'Sanat kadar taş düşsün'

'Sanat kadar taş düşsün'
'Sanat kadar taş düşsün'

Endüstri tasarımı tedrisatından geçen Esat C. Başak, geri dönüşümü ve kolajı şiar edinmiş bir insan. İki gözlükten bir böcek çıkarıyor; kollar bacaklar ayrı oynuyor. Sergi, 29 Mayıs?a kadar Galeri NON?da... www.galerinon.com FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Korsan eylem değil, bomba ihbarı yok. Hem Mondo Trasho adlı anıtsal fanzini, hem kolajlarıyla bilinen Esat C. Başak'ın okuma bayramı esanslı sergisi açıldı. Genetiği değiştirilmiş oyuncaklar, 'patlamış' defterler, türlü garabet...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

Buluştuğumuz Tophane Tayfun Spor Lokali’nde eskiden, internet kafe olan bir köşede nargile içerken MSN’de ‘asl’ girizgâhıyla yazışanlar, Counter Strike oynayanlar olurdu. Az ilerideki oto tamircisinin duvarına tükenmez kalem inceliğinde bir fırçayla Devrim marka bir araba nakşedilmiş. Biraz daha ötedeki kuaförün camında ‘Kompleci bayan aranıyor’ yazıyor. İşte tam bunların ortasına hasbelkader kurulmuş bir galeride, NON’da dün açılan bir sergiden haz alabilmek için sanki bu üç durumda sevilesi, heycanlanılası bir şey bulmak icap ediyor.
Öyle memleketin en meşhur insanı değil ama Esat Cavit Başak’ın ismini bilen kaç kişiyse de, senelerdir yapıp ettiği garabetten, acayiplikten haz alanlardır. Bunu dememden alınmaz muhtemelen, kendi ağzıyla söylüyor müşterisi olan iş yapmayı manasız bulduğunu; müşterisi olmayacak ki herkes müşteri olacak bir yandan. “Özen, gösterdikçe kaçan bir şey; aşk gibi...” de kendisinin lafı.
Aslen endüstri tasarımı tedrisatından geçen Esat C. Başak’ın daha önce de çeşitli sergilere işleriyle, türlü şekillerde katılmışlığı vakiydi. Bu son cümlede geçen ‘türlü’, daha sonra kendini deşifre edecek. ‘Endüstri Devrimi Bitti. Biz Kazandık’ adını verdiği ise afili tanımla retrospektife yakın bir sergi, başka bir jargonla, eteğindeki taşların müstakil biçimde dökülüşü, hatta bir tür okuma bayramı. Peki ne yapıyor yani aslen? Neyin sergisi? Kolajlar, heykeller, genetiği değiştirilmiş oyuncaklar, basbayağı GDO...

‘Ayşe Arman Saçı Yolan’
Kazandıysak, biz kimiz? “İş yapan insanlar” diyor Başak, bilahare hakiki özgürlüğün yaratıcılıkta yattığını ekleyecek. Şahsen miladını milenyumun başlaması gibi hissettiği Endüstri Devri’nin sonu ise yerine bir şey bırakmamış; “Sadece objelerin arasındaki sosyal, politik bağlar ortadan kalktı, artık her şey daha çıplak görünüyor” diyor.
Çocukluğunda oyuncakla oynamayı içini açarak nasıl çalıştığını keşfetmek ve yenilerini yaratmak olarak algılamış biri olarak, bugün geldiği 45 yaşında elinden hâlâ oyuncak düşmüyor: “Bence oyuncak da seviniyor. Düşünsene seni yapıyorlar, birey olarak varsın artık. Hep aynı şekilde durmak sıkıcı. Baksana kendimize dövmeler yapıyoruz, saçımıza bir şeyler yapıyoruz. Onların da böyle bir hakkı olduğunu düşünüyorum. Çünkü çok canlılar ve benden daha uzun yaşayacaklar.”
Asıl üretim gayesi davul çalmak olan bir maymunun, Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ni parçalayan bir ‘mümin maymun’a nasıl dönüştüğü sergide görülebilecek zaten. Ya da başka bir oyuncaktan türeyen ‘Ayşe Arman Saçı Yolan’... Tarifi isminde...
Serginin büyük bir kısmını oluşturan defter sayfalarını anlamak için, 1982’ye, hayatındaki kişisel bir devrime gitmek gerekiyor galiba. Endüstri tasarımı okumaya başlamış, klasik anlamda desen çalışan ama bir yandan kafası hep serigrafiye, stampaya kayan Esat C. Başak’ın babasının iş yerindeki fotokopi makinesini keşfettiği gün başlıyor o devrim. Kilitli bir odada duran, yağlı sistemle çalışan o makine, kısa sürede nasıl söküldüğünü, baskı aşamasında hangi numaralar çekilebildiğini keşfetmesiyle bir kapı açıyor önünde: “Küçük bir odadan çıkmadan ciddi ciddi iş çıkarabiliyordun, aklında ne varsa boşaltıyordun.”
Aklını ne dolduruyordu o zaman? Parça parça fotokopilenmiş bir bisiklet, hatta bizzat kendisini fotokopilemek mesela. Söz ettiğimiz iş yeri bir otel olduğundan 12 kişilik bir yemek masasını ters olarak, üstelik üzerinde yemek tabakları ve içlerinde patates kızartması falan yemeklerle fotokopilemek... Sonra okul duvarlarına asmak... Okul bitirme ödevi zaten 2.85 metre boyda, şahsa mahsus bir sörf tahtası tasarımı...
Seri üretim meşgalesinin kâğıt üzerindeki en anıtsal meyvesi ise galiba Mondo Trasho isimli fanzin. 1991 yılının 1 Mayıs’ından 2002’ye kadar türlü aralıklarla çıkan, hem hiçbir şey, hem her şey üzerine laf ve görüntü kolajlayan bu fanzin, memleket sınırları dahilinde türünün ilk numunesi. O yıllarda bir de Laneth var ki, onun sörf yaptığı daha ‘metalik’ sular... İlk başlarda 20-30 kişilik bir takipçi kitlesi varsa, sonradan 500’e kadar çıkıyor rakam. Ekseriyetle Esat C. Başak’ın şahsi kes-yapıştır faaliyetinden müteşekkil fanzin, şu an bayağı koleksiyonerlik bir punk evrakı.
Aynı tarihlerden itibaren tuttuğu defterler var bir de... Günlük deseniz değil; yine fotoğrafların kupürlerle, dergi ara başlıklarının çizgi roman kareleriyle, ilaç prospektüslerinin porno fotoromanlarla, bilumum biletin bilmem ne ambalaj kâğıtlarıyla hemhal olduğu dökümler... Kendisinin tüm mal varlığı olan bu defterlerden kimisi ‘patlatılarak’, seçme sayfalarıyla da sergide hazır ve nazır...

İki gözlükten bir böcek
Aslında kolaj neredeyse bir yaşam modeli onun için. Okuduğu okul, aletlerle tanıştırma açısından faideli olduysa hayatında, bir mühim etkisi de onun Bauhaus ruhuna bağladığı malzemeyle ilişki. Sen ortadasın ve çevren malzemelerle çevrili, aradaki ilişkiyi sen kur...
Şimdi de eline geçen bir şey plastik mi, mika mı diye bayağı dişleyen, yolda yürürken durup duvarın malzemesini anlamak için parmak tıklatan yaşlı amcalar gibi neyin neyden yapıldığını anlamaya çalışan bir insan. En mühimi de malzemeyi sevmesi, ortaya çıkan amorf nesneyi ‘Şunun lüzumsuzluğuna bak’ diyerek bağrına basabilmesi.
Mesela gözlük parçalarından yaptığı böcekler... “İki gözlükten bir böcek çıkar. Ekstra fonksiyon istersen üç gözlük lazım” formülünü kuracak kadar çok çalışmış. Ortaya çıkan her bir yaratığı da heyecanla takdim ediyor. Bu film gösteriyor, bunun kıçı titrer, bunun yavrusunu alınca alarm ötüyor diye...
Bu tarz geri dönüşümü, dönüştürerek kolajlamayı o kadar seviyor ki, resim yapmak neredeyse lüzumsuz ona göre. “Elimi kaybetmeyi istiyorum. Çok başka olanaklar varken yeni bir şey çizmek istemiyorum” diyecek kadar kafası net.
Fotokopi makinesiyle heyecanlanmış, faksla yollanan fanzin yapmış birinin hayatına bir de internet sığıyor tabii. Facebook’tan Flickr’a çeşitli zeminlerde işlerini saçan Başak için, bu mecranın sağladığı doğrudan irtibat hali işin en heyecanlandırıcı kısmı.
Mondo Trasho’nun, bugün bir blog olsa nasıl hiç aynı etkiyi yaratamayacağından, o 90’lara mahsus meteorolojiden konuşurken billurlaşan bir vaziyet var ki, iki dönem arasındaki farkı ortaya seriyor. Hem fanzinde, hem kimi zaman şehrin duvarlarına yapışkanladığı ‘sticker’larda porno dili ve edebiyatından diyelim, faydalandığı çok Başak’ın. Bir-iki amcanın sinirlenerek anahtarıyla elektrik direklerinden sticker’ları kazıdığına şahit olsa da, her iki durum için de ‘İstemezsen başını çevirirsin’ gayet sarih bir yöntem. Bilhassa Facebook sayfalarına koyduğu işler yüzünden işletilen ‘şikâyet et’ butonları ve tam altı kez siteden atılması, yeni kuşağın da, bu yeni mecrayı keşfeden daha eskilerinin de rahatsızlıklarından bir iktidar üretmeye üşenmememeleri, bilakis bunu hak görmeleri kendilerinde...
En çok Atatürk’lü kolajlarından şikâyet aldığını söylüyor. Hiçbir ironisi olmayana dahi, Atatürk görüldüğü anda işlem başlıyor. Altında ‘Beni Türk heykeltıraşlarına emanet etmeyiniz’ yazan büst mesela; heykeltıraşlar dahi mesajı sevse de yapacak bir şey yok.
Çok küfür de yemiş. Birinin ‘Sanat kadar kafana taş düşsün’ lafını unutamıyor; “Neyse ben minimalistim, zarar gelmez” diyor. Yeni üç-beş fanzin de, ortalıktaki işlerde de gözüne çarpan ‘kuyruğunu saklamış politize hal’ zaten, herkesin çabuk sinişinden şikâyetçi.
Girişte, türlü şekillerde sergilere katıldığını zikretmiştim. Parçası olduğu kolektif sergileri saymak uzun sürer. Ama iki ‘korsan’ eylemi anmak lazım. Biri 1995 yılında Bienal’in Fluxus sergisi. İçeride Türkiye’den hiçbir sanatçının işini göremeyince ve bunun bizatihi Fluxus’a ihanetimsi bir durum olduğuna karar verince gidip Karaköy’de bir vesikalık çektiriyor. Kellenin altında Scrabble harfleriyle ‘Fluksus’ yazmakta. Vesikalıkları sergi alanına dağıtıyor. Neyse ki, anlayan anlamış, sergi bitimine kadar da kaldırmamışlar.
İkincisi ise Karşı Sanat Çalışmaları’nda 2002’de açılan ‘Tehlikeli Şeyler’ adlı sergiye, açılış günü yaptığı bomba ihbarıyla katılması. İmha ekibinin olay mahalline varışını en tehlikeli iş olarak görürken, bomba ihbarının bu kadar kolay yapılabildiğine şaşırmış daha ziyade...
Şu aralar Gökova’da yaşıyor, oyuncaklarıyla uğraşıyor, belde duvarlarına dekoratif maksatlı yapılmış manzara resimlerine geceleri UFO’lar ekliyor.