Selahattin Duman: Ne işin var tatilde, Bodrum halkının bayramını mı kutluyorsun!

Selahattin Duman: Ne işin var tatilde, Bodrum halkının bayramını mı kutluyorsun!
Selahattin Duman: Ne işin var tatilde, Bodrum halkının bayramını mı kutluyorsun!
'Hürriyet Dünyası'nın en hınzır kalemlerinden Selahattin Duman, "Geçmişte bayram insanların bir araya gelmesi için vesile oluştururdu. Ama o zamanlar turizm yoktu, bayramdan kaçamıyordun. Şimdi turizm sayesinde kaçmayı icat ettik" diyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

RADİKAL -  Selahattin abi, kökleri bakımından hâlâ Babıâli denecek olan Türkiye basınının usta bir kalem erbabıdır. Futboldan sinemaya, siyasetten gündelik hayata el attığı her konuya özgün bir bakış açısı getirir; yazıları özel bir nefaset taşır, geçmişten günümüze uzanan bir çizgide geleneğin izlerini sürer ve hınzırca fikirleri, zekice yaklaşımlarıyla okurunun takdirini kazanır. Kendisiyle bayramı vesile ederek eski günleri, heyecanı ve bu geçmişin şimdiki zamanda içindeki tezahürünü konuşalım dedik.

Önce o klişe tanımla başlayalım: “Nerde o eski bayramlar”ın bir karşılığı var mı? Geçen gazetede arkadaşlarla konuşuyordur, mesela başka kültürlerde “Nerde o eski ‘Christmas’lar, nerde o eski ‘Şükran Günleri’? deniyor mudur?

- Genel bir tarif yapayım: Eski olan her şey kötüdür ama bize iyi geliyordur. Çünkü çocukluk mutluluktur. Çocuksan mutlusundur. En kötü şartlarda yaşanan çocuklukta bile belli oranlarda mutluluk vardır, çünkü hayata bir filiz olarak gelirsin. Çok mutlusundur, sonra büyürsün. O çağlarda yediğin yemeğin, oynadığın oyunun, yaşadığın şeylerin tadını ileriki yaşlarda hiçbir şey vermez. İşte Burhan Felek yazarmış, “Eski ramazanlar şöyle, eski ramazanlar böyle”. Tabii ki öyle bir şey yok. Aynısını top meselesinde de yaparlar, “Eskiden futbol şöyleymiş, eskiden futbol böyleymiş” diye. Ben sana söyleyeyim, ayır beş-on yetenekli adamı; Selahattin Torkal’lar, Can Bartu’lar, Recep Adanır’lar, Metin Oktay’lar, Suat Mamat’lar vs. Çıkar onları bugün ‘Süper’ denilen ligde yüzde 90’ı oynayamaz. Zaten 60 dakika oynuyorlardı, biri koşarken diğerleri elleri belde bekliyor, oyunu seyrediyordu. “Eski futbol da eski futbol” diyorlar, iyi ki gördük o dönemleri, şimdiki gençler bilmiyorlar da bizim hakikaten önemli şeyler yaşadığımızı sanıyorlar, öyle ahım şahım bir futbol yoktu kardeşim.

Bayram bağlantısına dönersek...

- Ben Afyon’da büyüdüm mesela, bayram olduğunda cambaz gelecek de ip üzerinde kurban kesecek diye dört gün bütün şehir beklerdi. Sonra ne oldu, Cambaz İbrahim birkaç yıl sonra gösteri yaparken ipten düştü, öldü gitti. Ama biz çocuktuk ve her şey ilginç, heyecanlı gelirdi. El öpecek, harçlık toplayacaktık. Kimi aileler harçlık yerine, çok masraflı olmasın diye ucuza alınmış mendilleri verirdi. Çocuklar için mendil almak en nefret edilen şeydi, o aileler bilinir ve ‘kara liste’ye alınırdı! Mesela benim çocukluğumda en önemli eksik çikolataydı. Taşrada yoksulluktan dolayı çikolata bulunmazdı. Oysa şimdi böyle mi? Eski bayramlarda yaşayan çocuklar, zamane çocuklarının yediğinin içtiğinin yüzde birini yiyip içmemiştir. Ama anlattığın zaman “Nerde o eski bayramlar?”

Buradan “Nerde o eski bayram gazeteleri”ne geçelim. Bir zamanlar senin de çalıştığın dönemin Sabah grubu öncülük etti, bayram gazetesi uygulaması kaldırıldı. Gazetecilerin yılda toplam yedi günlük tatilleri ellerinden gitti.

- O hikâye Zafer Mutlu’nun başının altından çıktı, Dinç Bilgin’i de ikna etti ve her gazete, bayramda da basılmaya başladı. Çıkmasaydı ne olurdu sanki? Ne güzel gazeteci de tatil yapıyordu. Bayram gazeteleri dünyanın en gereksiz şeyleriydi, o gazeteler için paraya ihtiyacı olan arkadaşlar çalışır, cemiyetten üç-beş kuruş alırlardı. Haber , hele hele özel haber hiç olmazdı, ‘Resmi gazete’ oku daha iyi ama şeklen çıkıyordu. Rahat battı yani. Gelenek diye bir şey var, gelenek kendi kendine oluşmuyor. ‘Birinci Geleneksel Kiraz Festivali’ diye bir şey olmuyor, zamanla oluşuyor. Böyle bir gelenek varken sürdür işte...

 

‘CİNEMA PARADİSO’ GİBİ FİLM YOK

 


Bir de spor sayfalarındaki “Kulüpte bayramlaşma bilmem kaçıncı gün” türü klişeler vardır.

- Bayramı yaşamak onu hissetmekle, neşesinin, coşkusunun farkına varmakla mümkün. Eğer karından, kocandan nefret edersen, evlilik yıldönümleri sana zül gelir. Bu ‘Kulüpte bayramlaşma’, ‘Vilayette bayramlaşma’, bayramın hissedildiği dönemin ifadeleridir ve tabii ki günümüzde anlamını yitirmiş olabilirler. Çünkü geçmişte bayram, insanların bir araya gelmesi için vesile oluştururdu. Ama bütün bu sistemi değiştiren şey sanırım eskiden turizmin olmamasıydı. O zamanlar bayramdan kaçamıyordun. Şimdi turizm sayesinde kaçmayı icat ettin. Telefonun çalıyor, açıyorsun, “Nerdesin?” diyor karşı taraf, “Bodrum’dayım” cevabını veriyorsun. Ne işin var orada, Bodrum halkının bayramını mı kutluyorsun? Yoo, karmaşadan kaçıyorsun. Dolayısıyla büyük şehirde bayram kutlanmıyor. Bu durumda erkes tatilin derdine düşüyor, gazeteciler hariç tabii ki…


Peki ne yapacağız; eskisi iyi değildi, şimdi de eskinin tadı yok gibi...

- Tabii ki geleneği sürdüreceğiz. Bakarsın 30 yıl sonra bambaşka yerlerde olur bu ülke. Bambaşka insanlarla farklı bir ruh yakalanır, bayramlar da başka anlamlarla, coşkularla kutlanır. Mesela 70’lerde televizyona çıktı bir anda ve sosyal hayat çöktü. Daha öncesinde insanlar birbirlerine misafirliğe gider, yemekler yenilir, yatıya kalınırdı. En önemlisi sinemaya gidilirdi. Mesela ‘Cinema Paradiso’ filminin tadını bütün Anadolu, bütün İstanbul, onca semtiyle mahallesiyle bilir, yaşardı. Sonra TV geldi, yetmedi siyah-beyazdan renkliye döndü ekran, yetmedi kanallar çoğaldı, bağımsız platformlar oluştu. D-Smart, Digiturk, bana ayda yaklaşık 700-800 film sunuyor, “Al, beğendiğini seyret” diyorlar ama benim o kadar zamanım yok ki. Öte yandan bana bu kadar sunulan seçenek sinemanın değerini düşürüyor. Ekonomik gerçektir; talep olursa arz büyür, benim bu kadar filmi talep edecek durumum, zamanım yok ki. O da bunu biliyor, “Sonradan seyredersin” diye kaydetmemi öneriyor. Benim açımdan buna da gerek yok tabii, evde dört bine yakın DVD’im var.

Çocuklarda heyecan ölüyorsa geleceğin yönetmenleri nasıl çıkacak?

- Rahmetli Ahmet Ertegün, Zülfü’ye (Livaneli) söylemiş, “Artık müzikte altı format var, onların dışına çıkmak zor, çünkü tüketici bu formların dışındakileri itibar etmiyor” diye. Sinemada da böyle bir durum var; dön bak şimdiki filmlere, kurt adam, vampir, başka konu yok, bütün gençler ağzı açık bu öyküleri izliyor. Hollywood’da güzel bir şey yapıldığı zaman para kazanılmıyor, ilgi görmüyor. Her şeyi belli bir formatlara göre yaparsan da elbette kaliteli iş çıkmaz.

Ne ‘Cinema Paradiso’, ne de bizdeki ‘Muhsin Bey’ gibi filmler artık yapılmıyor. Bak dizilere, orada da aynı meseleler var. Bazen diyorum ki, “Ben bu dizilerde oynayanları niye tanımıyorum?” Hepsinde güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar var ama hepsi birbirine benziyor. Güzel, sağlıklı çocuklar ama farklı olduklarını nasıl anlayacağız? Şimdi beni koysalar filme, herkesin aklında kalırım...

Bir ara koymuşlardı, her filmde karşımıza çıkıyordun.

- Tabii, 16 tane filmim var. Gerçi hepsindeki rollerin süresini toplasan 4.5 dakikayı geçmez. İleride bir sinema almanağı falan çıkarırsan beni unutma.

 

GERÇEK ‘TEPEGÖZ’ ANNEM, BENİ TEPELEDİ!

Sinema senin hayatında çok önemli değil mi?

- Evet, o kadar ki çocukken sinemaların çöplüklerini karıştırır, makinistlerin kesip attığı parçaların peşine düşerdim. Onları toplar, bir kutuya koyar, sonra mercekle büyütüp bakardım. Clark Gable’lar, Alain Delon’lar, hepsinden büyük zevk alırdım.

Anlattıklarından “Şimdiki çocukların hayal gücü yok” noktasına geliyoruz galiba.

- Tabii ki hayal gücü yok, öldürülüyor çünkü. Çocuğun eline tablet veriyorsun, mesela benim tanıdığımın bir çocuğu var 1.5 yaşında, giriyor tablete, oradan kendine uygun çizgi filmi buluyor ama o çocuk ayakkabısını bağlayamıyor daha. Çocukluk hayaldir, sinema sendeki hayali besler. Mesela benim seyrettiğim ilk film ‘Ulysses’di, orada Kirk Douglas tepegözün gözüne kazığı sokup öldürüyordu. Altı yaşımdaydım, eve geldik, adrenalinim azmış, heyecandan yerimde duramıyorum. Kendimi filmdekilere benzeteceğim diye minik bir bornozum vardı, onu sardım üzerime, elimde oklava sağa sola sallıyorum. Oklava gitti büfenin içine girdi, bir şeyleri kırdı. Bu durumda da gerçek ‘Tepegöz’ annem geldi, beni tepeledi. Bir araba dayak yedim. Bu işte bir filmin yarattığı heyecandı, hâlâ etkilendiğim filmlerde hep o güne, hep onlara dönüyorum. Yıllar sonra o filmin videosunu Tayland’da bulmuştum. Baktım sıradan bir filmmiş ama o zaman bana yaşattığı heyecan bambaşkaydı.
 
 

‘COĞRAFYA KADERDİR’

 

Geçenlerde İbni Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü üzerine kalem oynattın. Bu kader bizi nasıl etkiledi dersin? İstanbul’un mahvedilmesi de bu kaderin bir parçası mı?

Şimdi önce şu soruya cevap arayalım: “Burada yaşamasaydık nerede yaşardık?” Hiç birimizi saf ve homojen kökenlerden gelmediğimize göre net bir profilimiz yok. Osmanlı’da ümmet, gayrimüslimler dahil 54 farklı etnik gruplardan oluşuyormuş. 1884’teki nüfus sayımında İstanbul’da 840 bin kişi yaşıyormuş ve bu sayının 125 bini Polonyalı, İngiliz, İtalyan, Fransız toplumlarına aitmiş. Yani Ziya Paşa’nın “Biz Osmanlıyız, bizde her türlü insan bulunur” lafının gerçek bir karşılığı varmış. 1911 ve 1913 sayımları var resmi olarak; bu sayımlarda da görüyoruz ki savaş süresinde İstanbul’da 1 milyon 200 bin kişi var, sonrasında şehir gerçek mecrasına dönüyor, yani 800 binlere… 1911’de nüfusun yüzde 44’ü Müslüman, yüzde 56’sı ise gayrimüslim… Yani şeriatla yönetilen Osmanlı’da böyle bir tablo var önümüzde, laik Türkiye’nin bir anlamda fiili başkenti olan İstanbul’da ise yüzde 99’luk bir Müslüman nüfusla karşı karşıyayız. Çünkü artık farklı renkleri barındırmıyoruz… Kader meselesinde ise şöyle düşünmek lazım; mesela Bangladeş… Asıl kader orada karşımıza çıkıyor, coğrafya taşı bile esirgemiş orada. Sen “Burada her taraf dağ taş” diyorsun, orada yapı yapacak taş bile yok. Coğrafyanın asıl kaderi bu işte. Kaderi tarif eden şey siyasal değil yani. Bugün hâkim olan siyaset gider, yerine bir başkası gelir, ama sen 2500 yıllık birikimi olan bir şehirde yaşadığının farkında mısın, mesele bu bizim için. Şimdi burada İstanbul’u gerçek anlamda seven ancak bir avuç insan var. Gerisinin umuru değil. Bir tane büfe yapmak için İstanbul’un tamamını yakabilir. Babıâli’ye git, Alayköşkü’nün oradaki büfeye bak, tarihi çeşmeye büfe yapmışlar. İzni de belediye vermiş, peki o belediye neyse övünüyor, muhafazakâr olmakla.

Asıl ilginç olan bu şehrin belediye başkanının ‘Mimar’ olması değil mi?

- Kadir Bey iyi bir adam, sağdan soldan duyduğum kadarıyla öyleymiş. Ama benim şöyle bir yaklaşımım vardır: Biri kendini tarif ederken isminin önüne meslek şerhi, akademisyen şerhi koyarsa orada bir şüphe duyarım. Özgüveni yok ki, kendini tarif için başka kurumların verdiği sıfatlara ihtiyaç duyuyor diye. ‘İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Mimar Kadir Topbaş’ böyle bir tanımlama. Ayrıca mimar olmuş da bedesten çarşısı mı yapmış, köprü mü yapmış?

Bırakın yapmayı, elimizdekileri korusa yeterdi bence.

- En son Kuruçeşme’de yaptıklarına bakın; yüzyıllık koca ağaçları kestiler. Yol geçecekmiş. Yol nerden geçerse geçsin, denizi doldur oradan geçsin. Abdülmecid kadar da mı akıl edemedin, denizi doldurup Dolmabahçe Sarayı’nı yaptı...

Son olarak ‘Bayram neşesi’ kabilinden bir hatıra istesem... Mesela Çinli zannıyla önüne çıkan her Uzakdoğulu’ya saldıran yurdum insanı profili ekseninde, senin hayatında unutamadığın ya da çok ilginç gelen protesto gösterilerinden birini aktarabilir misin?

Valla ben ortaokuldayken, o dönem orta ve lise öğrencilerinin şapka giyme zorunluluğu vardı ki, bazıları bu şapkaların kep gibiydi. ‘Kızlı-erkekli’ giyilirdi. Sonradan kalktı, iyi de oldu tabii ki. Ortaokul suları, bizim müdür disiplin gösterisine soyunmuş ve üst sınıftaki abilerin saçlarını öyle bir kesmiş ki, adeta Kastamonu sarımsağına dönmüş kafalar. Onlar da genç, en afili çağlarındalar. Zorlarına gitmiş. Almışlar okulun flamasını, biri de Türk bayrağını kapmışlar, okuldan çıkıp şehir meydanındaki Atatürk heykeline (ki ona da heykel demeye bin şahit lazımdı) doğru yürüyorlar. Bu topluluğu gören de ne olduğunu bilmeden grubun peşine takılıyor. Derken o 10-15 kişilik topluluk, oldu mu sana iki-üç bin kişilik koca bir grup. Esnaf, köylüler, kahvede oturanlar vs. herkes bir merak içinde ne olduğunu bilmeden sürüklenmiş gelmiş. Nihayet ön taraf heykele ulaştı ve abilerimizden biri, Ata’nın huzurunda durup başındaki kepi çıkardı ve “Atam, cumhuriyeti emanet ettiğin gençlik ne herhalde, gör bak” dedi. Bir alkış, bir kıyamet… Benim için ilginç olan bir başka yan vardı bu yürüyüşte, rahmetli dedem Osman Bölükbaşı’nın partisinden yeni milletvekili olmuştu. O kuşakta da bir ‘asılma fobisi’ vardır. Hata yapanı asarlar diye düşünürlerdi… Dedem beni görmüş grubun içinde, “Ya bizim torunu suçlarlar, sonra da asarlar” diye çok üzülmüştü.