Saroyan'dan bugüne değişen bir şey yok

Saroyan'dan bugüne değişen bir şey yok
Saroyan'dan bugüne değişen bir şey yok
Lusin Dink, Ermeni asıllı ABD'li yazar William Saroyan'ın 1964'te Bitlis'e yaptığı yolculuğun izini takip ettiği 'Saroyan Ülkesi' ile İstanbul Film Festivali'nin dikkat çeken işlerinden birine imza attı. Dink'le filmi ve aidiyet arayışını konuştuk.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

William Saroyan’ı okuduğunuzda keşfettiğiniz şey neydi?
Ben burada büyüdüm. Türkiyeli bir Ermeni olarak kimliğinizle yüzleştiğimiz noktada belli soruları kendinize soruyorsunuz. Bunların başında da “Biz buraya ne kadar aidiz” sorusu geliyor. Dolayısıyla benden daha önceki kuşağa mensup bir yazarın Amerika’dan aynı soruyla hareket ederek Bitlis’e gelmesi, beni daha çok çekti.
Aidiyetle ilgili sorunlarınız neydi?
Bu bir süre sonra temel sorun haline geliyor. Bundan bahsetmesek de Ermeni toplumuna karşı bir ötekileştirme var. Hayat içinde bu durumla karşı karşıya kalıyorsun, kaçma imkânın yok. Mesela lisedeyken okulun adını sorduklarında, değiştirip söylerdik. Ki ben öyle bir ailede büyümedim, yani toplumun içinde büyüdüm. Ama bu süreçlerden geçerken “Ne kadar buraya aidim” sorusu kendini dayatıyor. İlk kez Ermenistan’a gittiğimde “Buraya ait değilim” dedim ve sağlamalarını yapmaya başladım. Bu da bir kısırdöngü. Buraya aidim ama bir taraftan da ikircikli yetiştirildiğimiz için bu sorgulamalarla beraber ‘ dünya vatandaşı’ noktasına geliyorsun.
Filmi bir tür ‘zamansızlık’ içinde çekmişsiniz. Eski bir hikâye anlatıyor ama bugünün içinde de geçiyormuş gibi bir yandan. Bu tercih neden?
Birincisi, bir sürekliliğe vurgu yapmak istedim. Çünkü bunlar henüz çözebildiğimiz meseleler değil. Saroyan bugün bu yolculuğu yapıyor olsaydı yine aynı şeyleri hissedecekti. Maalesef değişen bir şeyler olmadı. Bir diğer sebep ise, sadece Ermeniler için değil, kırımdan geçirilmiş, soykırım görmüş, sürgüne gönderilmiş bütün halklar için zamanın belirli bir anında sıkışmışlık söz konusu. Sen yaşamasan bile, bütün bu hikâyeler aktarılıyor. Dolayısıyla buradan giden Ermeniler için de aynısı olduğunu düşünüyorum. Gittikleri tarihte sıkışıp kalıyorlar.
Filmde babasının topraklarına yapılan yolculuk üzerinden kök ve aidiyet arayışı var. Saroyan bu seyahatten sonra bu arayışın karşılığını buluyor mu? Çünkü buna cevap vermiyor.
Bitlis’e vardığında çok konuşmuyor. Ondan önce bütün yolculuk boyunca oldukça neşeli. Filmde bir yer var, “Halkın arasında tek bir Ermeni yoktu” diyor. Çünkü bir hayat sen orada bir şeyler yapabildiğin sürece anlamlıdır. Saroyan ev alıp orada yaşayabilirdi de. Ama kimsenin olmadığı bir yerde yaşamak, birileriyle paylaşmadığın sürece ne ki?
Bütün bu yolculuktan sonraki duygularına dair bir yorumda bulunuyor mu?
Bitlis’le ilgili bir oyun yazıyor ama 11 yıl sonra. Bu süre boyunca bir şey yazmıyor. Amerika’ya döndükten sonra bir arkadaşına attığı kartta “Hayatımda yaptığım en önemli yolculuktu. Bu nedenle benim için konuşmak çok zor” diye yazıyor. Bitlis oyunu da aslında tartışmalar üzerinden yürüyen bir oyun. İsimlerin ve karakterlerin adlarını değiştiriyor. Duygularına dair yazdığı hiçbir şey yok. Ama metinlerini incelediğimizde o tarihteki dilinde sıkıntı var.
Hikâyeyi klasik belgesel argümanlarını kullanarak çekmek yerine, zamansız ve biraz da Saroyan’ın gözünden anlatmayı neden tercih ettiniz.
Biraz biçim ve içerik birbirini tamamladı. Neden gölge kulandım? Çünkü Saroyan’ı kullanmak istemedim. O başka bir film olurdu. Kendimi işin içine katmak istemedim. Düşünsene adam Pulitzer, Oscar almış tarihteki belki de tek adam. 1964 yılında kalkıp böyle bir yolculuk yapıyor. Hâlâ kafasına bunu takıyor. Dolayısıyla da biz gölgeyi onun gölgesi olarak görüyoruz ama bütün ruhları temsil ediyor ve o ruhlar hâlâ oradalar. Kurmaca bölümlerde Arap karakterinin olması şu bakımdan önemliydi: Bu bizim hikâyemiz gibi algılanmasın istedim. Sürgünü yaşayan birçok halk vardı.
Saroyan o kadar yıl geçtikten sonra kalkıp babasının topraklarına geliyor. Benzer bir ruh hali bugünkü Ermeni kuşaklar için de geçerli mi sizce? Yani oradakiler buradaki köklerine bakarken, buradakiler tam olarak ‘buralıyım’ demenin tedirginliğini yaşıyor…
Tedirginlik değil aslında. Bana sorsan ben köküne kadar buralıyım. Benim için çok net bir nokta bu. Ama azınlık olarak sen bunu sorguluyorsun. Burada bir problem var demektir. Bilinçli olarak dayatılan bir problem. Bir akşam bir yerde daha önceden tanıdığım biriyle oturuyoruz. Nerelisin diye sordum. Ailesi Vanlıymış. “Van’a hiç gittin mi?” dedim. “Gitmedim” dedi ve 65 yaşında adam gözümün önünde ağlamaya başladı. Hiç görmediği bir yer ama oraya gidememek, gidince neyle karşılaşacağını bilememek. Bir de şöyle bir durum var: Biraz kırgınlık da olduğunu düşünüyorum. Bir dostuna kırılmak bu aslında. O da onlar için işleri biraz zorlaştırıyor. Şu da var; onlar büyük büyükbabalarını sorduklarında orada bir hikâye var. Bu hikâye anlatılıyor. Biraz da buna bağlı olduğunu düşünüyorum. Ortada gerçekten dostuna kırgınlık dediğim şey var. Yoksa politik olarak söylenenlerin çok fazla anlamı yok.
Filmde seçilen Saroyan metinleri ağırlıklı olarak aidiyetle ilgili ama ırkları, dilleri bir yana bırakarak ‘insan’ kavramında insanları birleştiren metinler. Metinler mi böyle bir tercihi dayattı, yoksa siz mi kitaplar arasında bu metinleri seçtiniz?
Ben Aras Yayınları’ndan Türkçe çıkan bütün kitapları okuyarak işe başladım. Okudukça metinler kendiliğinden oluşmaya başladı. İngilizce, Ermenice kaynakları da okudum. Benim tabii ki kaçındığım noktalar oldu. Saroyan’ı büyük, devasa, bizden uzak bir kişilik olarak çizmek istemedim. Çünkü öyle değil. “Ben insanı arıyorum” diyor zaten. Kimlik meselesi onun için bir seçim. O kimlikle doğuyor ama aynı zamanda da seçiyor. Yazdıklarından anlaşılıyor. Amerika’ya gittiklerinde onlar için de hayat kolay olmamış. Sadece Ermeniler değil. En nihayetinden savunduğu şey: Beraber yaşayabildiğimiz noktada insanız.
Sizin için Saroyan’la aynı yolu takip ederek böyle bir film çekmek nasıl bir yolculuk oldu?
Büyük bir yolculuk oldu benim için. Öncelikle film çekme süreci çok öğretici oldu. Kişisel olarak da ilk sorulara dönecek olursak. Ben Saroyan’ı okuduktan sonra kendime bir tercüman buldum. Çünkü kalemi çok kuvvetli ve benim tanımlayamadığım birçok şeyi anlatıyordu bana aslında.
Siz, Saroyan’la benzer hikâyeleri dinlemiş, aynı kaygıları gütmüş birisi olarak aynı şeyleri hissetmişsinizdir mutlaka. Ama ben okumadım. Okusam benim için nasıl bir etkisi olur?
Bir Ermeninin haletiruhiyesini anlamak için herkes okumalı bence. Şöyle bir şey var: “Neden bu seyahatle ilgili yazmadın” diye soranlara şu cevabı veriyor: “Çünkü öfkeyle yazanlarımız o kadar çoktu ki.” Bir anlamda sorularına cevap bulmak için geliyor ama daha fazla soruyla geri dönüyor.

William Saroyan

Bitlis’ten Amerika’ya göç eden Ermeni bir ailenin çocuğu olarak 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya’nın Fresno kasabasında dünyaya geldi. Saroyan on beş yaşında okulu terk etti. İlk öyküsü Story dergisinde 1933 yılında yayımlandı. 1934’te yayımlanan The Daring Young Man on the Flying Trapeze and Other Stories yılın en çok satan öykü kitabı oldu. 1939 yılında The Time of Your Life oyunuyla Pulitzer Ödülü’nü kazandı, reddetti. 1944 yılında The Human Comedy filmiyle Orijinal Hikaye Oscar’ını kazandı. Hayatı boyunca altmışı aşkın kitap yazdı ve tek bir şeyi anlattı: İnsanı. 18 Mayıs 1981’de doğduğu yerde öldüğü zaman adı Amerikan edebiyatının en iyi kısa öykü yazarları arasına çoktan yazılmıştı bile. UNESCO 2008 yılını Saroyan Yılı ilan etti.