Saatten fazlasını gösteren kuleler

Saatten fazlasını gösteren kuleler
Saatten fazlasını gösteren kuleler

Amasya Merzifon Amerikan Koleji Saat Kulesi

Memleket sathına yayılmış saat kuleleri, hepsi birbirinden farklı hikâyelerinde, zamandan fazlasını gösteriyor. Rehberimiz '100 Saat Kulesi'ni, hazırlayan Meltem Cansever'le konuştuk
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Meltem Cansever

Kiminin uğruna zamanında şiirler yazılmış, kimi yıllara, rüzgâra, insana direnmiş letafetiyle hâlâ bir abide gibi duruyor. Bazısının ayakları ilan panosuna dönmüş, bazısının boşa dönen akrebi yelkovanı plastik muadiliyle değişmiş. Bir de yenileri var, plansız kasabaların kimliksiz meydanlarına deva niyetine dikilmiş kafası karışık saat kuleleri...
NTV Yayınları’ndan çıkan ‘100 Saat Kulesi’, memleket sathına yayılmış, türlü yaş ve güngörmüşlükte 100 adet saat kulesinin envanteri. Hem insanı kuleler ortalı bir Anadolu seyahati için heveslendiriyor, hem her birinin tarihçelerinden bu toprakların modernizmine, bunun post zamanlarına dair düşünmek için malzeme sağlıyor.
Kitabı hazırlayan Meltem Cansever, uzun yıllar rehberlik yaptıktan sonra İTÜ Sanat Tarihi’nde doktora tezi safhasına kadar gelmiş. Bir yandan da serbest gazetecilik yapıyor. Yine aynı yayınevinden ‘100 Mimari Şaheser’ adlı derleme kitabı ise çok yakında raflarda olacak.

Bir saat kulesi, mimari olarak o şehre, kasabaya, meydana neler katar? Saati göstermekten öte varlığıyla nelerin göstergesi olabilir?
Saat kulelerinin içlerinde yer aldıkları kentlere, meydanlara katkılarının coğrafyaya, ama en çok da döneme göre değiştiğini düşünüyorum. Avrupa’nın ilk saat kuleleri, Türkiye’de olduğunun tersine, diğer saatlerden önce gelerek öncelikle işlevleriyle önem kazandılar. Tabii ki sofistike ve anıtsal yapılar olarak bağlamlarına bir prestij de kattılar ve mihenk taşı yapılar oldular. Ama Anadolu’da, ağırlıkla 19. yüzyılda inşa edilen kulelerin daha naif bir coşkuyla karşılandığı kanısındayım. Eski fotoğraflara baktığınızda, mesela açılışlarda, kentlilerin yapılarından duydukları gururu çok iyi görebiliyorsunuz. İzmir Saat Kulesi için ne merasimler yapılmış, ne heyecanlar yaşanmış... İzmitliler gecikmeyi gurur meselesine dönüştürmüşler. İstanbul için ise durum pek böyle değil. Bu kentteki tarihi saat kuleleri zaten hep bir başka yapıya bağlı olarak inşa edilmiş. İlgi çekmesi bakımından tek istisna, Dolmabahçe Saat Kulesi. Türk sinemasında da sıklıkla kullanılan bir imge olan bu ikonlaşmış yapı çok iyi tanınıyor; diğerleri ustalıklı ve görkemli olsalar da öne çıkmayan eserler. Anadolu’da, günümüzde de bazı küçük kentlerde hâlâ nirengi noktası bu kuleler. Randevu yerleri, toplumsal etkinliklerin vazgeçilmez adresleri... Son zamanlarda ise tuhaf bir biçimde, aslında zamanı öğrenebilmek bunca kolay olmasına rağmen neredeyse her küçük yerleşimde, yeni kurulan semtlerde, çoğunlukla yeni kurulan meydanların ortasında, bizzat kente simge kazandırmak için yaptırılan, çoğu olağanüstü zevksiz ve eskinin bire bir taklidi niteliğinde, çok sayıda örnek var. Bu tuhaf hareketliliğin kent sosyologlarımıza benzersiz bir inceleme malzemesi sağlayabileceğini düşünüyorum. Kente ait birtakım ayırt edici simgeler alınıyor, kulenin üzerine olduk olmadık şekillerde yerleştiriliyor. Günümüzün saat kuleleri, içlerinde yer aldıkları çevrenin kimlik kazanma yönündeki umarsız bir çığlığı sanki. 

Bir saat kulesinin, bulunduğu yerin insanlarına nasıl mesajları vardır peki?
Tarihi kuleler, günümüzdekilerde de de olduğu gibi, bir tür ‘rüştünü ispat’ işlevi de görüyorlardı tabii; ‘Bizim de güzel bir kulemiz var’ dedirtiyorlardı. Ama bugünkünden farklı olarak, iki ana tema etrafında da mesaj veriyorlardı. Birincisi, Batılılaşmayla koşut olmalarından da ötürü Doğu’nun zamanından Batı’ya geçişi gösteriyor. İkinci olarak da merkezi gücün hâkimiyetini hatırlatıyorlardı. Günümüzün kuleleri ise, Cengiz Bektaş’ın Olbia Kültür Merkezi’nde yaptığı örnek gibi birkaç istisna hariç, kabaca geçmişi hatırlatmak ve/veya kente ait değerleri sıralamakla hiç de incelikli olmayan, doğrudan mesajlara sahipler. Tabii asıl işlevlerine yönelik mesajları unutulmamalı: Zamanın akıp gittiğini hatırlatmak. 

Türkiye’de saat kulelerinin tarihi Batılılaşma süreciyle denk. Osmanlı’nın saat kulelerindeki gecikmişliğine yönelik ortaya sürülen nedenlerden hangisi şahsen size daha yakın geliyor: Müezzinlerin önemini azaltacağı kaygısı mı, kültürel olarak Osmanlı’ya uzak oluşu mu, yoksa sadece bakım ve onarımlarını yapacak kalifiye elemanın bulunmayışı mı? Hepsi mi, hiçbiri mi, ne dersiniz?
Ben tarihçi değilim, olabildiğince nötr kalarak fikirleri iletmeye çalıştım sadece. Ama hepsi zaten birbirine bağlı ve eşzamanlı süreçler diye düşünüyorum. Belli bir an gelene dek, ihtiyaç gerçekten ortaya çıkana dek beklemek gerekiyordu herhalde. Mesela gecikecek bir tren olmalıydı, zamanında yollanması gereken bir posta... Kalifiye eleman da o zaman çıkacaktır zaten. Müezzinlerin işlevi aslında saat kulelerinkiyle örtüşmüyor, o dönemlerde mekanik bir saatin namaz saatlerini tam saptaması mümkün değildi. Batılı bir yakıştırma sanki. 

Bu kitap aynı zamanda uzunca bir Anadolu seyahati mi demek sizin için?
Bu kulelerin hepsini yerinde göremedim. Gördüklerimin büyük çoğunluğu ise, belki birçok yapı için durum böyle, ama odak noktanız farklı olunca daha yoğun hissediyorsunuz, perişan halleriyle içimi acıttılar. En çok bir şeylerin yapılması gerektiğini vurgulamak istedim. Günümüzdeki örneklerin durumu ruh halimiz üzerine de birçok soru işaretleri uyandırdı. 

Bu 100 saat kulesine baktığınızda Türkiye’nin anladığı modernizme, gayriihtiyari postmodernizme dair neler okunabilir? Sizi şaşırtan örnekler oldu mu?
Bu okumaları tarihçilere ve sosyologlara bırakmak isterim. Yeni kulelerde açıkça görülen bir sakillik var. Postmodernizmin parodiden çıkıp pastişe varan ürünleri bunlar. Türkiye’deki modernliğin tarihine bunca koşut bir gidiş de çok enteresan. Mimari bakımdan olduğu kadar, zamanla ilişkinin yeni bir döneme girişte belirleyici olması da saat kulelerine bakmayı gerçekten farklı bir deneyime dönüştürüyor. Ziya Paşa’nın II. Abdülhamid’den önce saat kulelerine gösterdiği ilginin fazla ele alınmamış olmasına şaşırdım. Bir de, Bursa’da iki güzel kule varken Heykel Saat Kulesi’nin neden yaptırıldığını bir türlü anlayamadım. 

Sizce neden saat kulelerinde, deniz fenerleri gibi gizeme, mitolojiye teşne bir yan var?
Sanırım kule, başlı başına sembolik bir yapı. Fallik ve hükmedici bir formu var. Ayrıca deniz fenerlerinde suyun ve uzak yolların gizemi varsa, saat kulelerinde başlı başına bir muamma olan zaman giriyor işin içine. Zamanın sırrını siz çözebildiniz mi? 

Türkiye saat kuleleri içinde sizin favoriniz hangisi?
Özgün haliyle Göynük çok güzel bir yapıymış. Bugünkü, eskisine sadık olarak yapılmış. İstanbul Tophane Saat Kulesi, belki çok acınası halde olduğu için, çok sevdiğim bir örnek. İzmir tabii ki... Böyle simgesel kaç yapı var?

Diğer ülkelerden?
Prag Saat Kulesi fotoğrafları olağanüstü duruyor, ama görmedim. Gördüklerim arasında Big Ben’i sayabilirim.

‘Rikkat için kocaman kuleler bile yetersiz kalabilir’
Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın saat bölümünden sorumlu sanat tarihçisi Şule Gürbüz, pek kadınlara mahsus görülmeyen bir işe, saat tamirciliğine, lafın gelişi değil, sahiden gönül vermiş bir insan. ‘100 Saat Kulesi’ için kaleme aldığı giriş yazısı, her anlamda içeriden malumat aktarıyor.

Anadolu saat kuleleri, türlü badirelerden dik kurtulanı yahut yeni tasarlananları, kendi başlarına Anadolu’ya dair bilgi vermeye muktedirler mi bize? Onlara bakarak neyi anlayabiliriz?
Anadolu saat kuleleri her tarihi anıt ya da mekanik gibi zamanın, özensizliğin hırpalamasına maruz. Önemli olan bu hırpalanmalara nasıl mukabele edildiği ve bu hallerin önüne neyle geçilmeye çalışıldığı... Avrupa’da bizim kulelerimizden 300 sene daha yaşlı ancak bakımlı, çalışır halde, ilgi ve itibar görür onlarca kule var. Bizimkiler yapılış, inşa ediliş şekillerinde olduğu gibi şehirlerde çok benimsenmemiş. İhtiyaçları göz ardı edilmiş, bir saat kulesi olmanın dışında minare, dükkân vs. gibi yan işlerle çirkinleştirilmişler. Bu halleriyle ve bu hallere rağmen naiflikleri, ıssızlıkları, gösterişsiz ama şiirsel duruşları, bakanı ezmeyen mimarileri, kendi halinde yaşayıp kendi halinde yok olmalarıyla Anadolu’ya dair bilgiden öte özet vermeye muktedirler. Onlara bakarak çok keskin hatlarıyla sonluluğu, bir şeylerin sadece birilerinin hayali olduğunu, duyuş, düşünce, rikkat için upuzun, ipince, kocaman kulelerin bile yetersiz kaldığını görebiliriz.

Mekanik aksamı korunmuş kaç kule var? Sizin en fazla içinizi titreteni hangisi mesela?
Anadolu’da saat kulelerinin bazıları yerel yönetimlerin kontrolünde, bazıları özel idarelerin mülkünde. Restorasyonları, mekanik olarak hiçbir kontrolde değil. Bu nedenle bozulan, yıpranan, aksayan mekanizmalar hep modern, kolay kullanılan, en ucuz ve basit tadilatlarla yerel saatçilere yaptırılmış.Yerel saatçinin dükkânı ne o saati alacak büyüklükte, ne o saatçi saatin orijinal mekaniğini mekanik tamiratla tamir edecek bilgi, donanım ve güçte... Kontrolsüz yönetimlerin ucuza mal edeceğim diye kule kule dolaşıp orijinal 100 senelik mekanizmaları atıp yerine üç kuruşluk, altı ay sonra da çalışmaz olacak elektrikli makineleri takan kimselere sonsuz müsamahası yüzünden, çok kıymetli onlarca kule mekaniği kaybolmuş, zarif kulelerin içi bu perişanlıklarla dolmuş. Nereye ne vakit ne yapıldığını bilemiyoruz. Tesadüfen gittiğimizde gördüklerimiz maalesef hep bu kalem şeyler. Kule olarak benim en sevdiğim, Dolmabahçe ve Yıldız Saat Kulelerini müstesna tutarsak fevkalade bir makinesi olan ve hâlâ tam mekanik olarak çalışan Erzurum Saat Kulesi. Çanakkale ve Bursa Yenişehir Saat Kuleleri ile Mustafa Şem’i yapımı olması ve çok zarif mimarisiyle İzmit Saat Kulesi de en sevdiklerim arasında.

Sizin saatlere ilginiz nasıl başladı? Her şey çok mekanik ve teknikken, saatlerin neden mitoloji üreten bir yanı var sizce? Sadece zaman kavramıyla ilişkimiz mi buna neden?
Benim ilgimin ve mesleğe girişimin başlangıcı çok benimle alakalı olduğundan pek aktarılabilir değil gibi. Saatlerin mitoloji üreten yanından değil de, mitolojiye ihtiyaç duyan insanlardan söz edebiliriz. Yüksek bir tepede, incecik, yalnız başına yükselmiş, zamanı ölçen ve bunu sesli olarak da duyuran bir saat kulesi elbette böyle bir mit için biçilmiş kaftan. Ancak bunlar genelde sathi ve cılız mitolojiler. Şiirde daha güzel yer ve duyuş bulabiliyor. Zaman kavramının bizzat objesi oluşuyla da çok söyletmek, heyacanlandırmak ve düşündürtmenin ipuçlarını veriyor. Ama bununla beraber, insanın bu hususlardaki tıknefesliği yüzünden, yine pek bir şey söylenemeden, hisler ağır-dil hafif, sezgi derin-düşünce sisli, öylece kalıyor.