@ErkanAktug

Sadece sanat piyasası değil hayatımız balon

Sadece sanat piyasası değil hayatımız balon
Sadece sanat piyasası değil hayatımız balon
Renkli, büyük tuvalleriyle tanıdığımız genç kuşağın başarılı isimlerinden Yeşim Akdeniz, Dirimart'ta açtığı 'Muhalifler ve Sempatizanlar' başlıklı sergisinde şaşırtıyor. Birbirinden küçük farklarla ayrılan 100 adet karakalem desenle izleyici karşısına çıkan Akdeniz, "Serginin konusu, adı, bir ordu oluşturma fikri veya en basite geri dönüş, bunların hepsi benim için Gezi dönemiyle paraleldi" diyor.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

Beklenmedik bir sergiyle karşımızdasın. Nereden çıktı?
Aslında ben böyle kırılmaları 4-5 senede bir yaşıyorum. Bir dönem de kumaştan resimler dikmiştim.
Ne zaman aklınıza geldi böyle birbirinden çok küçük farklarla ayrılan karakalem desen serisi yapmak.
Yaklaşık bir yıldır yapıyorum. İlk başta bu kafalarla bir ordu yaratacağımı biliyordum. Bu şekilde sergileyeceğimi biliyordum. O zaman aklımdaki rakam belki 100 değil de 50’ydi. Zaten anlam bindirme ve bir sembolik dil kullanma olarak benim şu ana kadar yaptığımdan çok farklı bir şey değil. Hikâyesine dönersek bunun içinde benim bütün bu atölye düzeninden sıkılmış olmam bir etken. Çünkü yağlıboya gerçekten çok disiplin isteyen bir şey. O dönemde çok yakın bir arkadaşım roman yazmaya başlamıştı. Ben de gerçekten bir kâğıt ve kalemle en basitinden bir şeyler yaratabilmeyi özlediğimi fark ettim. Çok büyük bir prodüksiyona dönüşmeden, bir işletme işletmeden... İşletmeden kaçarken kendimi burada buldum!
Resmin özüne dönüş gibi mi?

Zaten ironik olan şu ki burada sanat tarihindeki ‘still life’ dediğimiz duruma selam var zaten. ‘Still life’ durgun olan, sembolik birtakım objeleri yan yana dizerek ressamların yaptığı resimler. Burada ışık önemli, kompozisyon önemli. İronik bir gönderme var. Çünkü 100 deseni gruplayarak galeriye astım: Kel kafalılar, başını sağa eğenler, ışığı sol taraftan gelenler ve ışığı sağ taraftan gelenler gibi...
Kafalar neden başka bir şeyin değil de bir demliğin içine yerleştirilmiş.
Benim için çok net anlamları var. Demlik, egzotik, oryantal olan ve feminen bir formu bize anlatırken bütün bu erkek kafaları da benim için tam tersi olan düzen, sıkıyönetim, militari, hiyerarşi ve erkek hegemonyası, bu katı şeyleri temsil ediyor.
Peki neden kafaların arkası dönük?
Çünkü kimlik önemli değil.
Desenlerin her birinin ismi var ve isimlerini Ulrike Meinhof’un ‘Bambule’ dizisindeki repliklerden alıyor. Neden ‘Bambule’yi seçtiniz?
Ulrike Meinhof’u seçmem Düsseldorf’daki öğrencilik yıllarıma dayanıyor. O dönem Almanya’nın o zamanki gençliği ile 70’lerin nasıl birbiriyle örtüştüğünü anlamak istiyordum. Şimdi ise bugün ya da bir yıldır yaşadıklarımızı anlamak için ‘Bambula’yı tekrar ele almanın mantıklı olacağını düşündüm. Mesela öğrenciliğimde de Andreas Baader ve Ulrike Meinhof’lar tabii ki önemli referans noktasıydı. Bu 100 tane işi ordu gibi yaratmak bir tür ritüel gibiydi. İsmi verip kenara koymak... ‘Neden bu dizi’ sorusuna gelince, 24 sene boyunca yasaklandığı için. Repliklere ve isimlere baktığımızda da son derece günlük hayata ait ve normal replikler görüyoruz. İşin içinde tepedekilerin ne kadar korktuğu, bir isyana karşı duyulan korku var. Dizinin konusu zaten bir kızlar yurdunda, kötü koşullarda birtakım haksızlıklara karşı kızların ayaklanması. Aslında çok politik bir duruşu anlatıyor ama kızlar yurdunda geçtiği için politik değil. ‘Bambule’ anarşik bir dizi değil, buna rağmen 24 sene yasaklanmış.
Çerçevelerin de hepsi birbirinden farklı, tıpkı resimler gibi...

Bir yandan farklılar bir yandan da çok benzerlikler var. Topladım hepsini. Bazılarını özel yaptırdım. Çoğu çok eski. Kötü koşullarda bulduğum çerçevelere göre desen yaptım. Bir şekilde bunlar artık objeleştiler. İsimleri arkasında yazıyor.
Toplamı da bir şeyler anlatıyor.
Evet, zaten garip olan o. Benim için o isyanı çağrıştıran etki önemliydi. Burada 100 tane kafanın bulunması, bunlar isyan edilen kişiler ya da isyan eden kişiler olabilir.
Gezi’nin de etkisi var mı bu seride?
Biraz var aslında. Gezi’den kısa bir süre önce atölyedeki sistemden sıkılma hissiyatını yaşamıştım. Malzeme almak için sürekli Gezi Parkı’ndan geçiyorum ve olaylar patlamadan önce zaten o gerginliği hissedebiliyordum. Serginin konusu olsun, adı olsun (Muhalifler ve Sempatizanlar), bir ordu oluşturma veya en basite geri dönüş fikri olsun, bunların hepsi benim için Gezi dönemiyle paraleldi. Hayatımda ilk kez böyle bir şey yaşadım. Çok şaşırtıcı ve duygulayıcı bir dönemdi. Bir şekilde sonlanmadı, hepimiz izlemeye devam ediyoruz şaşkınlıkla. Gezi taraftarı olsun olmasın herkes çok etkilendi bu olaylardan. Ben Gezi’den sonra bir aylığına Berlin’e gittim ve Almanlar Türkler hakkında hayranlıkla konuşuyordu.
İlk işlerinize daha kolay okunan referanslar vardı, popüler kültür gibi. Bir röportajınızda zamanla daha içe dönük referanslar kullanmaya başladığınızı söylüyorsunuz. Neden?
Aslında o popüler kültür olayı biraz dönemle ilgili, biraz gençliğime bağlı. Ben çok mainstream’le ilgilenen bir insan değilim, hiçbir zaman kazananın hikâyesiyle ilgilenmedim. Hep kaybedenin hikâyesi bana daha ilginç gelmiştir. Kendimi karakter olarak ve yaptığım iş olarak gerçekten outsider gibi hissettiğim için o zamanki pop kültürüm belki gençliğim belki de dönemin resim anlayışıyla ilgiliydi. Ben 2002’de mezun oldum ve benim okuduğum dönemde resim dışlanıyordu. 90’lardan sonra sen resim yapıyorsan deli olmalısın gibi bir algının olduğu bir zamanda ben resim okuyordum. Benim tavrım da şuydu: Ben resim yapıyorum ama 5 metrelik resim yapıyorum, senin burjuva koltuğunun üstüne asabileceğin burjuva bir resim değil. Bu da popüler kültürden, dünya tarihinden, atıyorum 20. yüzyıldan poplaşmış, zamanın akışını değiştirmiş şeyleri referans olarak kullanmakla paralel gitti. Bu da şu demekti: Ben aynı zamanda içeriğinde de ‘şunu şunu şunu’ diyebiliyorum, hâlâ resim çok güncel bir şey.
Resmin dışlandığı dönemde böyle bir tavır almanızın sebebi neydi?

Bana bir şeyin yasaklanmasından hoşlanmıyorum. Aslında şöyle bir durum da var artık ki bazı kurumlar veya merciler çağdaş sanat görünümünün nasıl olması gerektiğini sana söylemeye çalışıyor. Ben buna katılmak istemiyorum, o yüzden outsider olarak kalmayı tercih ettim.
Hiç pişman oldunuz mu? Tuvali değil de başka araçları seçenler daha kolay ilerledi de siz zorlandınız mı?
Pişmanlık değil de bu tercihi sorguladığım çok zaman oldu. Çok uzun saatler boyunca resim yapınca emin olun ki birtakım şeyleri sorgulamaya başlıyorsunuz. Alex Katz, ‘İnvented Symbols’ kitabında der ki, “Resim yapmak bütün özverini gerektirir ve genelde bundan da fazlasını gerektirir.” Bu, benim çok sık tekrarladığım hatta her sergiden önce yüzüme vurulan bir laftır. Bunun zorluklarını çektiğimi düşündüğüm çok zaman oldu. Ama bu bir tercih olduğu için pişman değilim.
Bir taraftan da tuval, resimde hiçbir zaman eskimeyecek bir araç.
Benim için bir anlatma yöntemi bu. Hayatta bir şeyler anlatmak istiyorsam tahminimce en iyi bu şekilde anlatıyorum. Yazmak çok direkt, film çekmek çok fazla insanlarla uğraşmayı gerektiren bir şey, konsept sanat yapmak inanılmaz text ağırlı ve bana göre estetik olarak eksik.
Mezun olduğunuz Düsseldorf Sanat Akademi, ekol olmuş bir sanat kurumu. Orada da tuval dışlanıyor muydu?
Tuval o dönemde sadece akademinin duvarları içinde önemseniyordu garip bir şekilde. O sırada dekan savaş sonrası Alman resimlerinin kilometre taşlarından Markus Lupertz idi. Erkek gücünün kendisinin sembolü olduğunu düşünen biri. Çok maçoydu. Ben zaten orada bir Türk olarak yine bir ‘ama’ yaşıyordum. Buradasın ama Alman değilsin, doğru dürüst Almanca bile konuşmuyorsun. Daha 18 yaşındasın, Türk’sün ama sanat yapmaya çalışıyorsun üstelik bir de resim yapmaya çalışıyorsun üstüne üstlük bir de kadınsın... Bütün bu noktaları teker teker kendi içinde tanımlayıp, anlayıp karşı savaş açmak gerekiyordu. Bütün 5 metrelik resimler, resimlerin üstünde yürümeler, birtakım resmin üzerine sigara yapıştırmak gibi eylemler de bu karşı savaşın parçasıydı.
İstanbul ’un çok hareketli sanat ortamı sanki duraklama dönemine girdi. Hem finansal hem de sanatsal açıdan. Sizce de öyle mi?
En çok sanat üretilen zamanlar savaş zamanlarıdır tarihte. Ben piyasa üzerine konuşmak istemiyorum çünkü benim için çok negatif bir kavram. Ortada ne kadar para dönüyor hiçbir fikrim yok, bilmek de istemiyorum. Bence zaten sanat üretimi ile piyasa hiçbir zaman paralel gitmez.
Siz o zaman sanatçı olarak şu anki durumdan memnunsunuz.
Piyasa durumu tamamen atölyenin dışında kalan bir durum. Hiçbir sanatçı dışarda çok resim satılıyor deyip daha çok çalışmaz, bunu yapıyorsa da zaten diyecek sözüm yok. İnsanlar bana da çok sık piyasada ne olup bitiyor diye soruyor. İnsanlar, bu bir balon mu, iner mi çıkar mı diye korkuyor. Bence sadece İstanbul sanat piyasası değil, hayatımızdaki her şey bir balon. Üstünde fazla düşünülecek bir konu değil. Biz işimize bakmalıyız.
Yeşim Akdeniz’in ‘Muhalifler ve Sempatizanlar’ sergisi 1 Nisan’a kadar Dirimart’ta. Tel: 0212 291 34 34