önemli. Süleymaniye’yi alıp başka yere kondurursanız o kadar güzel durmayabilir.
İlk kez bu ölçekte amatör oyuncularla çalıştınız. Nasıl bir deneyimdi sizin ve onlar için?
Amatör oyuncu söz konusu olduğunda ağları yaşadıkları havuzun çok da dışına, uzağına atmamaya çalışmak gerek. Bu havuzun, karakterini, tipolojisini bir araya getirip mizanseni bu omurga üzerine kurmayı başarabilirsek amatörler bocalamayı daha az yaşarlar. Ben bunu yapmaya çalıştım. Şunu biliyorlardı: Bildiğimiz çevre, bildiğimiz durumlar... Bir tek Ali karakterinin bu havuzun dışına çıktığında sıkıntı oldu. Ama onun da altından kalktık. Mesele teyel yerlerindeki dikişlerin gözükmemesidir. Amatör ya da profesyonel fark etmez. Amatörleri içinde bulunmadıkları ortama soktuğunuzda da ortaya çıkabilecek bir durumdur bu. Bunlara dikkat edersek bu meselenin altından daha kolay kalkarsınız.
Bir taraftan da çobanların doğa ile kurdukları ilişki var ama diğer yandan da kendi aralarında rekabet halindeler. Bu, bir çelişki mi?
Bunları yaparken şöyle bir kolaycılığa ya da naifliğe kaçmak istemedim: Bunlar pür ve temiz insanlar, öteki tarafta da pis kentliler var. Bu kahve muhabbetinden daha hallice muhabbetin içinde meseleyi anlatmak istemedim. Çobanların da hırsları, aşamadıkları tarafları var. Yarışmada başarılı olamayan çobanın koyununa karşı kin ve hınç beslediği sahnelerde görülebilir bunlar. Böyle bir naiflik, tekdüzelik, tek boyutluluk içerisinde bir senaryo ve karakterler olmaması için elimden geleni yaptım.
‘Devir’ neyi simgeliyor?
Devir’i kadim kültürümüzdeki bazı şeylerden hareketle yorumlamak mümkün. Özelikle Osmanlı kültüründe bakılabilecek şeyler var. Oralardan baktığınız zaman bu filmi daha farklı yorumlamanız pekâlâ mümkündür. Ama fazla tüyo vermeyeceğim.
Son olarak. Bundan önceki filmlerinizde bir arayış ve tematik tutarlılık vardı. El sanatları örneğin. ‘Devir’ için sizin sinemanızda başka bir estetik yönelimin ilk halkası diyebilir miyiz?
Başka bir bölüm olacak. Ama öncekilerle de bağlantılı. İlk bakışta farklı gibi görünüyor ama devam eden birtakım şeyler var. Devam eden şeylerin neler olabileceğine dair tüyolar verebilirim. Filmin buradaki adının iz sürmek için iyi bir ipucu olacağını söyleyebilirim. Türk geleneksel sanatlarıyla olan ilişkisi... Bir de bizim kültürümüzde ‘Devir’in ne anlama geldiğini araştırmak enteresan okumalar sunacaktır.