Şehirle aşk-nefret ilişkisi yaşıyoruz

Şehirle aşk-nefret ilişkisi yaşıyoruz
Şehirle aşk-nefret ilişkisi yaşıyoruz
2000'lerin dikkat çeken sanatçı inisiyatifi Hafriyat ekibinden Antonio Cosentino'nun Bergsen&Bergsen Galeri'de açtığı 'Marmara'dan Gidenler' sergisinde gemiler, yok olup giden İstanbul semtleri ve Tanzimat edebiyatı bir arada... Cosentino'yla bolca nostaljik bir söyleşi...
Haber: MÜGE BÜYÜKTALAŞ / Arşivi

‘Marmara’dan Gidenler’in hikâyesinden başlamak gerekirse, ‘gitmek’ 80 döneminde çocuk olan şehirlilerden son dönemde duymaya aşina olduğumuz bir söylem, bir de sosyolojik tarihimizde politik süreçler nedeniyle gitmek zorunda kalmış bir kitle var. Marmara’dan gidenler kimler?
İçine hepsini sığdırmaya çalıştım. Gemi fikri gitmiş olanları da gönderilmiş olanları da gitmek zorunda kalanları da anlatıyor. Serginin adını koyarken kaçış mı olsun gidenler mi olsun diye çok düşünmüştüm. Buradaki gemi bir kaçış transatlantiği çünkü. Biraz ironik olarak gemi metaforu etrafında Marmara Denizi’nin değişimini de içine alarak hem gidemeyenleri hem de kendi nostaljimi tekrar yaşamış oldum. Nuh’tan başlayıp, bir yere gitmek fikri üzerinden ilerledi. Sergi mekânının konumuyla da birlikte Kumkapı gemisini inşa ettim.
Geminin adı Kumkapı, bu ismin hikâyesi nedir?
Kumkapı eski Ermeni mahallesidir aslında. Eski Kumkapı’yı göremiyoruz çünkü elimizde eski zamandan kalan çok fotoğraf olmadığı için şöyleydi böyleydi diye anlatıyorlar. Orası çok büyük bir mahalle, İstanbul ’un var olduğundan beri mevcut olan bir mahalle. Sait Faik’in ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ isimli bir hikâyesi vardır. O da benim için bir esin kaynağı oldu. Bu hikâye aslında Sait Faik’in Tanzimat edebiyatına cephe durduğu hikâyelerden biridir. Geminin birkaç ismi var biri Kumkapı, limanı İstanbul, diğer ismi ise Stelyanos Hrisopulos. Tanzimat yazarları, Recaizade Mahmut Ekrem, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, hepsiyle aşk-nefret ilişkisi yaşıyorum. Çok beğendiğim çok başarılı yazarlar ama Tanzimat edebiyatında öyle bir milliyetçi nüve var ki. Azınlıkları kullanma şekilleri çıldırtıcı düzeyde. Sait Faik sembolik olarak bu hikâye ile cepheden Tanzimat edebiyatına karşı durmuş oldu. Birçok küçük hikâyenin yanında geminin içinde bu da saklı.
Malzemeyle olan ilişkini konuşmak gerekirse, sizinle çok özdeş olan bir malzeme teneke kutular, onlarla ilk buluşman nasıl oldu?
99 yılında Karşı Sanat çalışmaları; o zaman Elhamra Sanat Galerisi’ydi. O zaman peynir zeytin tenekelerinden bir enstalasyon yapmıştım. Peynir, zeytin, turşu tenekeleri İstanbul’un periferi tarihinde önemli objelerdir. Sokağa bir peynir zeytin turşu tenekesi koyduğunda hâlâ ekonomik olarak değeri olan ve dönüşümde olan malzeler. Eski bienallerden birinde de büyük bir enstalasyon yapmıştım. Bundan önce de Külah’ta ‘Teneke Şehir’ diye büyük bir enstalasyon yaptım ve orada da kendi mimari ütopyamı tatmin ettim. 30 dan fazla binayı bir kent kimliği altında birleştirdim o yerleştirmede. Bu sergi de oradaki işlerin devamı niteliğinde.
Şehirle hem bütünleşik hem de ayrışan, aşk-nefret ilişkisi tadında bir ilişkiniz var gibi..
Şehir bizim kuşağın, florası doğal mekanı aslında. Onunla aşk-nefret ilişkisi yaşamamız çok normal çünkü burası bizim en tanıdığımız yer. 70 yılından beri büyük ölçüde travmatik anlamda değişen bir şehrin içindeyiz. Marmara’dan gidenlerin içinde saklı olan bir başka şey de hızlı değişimin yarattığı travmadır. Zeminimizi kaybettik. Çocukluğumun geçtiği hiçbir mekânı ve yeri bulamaz vaziyetteyim. Böyle bir ortamda geçmiş daha farklı bir anlama bürünüyor. Şehirle Hafriyat grubundan da gelen bir ilişkimiz var. Şehir benim floram bütün bu yığıntı haliyle ve kıyıları köşeleriyle kafamızın içine şekil veren şey mekân… Ama burada bir genişlik hissiyle hareket edemiyoruz biz. Katmanlaşmış yığıntı görüntüyle hareket ediyoruz. Bu da işlere de yaşıyor tabii ki. Hayranlık duyduğum şehirler de yaşadığım şehre benzeyen şehirler. Örneğin Bombay, bu şehirlerdeki sinerji ve karmaşa bir yandan kaçma duygusunu bünyeye sokan bir şey, standardizasyonunu tamamlamış şehirlerde de yaşadım. Cenevre, Almanya gibi. Oradaki oturmuşluk da aslında hoşnut olmadığımız bir şey. Karmaşık kentler bir yandan yaşamayı arzuladığım kentler, bir yandan da zihnin içini karmakarışık yaptığı için kendine alan yaratmakta güçlük yaşıyorsun.
İşlerinde sıkça gördüğümüz mimari kurgular, kimilerinde çocukluğundan kalan mekânları yeniden yaratıyor olmanı; bir alan yaratma refleksi, ihtiyacı gibi okumalı mıyız?
Bina demek kimlik demek. Laleli basit bir örnek. Varlık Vergi’siyle Talimhane’de başlayan süreç bugün Kadir Topbaş eliyle tamamlandı. Orası da Lalelileştirildi! Bütün mekanlarını kaybediyor olman, düşün ki semtlerin kimlikleri yok oluyor. Rant binalarıyla kimliği ellerinden alınıyor. Döneminde Laleli de kötü bir semt değildi. Bina kimlik demek olduğu için bu yapılarla hayali ve reel anlamda uğraşma ihtiyacı hissediyorum. Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ romanında bahsettiği bina da ilginç bir binadır. O bina metaforu üzerinden anlatmaya çalıştığı hikâyede de zamanları senkronize etmeye calışır. Sergideki Ancelo gibi, ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ gibi şeyler benim imge dünyamı dolduruyor. Ya da çok çirkin atlantis serisi fayanslar, 70’li yıllardan beri hayatımızda olan... Onları uzunca süredir adam etmeye çalışarak, estetize etmeye çalışarak uğraştım. Anadoluda periferi ve merkezde hep karşımıza çıkan bir seriydi. Zihnimizin köşelerini, genişliklerini belirleyen bir mekândır ama fark etmeyiz bile. Gerek teneke şehirde gerek bu sergide binalar ve mekânlarla olan alışverişim devam ediyor.
Bir de boyutla ilgili tavrınız var ki, birçok şeyi bilerek ve isteyerek minyatür haliyle yeniden yaratıyor olma tercihinin arkasındaki itki nedir?
Boyutlarla oynadığında hem biraz Güliver Seyahatnamesi duygusu oluşturuyor. Bu bana Sait Faik hikâyelerinden de bulaşan bir şey. Tasavvur edemediğimiz geçmiş mekânlarımız kaybolduğu için boyutlarla bu şekilde oynadığımızda o nostaljik duygu yeniden canlanıyor. Basket potası, iskeleler ve gemide kaçamadığım kendi nostaljik duygularım var aslında. Proustvari bir şekilde geçmiş, Aragon’un deyişiyle yaşanmış olanla hayal edilmiş olanın arasında sınır çizgisinin olmaması durumuyla aynı. Baalbek otel gerçekti aynı zamanda, bu sürrealistlerin bize verdiği ve gerçek olan bir bilgi. Hayal edilmiş mekânla gerçek mekân arasında zihinde çizilmiş bir çizgi yok.
‘Marmara’dan Gidenler’ sergisi 26 Aralık’a kadar Gayrettepe Selenium Panoroma Residence’deki Bergsen&Bergsen Galeri’de görülebilir. Tel: 0212 356 10 53–55