Selim Birsel'in 'aylak' bahçesi

Selim Birsel'in 'aylak' bahçesi
Selim Birsel'in 'aylak' bahçesi
1995 Gar Sergisi'ndeki çarpıcı enstalasyonu 'Kurşun Uykusu' hâlâ hafızalarda olan güncel sanatın öncü isimlerinden Selim Birsel, uzun aradan sonra Egeran ve Depo'da iki sergiyle karşımızda.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

“Kendimi köksap gibi hissediyorum. Her şeyden önce bir flâneur’üm. Oradan oraya aylak bir şekilde dolaşıyorum. Lübnan, Mardin, Diyarbakır…” Selim Birsel’in, işleri üzerine konuşurken sıkça başvurduğu terimlerden biri ‘flâneur’lük. En ünlü haliyle Walter Benjamin tarafından Charles Baudelaire için dile getirilmiş bir kavram. Tam hakkını veren bir tanım olmayacak belki ama temelde 19’uncu yüzyıl Parisi’nde hem şehirle hemhal olup hem de eleştirel mesafesini koruyan gezgin gözlemci diye tanımlanabilir kısaca. Aynı zamanda Selim Birsel’in şu aralar farklı mekânlarda sergilenen işlerini görmek için de ideal bir yol haritası sunuyor.
Şimdiye kadarki çalışmalarında yoldaki rastlantılarla, karşılaşmalarla üretilen yeni anlamlara odaklanan, her işi de kendine ait bir yolculuğa sahip Birsel, iki farklı mekânda birden karşımızda: Depo’da 31 Mart’a kadar sürecek ‘Tetikte’ ve yürüyerek aşağı yukarı 10 dakikalık uzaklıktaki Egeran Galeri’deki ‘Adım Adım’. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar büyük bir külliyatla izleyicinin karşısına çıkan Birsel sergileri bu kadarla da kısıtlı değil. Ankara m1886’daki ‘Gece’, 10 Mart’ta sona erdi. 7 Mart’ta biten Arter sergisi ‘Haset Husumet Rezalet’ ise sanatçının farklı dönemlerden işlerini bir araya getiren ‘Arka Bahçede Yerleştirilir’ enstalasyonuna ev sahipliği yapmıştı.
Birsel, kişisel sergilerinin isimlerinden bir cümlenin ortaya çıktığını söylüyor. İşler de aynı şekilde birbirine bağlı: “Benim işim büyük bir bütün ve buna eklenen uzuvlar söz konusu. Sanatta süreklilik önemli. Türkiye ’de her seferinde hop diye yeni bir beyaz sayfa açmaya bayılırız ya… Yok öyle bir şey. İlerlemenin yolu süreklilikten geçiyor.”
Birsel’in son sergilerini bir araya getiren ise Yakındoğu gezileri. “2008’den beri ilgimi çeken yerler Ortadoğu olmaya başladı. Uç nokta Bahreyn’e kadar gittim. Arap Baharı sonra oldu. Tesadüf…” Röportajın başında dillendirdiği köksaplık durumu ise ara sıra baş göstermesinden, yani gittiği her yerden gönderdiği fotoğraf ve izlenimlerden. Bunlar arasından seçtiği 51 adet fotoğraf ve izlenimden oluşan ‘ Haberler / İzlenimler’ kitabına Depo’da bakmak, lansmanının yapıldığı Kuad Galeri’de ise satın almak mümkün. Birsel’in tüm yolculuğunun odak noktası ise çalışma odasını Depo’nun mekânına taşıdığı ‘Cabinet du Flanerie Rhizome’: İçi likör dolu, camdan bir hançer, Lawrence Durrell’in ‘Kıbrıs’ın Acı Limonları’ romanı ve ‘İngiliz İdaresinde Kıbrıs’ın da aralarında bulunduğu kitaplar, paravanın farklı kullanımlarına dair fotoğraflar, resimler, odadakilerden bazıları. Birsel daha sonra Durrell’in kitabını özellikle göstererek “Bunu mutlaka okumalısın” diyor: “Kıbrıs’ın bu durumu sadece yakın tarihle sınırlı değil. Aslında bir korsan adası. Arkasından Haçlılar gelip geçiyor. Sonra Osmanlılar geliyor. Uzun bir İngiliz sömürge dönemi söz konusu. Mesela Durrell’in kitabı o dönemi anlatır. Beraber güzel güzel yaşayan bir toplum, önce İngilizlere, sonra birbirlerine düşman oluyor. Karışık duygular…”
Ama şimdilik Depo’da; Kıbrıs’ta değil; Mardin, Diyarbakır ve Lübnan’dayız. Çalışma odasının panosundaki paravan resimleri, mekânın ilk katında bir labirente yol vermiş. Birsel, Anadolu ve Ortadoğu’dan topladığı kumaşları gerdiği paravanlarla bir labirent oluşturmuş. Batı sanat tarihine oryantalist bir unsur olarak giren paravan, şimdi izleyiciyi bu coğrafyanın içine çeken bir işlevde. Tabii ki Birsel’in dikte ettiği bir yol değil bu. Sanatçının rastlantılara, işlerinin sergi mekânında başına gelenlere ilgisi, keyifle anlattığı şu anekdottan da belli: “Geçen gün açılış sırasında bir çift labirent paravanların arasında dolaşırken saklandıklarını düşünüp öpüşmüşler. Bu da güzel bir şey. Sonra da yakalanmışlar”.

Bahçede

Bu Ortadoğu kumaşlarındaki çiçek motifi, Depo’nun üst katında ‘Halfeti’nin Siyah Gül Bahçesi’ ve ‘Gömülü’de de aşikâr. “Bende bahçevanlık da var” diyor Birsel, ‘Gömülü’ videosunu 15 gün boyunca Beyrut’un 10 kilometre uzağında ufak bir bahçede çalışarak gerçekleştirmiş. Kendisi bahçeyi eşelerken kadraj dışından bir sesle diyalog halinde… Yine bir bahçe klasiği patlak plastik topların doldurduğu ‘Atılan Toplar’ odasının önünde folklorik tuzaklara düşmenin çok kolay olduğu bu coğrafyada bundan nasıl kaçınılabileceğini konuşuyoruz: “Her şeyden önce enstalasyon fikrine baktığımızda içinde ayinsel bir durum var. Yalnız Türkiye’ye bu enstalasyon düşüncesi 80’lerde gelmeye başladı. O zaman sanat tarihine baktığımızda daha enstalasyon adını almadan yapılan enstalasyonlar 1919’la 1930’lar arasına denk geliyor. Bu düşüncenin filizini bilmeden birdenbire hop diye enstalasyon yapınca, narratif, yazınsal bir dile geçiliyor. Orada folklor tuzağına düşmek kolay. Bu da Türkiye’de enstalasyon üzerine düşünen sanatçılarda karşılaştığım bir şey. Çizgisel anlatıdan kaçınabilmek için düşünceyi kaydırabilmek gerekiyor.”
Düşünceyi kaydırmaktan kasıt, Kıbrıs izlenimlerine odaklanılan Egeran sergisi ‘Adım Adım’da da bariz. Galeri duvarının bir kısmında sanatçının ‘1974 Gece’ resminden bir parçanın fotoğrafı asılı. Karşıdaki ışıklı pano ise yine mavi kâğıtlarla kaplanmış. Birsel’in bu kâğıtlara ilk denk geldiği yer, 86 – 87’deyken Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğrencilik yaptığı Paris. Ama aslında daha da öncesi var, 1974 Kıbrıs müdahalesinde karartma gecelerinde de aynı kâğıt kullanılıyor.

Kıbrıs havası

Kıbrıs, Birsel’in uzun zamandır gündeminde. “Bu, benim Kıbrıs’a dördüncü gidişim. Daha da gitmeyi umuyorum. Kıbrıs’a gidip gelmemin sebeplerinden biri de şu; çıkarma sıralarında ben 10 – 11 yaşlarında bir çocuğum. Bu çıkartmayı bir şekilde gazetelerden ve tek kanallı televizyondan hatırlıyorum. Kardeşimle oturup küçük resimler de yapardık. İşte askerler paraşütlerle atlıyorlar, bilmemne (Gülüyor). Çocuk aklı. Kıbrıs’ta tanıştığım insanlardan bir tanesi Özgül hanım. O da tam o sırada sekiz yaşlarında bu savaşın içinde. Birbirimize anlatacağımız çok şey vardı. Uzun vadeli başka şeylere de vesile olacak, oradaki insanlarla alışverişimiz, konuşmalarımız…” Nereye gittiği belli olmayan vücutsuz ayaklar (‘Ampute’), bir kalıntının penceresinden görünen Akdeniz (‘Old Horizon’)… Birsel’deki Kıbrıs izleri, tam da onun kendi için koyduğu köksap tanımına uygun bir çerçeve. Giriş, gelişme, sonuç şekilde özetlenebilecek, bildik anlam kalıplarına riayet etmeden kendini rastlantıların ortasına atıyor.
Malum Birsel, 1995’te Ankara Garı’nda sergilediği ‘Kurşun Uykusu’ enstalasyonunda bildik anlam kalıplarını ‘resmi yetkilileri’ rahatsız edecek kadar titretmişti. Bugünün ‘patlayan’ güncel sanat ortamında işlerin böyle tepki uyandıracak kadar görünür olup olmadığını soruyoruz. Cevap çok da olumlu değil. “Güncel sanat patlaya patlaya ne kadar patladı bilmiyorum. Ama taş çatlasın, beş yıldan beri bir patlama gibi bir şeyden söz ediyoruz. Bu sanat alanında bir patlama değil, piyasa alanında bir patlama… İki kısmı var bunun. Birisi piyasa ve gösterim kısmı. Evet bayağı ışıklar altında şaşaalı sahne kısmı… Bir de bunun sanat yapma kısmı var. İkisi birbirine yardım ediyor tabii. Diyelim, piyasa birden dolaşıma sokmaya başlıyor. Ama tezatlık da olabiliyor. Hızlı dolaşımda birdenbire kalite düşmeye başlıyor.”