Sanatçılar, sisteme karşı gruplaşın

Sanatçılar, sisteme karşı gruplaşın
Sanatçılar, sisteme karşı gruplaşın
Sanatçıdan yana tavrıyla dikkat çeken 'Un-known ilk olarak Joana Kohen'in çalışmalarına ev sahipliği yapıyor. Kohen ile bu yeni mekânı ve 'Fuana' adlı sergisini konuştuk
Haber: MÜGE BÜYÜKTALAŞ / Arşivi

‘Un-known’ (yani ‘bilinmeyen’), alışageldiğimiz sanat rotasının dışında 4. Levent Sanayi Mahallesi Emirşah Sokak No: 13’te konumlanan bir mekân. Bir sanat galerisi değil, daha ziyade bir atölye... Kendi yağında kavrulan, isimsiz, sanat üretimi, araştırması ve sergilenmesini destekleyen bir sanatçı inisiyatifi. Sanat tüccarları, galeriler ve fuarlar üçgeninde şekillenen sisteme bir tür karşı tavır sürecine girişen genç sanatçı Joana Kohen’le bu mekânı ve mekânla eş zamanlı açılan sergisi ‘Fauna’ hakkında konuştuk.
‘Un-known’ alışageldiğimiz sanat mekânlarının dışına çıkan, kendi dinamiklerine bağlı olarak tanımlanan melez bir mekân. 

Mekânın fikir ve oluşum aşamalarını anlatır mısınız? Yaşadığımız çağda sanat ve sanatçı internet ve teknolojinin yaygınlaşmasına paralel olarak sanat tüccarları, galeriler ve fuarlara bağımlı durumda. Sanatçının bu sistem içerisinde tek başına ayakta durabilmesi neredeyse imkânsız. Kendini kabullendirebilme süreci mecburen sistemin içine dahil olmayı gerekiyor. Mekân, bu anlamda hem bir tepki hem de bir çağrı içeriyor. Mekânsal sürece ön ayak olmak yoluyla bir tavır belirlemek ve bu tavra sahip çıkabilecek diğer sanatçılara ulaşarak gruplaşmak hedefi barındıyor. Benim için bu proje üniversite yıllarından beri olgunlaşan bir idealin hayat bulmuş halidir. Bir yandan da sanatın endüstriyel alanla olan iletişimini göz önüne alarak, hem çalışma ortamının mimari yapısı hem de sanatsal üretime yönelik elverişliliğinin önemini vurgulamak istedim. Şehirde yaşamaya çalışırken ve endüstriyel alan böylesi seçenekler sunarken insanların Karaköy ve Tophane’ye sıkışma çabalarına inanamıyorum. 

Mekânın bundan sonraki ilerleyiş şekli ve kolobrasyona girilecek olan sanatçılarla kurulacak iletişimin nasıl olmasını planlanıyor?
 
Şu an mekânla özdeş iki sanatçı var biri benim diğeri ise Lara Ögel. Diğer sanatsal kolobrasyonların hem dostluk hem düşünsel boyuttaki paralellikler çerçevesinde zamanla gelişeceğini düşünüyorum. Mekânın ilerleyiş eksenini belirlerken mevcut birliktelikleri dikkate alarak karar vereceğiz. Burası bir galeri yada fabrikasyon üretim merkezi değil. Şimdi olduğu gibi sergilemelere de açık olan ama sergileme bittiği anda atölye kimliğine geri dönen bir yer. Asla belirli programlar ve zamanlamalar yok. Mekânı zamandan bağımsızlaştırmak adına bu kararın önemli olduğunu düşünüyorum. Ne zaman hazır hissedersek o zaman olacak. 

Hem mekânda hem de sergideki işlerde çıplaklık ve dürüstlüğün getirdiği izdüşümsel bir mahremiyet ihtiyacı okunuyor. Mahremiyetin hayatındaki karşılığı nedir? 

Mahremiyet bize verilen, içinde samimiyet barındıran bir oluşum ve gizlilik barındıran özel bir alan. İşlerim oldukça otobiyografik ve kişisel, bu anlamda bir saklanma ya da gizlenme amacı yok. Saklanacak bir şey varsa bu işlerle değil ama mekânla ilgili olabilir. Un-kown’un simgesel habitatının, içine aldığı insanların ‘kendi’ gibi hissedebildikleri, dışsal yargılardan uzak kalabilecekleri bir alan olması hedefimiz. Mahremiyet biraz da benim içimdeki tutuculuk, onu da kişisel mücadelemde işimle kırabiliyorum. 

Serginin ismi ‘Fauna’ ve işlerde görselleşen kadın , erkek, arı ve ucube figürleri yan yana geldiğinde gözlemleme ve gözlenme ekseninde izleyiciyi neye davet ediyor?

 
Fauna, belli bir bölgeye özgü hayvanların yaşadığı yeri niteliyor. İnsanların içinde bulunmadığı bir alan diyebiliriz. Fanus kelimesi de faunadan türemiştir. Fauna bir metafor olarak bu tanım üzerinde kapana kısılmışlık hissi veren döngülerimizi, içine alınmış olduğumuz fanusların hepimizin zorunlu fauna’sı olma durumuna bir gönderme. ‘Freak’ Türkçeye ‘Ucube’ olarak çevirebileceğimiz, ağır bir tabir olsa da zaman zaman kendime yakıştırdığım bir kelime.
Bu da neden böyle hissediyorum ve hissettiriliyorum, herkes çok mu normal sorusuna getiriyor beni. Bu salt kişisel değil bir o kadar da toplumsal yabancılaştırılmayla ilgili. İzleyiciyi de bu yabancılaştırılma halini sorgulamaya çağırıyor. Kadın ve erkek vurgusu ise en basit haliyle hem anne baba, hem sevgili hem arkadaş benim hayatımdam her
gün geçen insanlar. 

Metinlerde tek bir lisandan ziyade farklı lisanları aynı anda kullandığına şahit oluyoruz.

 
Hikâye aslında benim nereden geldiğimin belli olmaması ve kendimi bir yere ait hissetmememle ilgili. Bu yabancılaşma kötü bir yabancılaşma değil. Sanatın kültürler üstü olması ve kültürler üstü bir iletişimi getirmesinin sonucu. Irksal ve kültürel bazda insan topluluklarının konuştukları dil aracılığıyla bazı hal ve duyguları daha iyi anlatabilen kelimeler ürettikleri bir gerçek. Bu anlamda ben de lisan ayrımı yapmaksızın hallerimi ve duygularımı en iyi şekilde ifade edebilen kelimeleri seçiyorum. 

Malzeme seçimleri farklılaşsa da genel tavırda bir neo-gotik tarz hissediliyor. Anlatımın şekli sanatsal üretiminde seçilmiş bir tavır bir tür tepki ya da çağdaşlarına karşı bir tepki şekilde okunabilir mi? 
Malzeme seçimlerimde özellikle an itibari ile yaşadığım yerin kültüründen esinlendim. Göçebe dönemde avlanırlen gururlanarak asılan kürkler, eski Ermeni dokumaları ve halılar.. Tarz olarak endüstriyel ve karanlık bir sanat anlayışından etkileniyorum bu dinlediğim müzğe ve hayatımdaki tercihlere de yansıyor. 80’ler akımının getirdiği politik ve kültürel değişimlerin özellikle de müziğe olan yansımaları beni çok etkiliyor. Bu bir tepki değil sadece kendi dışa vurumumdaki bir yol. Zaten zorlamaya gerek yok, elimden siyah renk çıkıyorsa bununla ilgili yapılabilecek bir şey de yok.