Sabire Hanım'ın kendisiyle derdi ne?

Sabire Hanım'ın kendisiyle derdi ne?
Sabire Hanım'ın kendisiyle derdi ne?

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Altı yıl önce bedeninin diğer yarısıyla evlenmişti, şimdi kendini parça parça etiketleri birleştirerek var ediyor. İzmirli sanatçı Sabire Susuz, derdini tek cümleyle özetliyor: "Başka birinin hayatında iyi bir nesne olmaktansa, zor olsa da kendi hayatımın öznesi olmayı seçtim!"
Haber: Ç. BEGÜM SOYDEMİR / Arşivi

Dirimart’ın ‘Plastic Tree Vol. III’ sergisinin afişinde bir isim üstüme sıçradı: Sabire Susuz. Altı yıl önceki ‘Benleniyorum’ adlı performansını bir kenara kalın yazmışım demek ki. O zaman 35 yaşındaki Sabire Susuz, ‘yolun yarısında’ kendiyle evleniyordu! Yarısı gelinlik, yarısı damatlık olan bir giysi giymişti, içindeki gelin ve damat birbirine pasta yedirip düğün dansı yapmıştı. Sonrasında balayına bile çıkmışlar, yeni sergi için buluştuğumuzda öğrendim. Unutulmazdı!
Sabire Susuz’un yeni sergisinde  başka malzemelerle yine kendisi vardı. Kendiyle derdini öğrenmek farz olmuştu. Aslında arkada bayağı derin anlamlar var, anlattı...

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde hocasınız aynı zamanda...
17 yıldır Buca Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisiyim. Mastırımı Güzel Sanatlar’da yaptım. Sanatta yeterlik konum da ‘Günümüz sanatında öznel bir tavır olarak sanatçının kendisi’ydi. ‘Bir insan neden otoportresini yapar ya da kendi bedenini sanat nesnesine dönüştürür’ü araştırdım. 

Sizde nasıl başladı peki?
Benimki biraz sezgisel başladı. Ama sonra yapanları araştırmak istedim. Sonuçta bir tür psikolojik çözümleme gibi kendimle yüzleştim. O sürecim çok ilginçti. Bu narsisistçe bir şey değil, tümüyle kendi var oluşumu sağlamaya yönelik. Otoportre yapmam yalnızca sanatsal bir ifade tarzı değil, tercih ettiğim ve oluşturmaya çalıştığım yaşama biçiminin otobiyografik bir uzantısı.

Nasıl bir tatmin sağlıyor bu?
Kendimi tanıdım. Bu toplumda, feministçe bir şey olarak söylemiyorum ama özellikle de kadın olarak doğduğunuzda, toplumsal roller içinde bir şeyin nesnesi oluyorsun; birinin kızı, birinin öğrencisi, eşi... Bunu önce fark etmiyorsun, bir çarkın içinde dönüyorsun. Sonra bir bakıyorsun bu senin hayatın değil. Orada kendini fark edip sorgulamaya başlıyorsun. Kendini tanımak için yalnız kalman gerekiyor.

Otoportre yapan bütün sanatçıların derdi bu mu sizce?
Picasso, 19 yaşında İspanya’dan Paris’e ilk kez yalnız gidiyor. Sergi için gün verdiklerinde bunu kotarıp kotaramayacağını düşünüyor, karamsarlık yaşıyor. O gün otelde aynaya bakarak bir otoportresini yapıyor. Görüyorsunuz ki otoportre, bir insanın özgüvenini somutlaştırma hali. Çok ilginç, neredeyse her sanatçının otoportresi var ama bunun üstüne yoğunlaşanlar çoğunlukla kadın.

‘Benleniyorum’ da böyle bir sürecin sonucu, değil mi?
Evet, tabii. Bir elmanın yarısı olmak istemedim, kendimi bir bütün olarak görmeliydim. Evlilik çok bilindik bir sembol olduğu için böyle bir karar verdim. Düşünün, hidrojen ve oksijen, özellikleri, atom ağırlıkları farklı iki elementtir. Onları belli dozajda birleştirirsin, su olur. Artık eski hidrojen, oksijen özellikleri yok olur. Tekrar oksijen ve hidrojene dönüştürmek istersen bile bu çok zordur ve eski kalitesinde olmaz bir daha. Bu su olma hali, bizim toplumdaki evlenme hali. Hayatı bunun üstüne kuruyoruz. Çoğu insan kendini tanıtması istendiğinde ‘Evliyim’ diye başlar lafa. Oysa bu söylenecek bir şey bile değildir. 

Aileniz ne dedi kendinizle evlenmenize?
Düğünümü kimseye söylememiştim. Biraz da tepkilerini merak ettim. Televizyonda, gazetede görüp beni harıl harıl aradıklarında da Datça’daydım, “Ben şu anda balayındayım, rahatsız etmeyin” dedim. “Ne demek istediğini sonradan anladık” dediler. ‘Evlenmeyecek misin?’ sorusunu da bir daha sormadılar. Hâlâ kendimle evliliğimi sürdürüyorum. Zaten ilk bu yapılır, bundan sonra yapılacak evlilik başka türlü olur. Benim gördüklerimde iki kişi evlenir, öznellikleri yok olur, biz olurlar. Israrlı bir biçimde kendimi çerçeveye alarak, imgemi kullanarak somut haliyle bunu anlatmaya çalıştım. 

Bu sefer malzeme farklı ama yine kendiniz varsınız. Etiket kullanmanın manası ne?
Geçiş sürecinde malzeme değişti. Daha önce hep serigrafi kullandım. Serigrafide bir taneden birçok yapabiliyorsunuz, çoğaltabiliyorsunuz. Burdaysa çoğalmış şeylerden bir bütüne gidiyorum. Ben üç yıl da üniversitede biyoloji okudum. O zaman, herhangi bir deri ya da kalp parçasına elektronik mikroskopla ilk baktığımda o dokuyu oluşturan şeyin aslında milyonlarca birbirinin aynı, parça parça hücrelerden oluştuğunu görünce inanılmaz bir şaşkınlık yaşamıştım. Biz onu sadece kalp olarak, şekil olarak biliyoruz. Buradan da kalan şeyler var içinde. Etiketlerden genelde rahatsız olup keser atarız. Oysa alınırken de çoğu zaman marka için alınır. O kesilenleri de dönüştürüyorum, önemsiz gibi görünenleri önemli hale getirmiş oluyorum. Etiketle var oluşumuzu marka ve imaj üstünden yaparsak, bunun üstümüzde iğreti duracağını, biz olmayacağımızı anlatıyorum. Topluiğneyle tutturulmuş durumda etiketler; sabitlenmiş değiller. İğneyi aldığınızda yere düşüyor. Altı bomboş bir zemin, beyaz bir bez. Resim olarak kalıcı kılma kaygılarından farklı bir şey, taşınabilirlik, değişebilirlik kültürü. Fikir olarak da sabitlikten uzaklaşabilme, doğrularını sürekli yenileyebilme. Halbuki resim sanatı içinde her şey kalıcı olmaya yöneliktir. 

Bu eseri alan biri evine götürürken parçalar düşebilir o zaman. Nasıl olacak?
İtina etmeyi öğrenecekler. Bir insan gibi düşünün. Birine ne yaparsam yapayım kaldırıyor diye bakarsanız hoyrat davranabilirsiniz. Ama karşınızda narin bir şey varsa hassas olursunuz. Bu resim çerçeveyle, camla kaplanacak, taşınırken bir şey olmayabilir. Ama zamanla topluiğneleri paslanacaktır. Organik bir süreç yaşayacak, dönüşecek. Özel bir boya kullandım ama renkleri 50 yıl sonra solabilir. Bu değişime açık olma hali bana heyecan veriyor açıkçası. 

Sizin gibi ısrarla otoportre yapan kimler var?
Otoportresini fotografik etkiyle yansıtan Hannah Wilke, Katharina Sieverding, Shirin Neshat ve Ana Mendieta, otoportrenin dolaysız uzantısı olan beden performanslarıyla Marina Abramovic, Rebecca Horn bu yaklaşımın öncülerinden. Vito Acconci, Chris Burden, Gunter Brus, Stelarc ve Orlan bedenlerini  kesme, yaralama, acı verme, değiştirme yoluyla bu tarzı uç noktaya taşırlar. Türkiye’den Nezaket Ekici ve Taner Ceylan, otobiyografik çalışmalarıyla şu an aklıma gelenler...

Başka kimler var?
Nişantaşı’ndaki Dirimart’ta 28 Şubat’a kadar sürecek olan ‘Plastic Tree Vol. III’te sekiz güncel sanatçıya ait, farklı zamanlarda üretilen eserler Ekrem Yalçındağ küratörlüğünde bir araya geliyor. Sergide Sabine Boehl, Doğan Doğan, Hayal İncedoğan, Sandra Mann, Bahar Oganer, Barış Sarıbaş, Sabire Susuz ve Halil Vurucuoğlu’na ait tuval resimleri ve fotoğraflar yer alıyor.