Savaş koşullarında Nevruz barışı

Otobüs hareket ediyor. Yolcular arasında resmi giysili bir binbaşı da bulunuyor. Camdan dışarı bakarken konuşmaya başlıyor binbaşı:
"Ne güzel memleket bu. Şu binalara, şu parklara bak..."
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Otobüs hareket ediyor. Yolcular arasında resmi giysili bir binbaşı da bulunuyor. Camdan dışarı bakarken konuşmaya başlıyor binbaşı:
"Ne güzel memleket bu. Şu binalara, şu parklara bak..."
Yanındakine dönüp "Nerelisin sen" diye soruyor. "Diyarbakırlıyım" karşılığını veriyor yanındaki. Bu arada ayağa fırlayıp tabanca biçimine getirdiği elini binbaşıya doğrultuyor. Sesi kararlı:
"Esat Oktay Yıldıran, seni Kürt halkı adına ölüme mahkûm ediyorum..."
Üç el silah sesi... Binbaşı yuvarlanıyor...
Işıklar yandığında Dilan Sineması'nın üç katı da alkıştan yıkılıyor.
Bu manzarayı Diyarbakır'daki sinemanın sahne arkasında dehşetle izliyordum. Salonda adım atacak yer yoktu. İnsan kendine "Nereye gidiyoruz" diye sormadan edemiyordu. Çünkü 1991 'Nevruz'unda yaşanılan bu tablo, ülkenin geleceğine ilişkin karamsar duygularla dolduruyordu insanın içini.
Sinemanın iki kat balkonu da gençlerle, kadınlarla, yaşlılarla doluydu. Hemen herkesin elinde mum vardı. Işıklar sönünce de ışıl ışıl oluyordu salon. Oyuncular sahneden çıkarken 'Biji Kürdistan' diye bağırıyordu izleyiciler. Salona altı bin kişinin girebildiği tahmin ediliyordu. En az bir o kadarı da dışarıda kalmıştı. Sahneye çıkan sanatçıların tümü Kürtçe türkülerden oluşan repertuvarlarıyla salondakileri saatlerce alkış ve coşku seli içinde tutuyordu. Bir sanatçı Kürtçe duyuruyordu şarkısını: "Bu Öcalan için bestelendi: Lo Ape..."
Yani Türkçesi 'Hey Amca'.
Ortalık alkıştan yıkılıyor. "Biji Apo" sesleri yükseliyor salondan. Kutlamayı düzenleyen o dönemde faal olan Halkın Emek Partisi (HEP)'in bir yöneticisi "Diyarbakır'da ilk kez böyle bir şey oluyor" diye dile getiriyordu "Hiç değilse on yıldır süren sıkıyönetim ve olağanüstü hal koşullarında ilk kez bugünlerde kendi dilimizi özgürce kullanıyoruz."
Her yer Diyarbakır kadar 'sakin' değildi 91 'Nevruz'unda. Nusaybin'den, Cizre'den, bölgedeki daha birçok yerleşim biriminden kötü haberler geliyordu. Silahlar patlıyor, insanlar vuruluyor, kitlesel gözaltıları yaşanıyordu.
O yıl da savaş sınırımıza dayanmıştı. Körfez Savaşı patlamış, Bağdat'ın üzerine bombalar yağarken, büyük bir Kürt göçü dalgası sınırımıza doğru geliyordu.
1991'den sonraki 'Nevruz'larda da kan vardı, gözyaşı vardı, ölüm vardı, kitlesel gözaltıları vardı. Her 'Nevruz'da 'terör' hem bölgeyi, hem de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı büyük kentleri kuşatıyordu.
Ceberrut bir devlet olma anlayışı bayramını kutlayan halka yöneliyor, buna karşılık da özellikle Kürtler arasında bazen hedefini de şaşıran bir öfke kabarması yaşanıyordu.
Bu süreç 2000 yılına dek sürdü. Çağdışı, insanlık dışı görüntüler o yıla kadar hafızalara kazındı hep.
2000 'Nevruz'u tam bir dönüm noktasıydı. Elbette kutlamaların merkezi yine Diyarbakır'da ama bu kez 'izin'liydi. Alanlarda insanlar coşkuyla kutladılar bayramlarını. İzin verilen yerlerde olay çıkmadı, yasaklanan yerlerde ise yine cop, saldırı, gözaltı vardı.
2001 'Nevruz'unda ise tam bir patlama oldu. Yine bazı kentlerde alanlar, bazı alanlarda sanatçılar yasaklanmıştı ama, örneğin Diyarbakır'da Fuar Alanı'na gelenlerin sayısı 300 bin mi, 400 bin mi diye tartışılıyordu.
Ancak 2002 'Nevruz'unda Diyarbakır kendisini aştı. Artık alanda olanların sayısı 500 binden az mı diye kimse tartışmıyordu. Sezen Aksu'nun Diyarbakır'daki 'Nevruz'a katılması büyük bir ilgiye yol açmıştı. Ancak Van'da, Kızıltepe'de, Batman'da da kutlamalar çok görkemliydi. Ama bu kentler 'izin'liydi. Bayramın yasaklandığı Mersin'de çıkan olaylarda iki kişi hayatını kaybetmişti. Yine 'yasaklı' kentlerden İstanbul'da saldırı, gözaltı, yaralanma vardı. Hayat şunu göstermişti ki nerede yasak varsa orada olay vardı.
Bu arada geçmişte 'Nevruz', 'yasallaştırılmak' zorunda kalınca 'Türk bayramı' ilan edilmiş, hatta Alpaslan Türkeş 'Türki cumhuriyetlerden gelen 'soydaş'larla birlikte Ergenekon efsanesinden esinlenerek örs üzerinde demir çekiçlemişti.
Geçmiş yıllarda giderek artan 'W' takıntısı da giderek azalıyordu. Ama yaşanılanlar gülünmeyecek gibi de değildi.
Örneğin 2000'deki 'Nevruz'u gazetelerinde 'Newroz' diye duyuran Batmanlı gazetecilere 'W' davası açılmıştı savcılık tarafından. İşin ilginci 'Nevruz'u 'W' ile yazdı diye hakkında dava açılanlardan biri de 'Express' gazetesiydi. Bundan dolayı 'X' değil ama 'W' suçlu sanılabirdi. 'W'nın her durumda suçlu olmadığı da bu sene anlaşıldı.
Bu yıl da başta Diyarbakır olmak üzere Adana, Ankara, Bingöl, Batman, İstanbul, İzmir, Hakkâri, Mardin, Siirt, Mersin, Urfa ve Van gibi birçok kentte kutlandı. İzin verilen kentlerde de kayda değer hiçbir olay çıkmadı. Hem de sınırımızın dibinde bir savaş patlamışken, ABD Irak'a bomba yağdırırken, Türkiye, Kuzey Irak'a biraz daha girmek için uğraşırken yüz binler alanlarda bayramlarını kutlayabiliyordu.
Ama bazı yerlerde 'W' yine sorun oldu bu yıl. Örneğin Adana'da 'Newroz devrimci Kawa'nın mirasıdır' yazılı pankart alana girerken sorun çıktı. Güvenlik güçleri 'W' yasak olduğu için pankartta bulunan 'Newroz' sözcüğündeki 'W'yi söktü ve pankartın alana girmesine izin verdi. Ama bu kez de aynı pankartın üzerinde yazılı 'Kawa' sözcüğündeki 'W' kalmıştı. Anlaşılan 'W' tek başına suçlu değildi, 'Newroz'da olunca 'W' suçluydu. Bakalım daha bunlarla ne kadar uğraşacağız.
Ama burada önemli bir nokta var. 1991'deki Körfez Savaşı sırasındaki ve sonrasındaki 'Nevruz'larda yaşananlara bakınca, 12 yıl sonra o savaştan bir başka savaşa gelinceye kadar Türkiye'de herkesin ciddi boyutta bir ilerleme sağladığı kesin. Daha demokratik ve çağdaş bir Türkiye için atılan adımlar her şeye karşın azımsanmayacak boyutta.
Demek ki kan ve gözyaşı olmadan, barışçıl bir ortamda, hem de sınırımızın dibinde bir savaş yaşanırken de 'Nevruz' kutlanabilirmiş. Bunca kan, bunca gözyaşı ve can mı gerekiyordu insanların binlerce yıllık bayramlarını insan gibi kutlamaları için!