'Sen sadece bir kalemsin'

'Sen sadece bir kalemsin'
'Sen sadece bir kalemsin'

?Benim içimde bir yazarlık egosu var. Bir de yine tasavvuftan getirdiğim hiçlik bilinci var. Edebiyat bana diyor ki ?Sen yazıyorsun ve yaratıcısın?. Tasavvuf diyor ki ?Sen sadece bir katresin, yaratılansın?. Bunları dengelemek kolay değil. Bu iki durum çok güzel, çatır çatır çatışıyorlar.? FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Günlerdir Adalet Ağaoğlu polemiği vesilesiyle bir önceki kitabı daha çok gündeme geldi ama aslında bugünün Amerika'sında geçen bir öyküyle 13. yüzyıldan Mevlana-Şems ilişkisini buluşturan yeni kitabı 'Aşk' daha tazecik. Elif Şafak'la tasavvuftan modern çağa uzandık...
Haber: ÇİĞDEM ÖZTÜRK / Arşivi

Elif Şafak bu sefer üzerinde ‘Aşk’ yazan pespembe kapaklı bir romanla karşımızda. ‘Aşk’ta bugüne kadarki külliyatında her zaman var olan tasavvufa kalbinden dalıvermiş. Bir yanda bugünün Amerika’sında geçen bir hikâyeyi, diğer yanda Konya’da 13. yüzyılda geçen, her bakanın başka bir şey gördüğü Mevlana-Şems ilişkisini anlatıyor. Şafak’la ‘Aşk’ı bahane ederek sufilikten bizi kuşatan dünyaya, Konya’dan ortaokul çağının geçtiği Madrid’e uzanarak söyleştik.

Romanın baş kahramanı Ella nasıl biri?
Ella, dünya üzerindeki birçok kadın gibi uzun süreli bir evliliğin içinde kendini sıkışmış hisseden, üç çocuk annesi, hayatı hep tekdüzeliklerle geçmiş bir kadın. Aşkın o kadar önemli olmadığına kendini inandırmış, güven, huzur, düzenle kendini kandırmış. Ama bir noktada aşkı aramaya başlıyor. Aslında böyle çok kadın tanıyorum. Onda olan bazı halleri kendimde de görüyorum. Ella’laşma tehlikesi evli olan her kadını bekliyor. (Gülüyor) Tasavvufu, Mevlana’yı konuşuyoruz, ama haritada Konya’nın yerini bulamayacak insanlar için Rumi ismi ne ifade ediyor? Bunları anlamak için Ella’yı anlamak çok önemliydi. Bir o kadar önemli olan da Zahara karakteriydi, 70’li yıllarda anarşist ruhlu, uyuşturucu müptelası bir yaşam sürmüş adamın daha sonraki dönüşümü, Müslüman oluşu. Amsterdam’da yaşayan modern bir sufinin hikâyesini anlatmak istedim. Zahara ve Ella’nın aşkını kurgulamak çekti beni. 

Romanda 13. yüzyıl Konya’sında yaşayanlarla bugünkü karakterler arasında ne gibi paralellikler ya da farklılıklar var?
Roman içinde roman! Zahara’nın kaleminden ikinci bir roman okuyoruz ‘Aşk’ta. Bir benim anlattığım Zahara var, bir de anlattığım karakterin kaleminden anlatılan karakterler... Ama en önemlisi, 13. yüzyılda yaşayan, sıradan gibi görünen insanların gözünden anlamaya çalışmak. O dönemde yaşayan bir fahişe, meyhanedeki ayyaş, dilenci, cüzamlı, mutaassıp, bütün bu insanların birbirlerine dair önyargıları var. Bütün bunların ortasında Mevlana gibi, Şems gibi biri insanları nasıl etkiliyor? Böyle kurgulamayı istedim. Sıradan insanın hikâyesini anlarsak tarihi hissedebiliriz. Şunu da unutmamak lazım; akademik birikimden, okumalarımdan yararlansam da sonuçta bu roman hayal gücü ürünü. Gerçek Mevlevilik budur demiyorum. Kendi hayalimdeki Mevlana’yı ve Şems’i anlattım. 

Sufilik hayatınıza ne zaman girdi?
15 sene oldu, ama aileden gördüğüm, çevremden bildiğim bir şey değil, tamamen kişisel bir çekimdi. Bütün dünyada bazı insanların mistik bir çağrı duyduklarını, kendiliğinden bir arayış içine girdiğini düşünüyorum. Bendeki kapı neydi bilmiyorum, ama 22 yaşımda ODTÜ’de öğrenciyken başladı, sonra tezimi bu konuda yazdım, ‘Pinhan’ı da yoğun bir tasavvuf duygusuyla yazdım. O gün bugündür benimle beraber gölge gibi gelen bir iz oldu. Ama bu kitap benim için başka bir aşama; daha erken yazamazdım. 

Bu kitabın yazılmasına hangi müzik eşlik etti?
Her kitabı yazarken müzik dinliyorum, sessizlikte yazamam zaten. Fakat bu kitap daha çok gürültü patırtı, evde çocuk sesleri arasında yazıldı. Rock, punk, post-punk dinlerim. İlla da mistik müzik dinlemeye çalışmam ama ney sesine hayranım. Mercan Dede de dinledim, onu severim. 

Kitabı okurken hangi müzik eşlik edebilir?
Hiç öyle düşünmedim, çünkü romanın farklı karakterleri var. Her birinin müziği farklı. Mesela sesi çok hırçın çıkan karakterler var, huzurlu çıkanlar var. Onların müziği farklı, Ella’nın müziği farklı... 

Susan Sontag, “Fotoğraf makinesi dünyayı güzelleştirme rolünde öylesine başarılı olmuştur ki, güzelin standardı artık dünya değil, fotoğraflarıdır” diyor. Aziz Z. Zahara’nın fotoğrafa olan ilgisi nasıl?
Aziz Zahara’nın fotoğraf sevgisi böyle bir şey değil. O mevcut estetik kodlarını tekrarlamak veya yüceltmek için hareket etmiyor. Zahara, bütün dünyadan, gittiği her yerden insan portreleri çekiyor. Baktığında, hepsinde eksik bir şey var. Kiminin eksikliği daha somut, mesela düğmesi kopmuş ya da küpesi düşmüş insanlar. Kiminin daha temel bir uzvu, mesela parmağı eksik. Ama sonuçta altta yatan duygu hep aynı, hepimizde bir tamamlanmamışlık hissi var, o noksanlıkla yaşıyoruz. Zaten o his olduğundan tasavvuf gibi bir arayış oluyor; tamamlanmak istiyoruz.  

Sontag’a göre, fotoğrafı çekileni en çok kameranın kendisini beğenmeme ihtimali korkutuyor.
Benim şöyle bir çelişkim var, romanlarımda fotoğrafçı karakterler yaratmayı seviyorum, çünkü fotoğraf çekmeyi seviyorum. Elime kamera alıp çekmekten bahsetmiyorum, kendi hayal gücümle çektiğim fotoğraflardan söz ediyorum. Oysa kendim fotoğraf çektirmeyi sevmiyorum. Kitap çıktıktan sonra söyleşi kısmında fotoğraf vermek beni zorluyor, şimdi daha barışığım bu durumla, ama yine de kameranın arkasındaki insan olmayı tercih ederdim. 

Mevlana gibi, dünyanın gözlerini çevirdiği bir diğer isim de Spinoza. Aslında isteyen, ‘Aşk’ta da Spinoza’nın varlığını hissedebilir.
Felsefe okumayı seviyorum. Spinoza’nın hayatımda önemli bir yeri var. Mevlana’yı Mevlana yapan evrensel öz, Spinoza’ya uzak değil, ikisinin ruhdaşlıkları olduğunu düşünüyorum, ama aynı yerde durmuyorlar. Mevlana’da ayrı bir katman daha var.  

Fark, Mevlana’nın şiirleri olabilir mi?
Mevlana gibi 52 bin dizeye imza atmak muazzam bir şey. Bu kadar dizenin yaratıcısı olacaksın ve kendine ‘kâtip’ diyeceksin, düşünsene. Biz iki satır yazdığımızda havaya giriyoruz. Bence biz romancılar bunu daha çok yapıyoruz. Romancılıkta çok şişkin bir ego var. Karakterler yaratıyorsun, öldürüyorsun,  kendini merkez zannediyorsun. Benim içimde böyle bir yazarlık egosu var. Bir de yine tasavvuftan getirdiğim hiçlik bilinci var. Edebiyat bana diyor ki ‘Sen yazıyorsun ve yaratıcısın’. Tasavvuf diyor ki ‘Sen sadece bir katresin, yaratılansın’. Bunları dengelemek kolay değil. 

Bu iki durum çok çatışıyor mu?
Çok güzel, çatır çatır çatışıyorlar. (Gülüyor) Biri ‘Bir roman yazdım’ diyor, öbürü de diyor ki ‘O romanı sen yazmadın, sen sadece bir kalemsin, araçsın, kâtipsin’. Mevlana kendi egosunu yok ediyor. O olgunluğa gelebilsem keşke, bir seferde varılacak bir mertebe değil bu, hayat boyu sürecek bir şey. 

Bir tarafta bizi kuşatan maddi bir dünya var. Bundan kendini çekip başka türlü bir gerçeklik kurmak zor. Bu noktadaki tavrınız nedir?
Esas sınav bu değil mi? Bu dünyanın içinde kalarak bu dünyayı aşmaya çalışmak zor olan. Gidip bir mağaraya kapanmamız, inzivaya çekilmemiz gerekmiyor. Onu yaparak pişen insanlar da var ama zor olan tam da dünyevi meselelerin içinde manevi bir boyut yakalamak. Bir yanıyla modern çağın yarattığı insanlarız. Ona göre yaşam pratiğimiz, ihtiyaçlarımız var ya da öyle zannediyoruz, ama diğer yandan manevi öğreti var. O yüzden bu kitabı sadece tarihsel bir roman olarak yazmak istemedim. Beni cezbeden, bugünün insanına tasavvufun ne dediği... Boston’da yaşayan Yahudi, Amerikalı, çok zengin, üç çocuk annesi bir ev kadınına Mevlana ismi, Rumi’nin kendisi ne ifade eder? Ya da Amsterdam’daki Zahara’ya? Bir şey diyor olmalı ki bu kadar çok ilgi var, bu cevabı kovalıyorum. Mevlana’nın yaşadığı çağ bugün yaşadığımız dünyadan daha mı kolaydı, huzurluydu emin değilim. İnanılmaz zor bir dönemdi; bir tarafta Moğol saldırıları, diğer tarafta Haçlılar, ciddi ihtilaflar vardı. O dönemde bir insan çıkıp aşk şeriatı, aşk yolu diye bir şeyden bahsediyor. Bu yüzyılla 13. yüzyıl arasında inanılmaz paralellikler görüyorum. Her ikisinde de çok ciddi külütürel ve dini karşılıklı önyargılar üretilmiş, üretiliyor. O dönemde birisi çıkıp bunları söyleyebilmişse bu dönemde de aşktan bahsetmek, aşkı şiar edinmek mümkün. 

Kitabı neden İngilizce yazdınız?
‘Siyah Süt’ten sonra kendimi serbest bıraktım, bu roman Türkçe gelseydi Türkçe başlayacaktım. O dönemde Mevlana’yı İngilizce’den okuyordum, onun da etkisi var. Ama bu, bir çeviri kitap değil. Çok kıymetli bir çevirmenle Kadir Yiğit Us’la çalıştım, inanılmaz emek sarf etti, sevgiyle ve tasavvuf birikimiyle yaklaştı. Ama ben onun çevirisini aldım, resmen yeniden yazdım. İki kat mesai harcadım. Bu romanı hem Türkçe, hem İngilizce yazdım. 

En çok hangi sözcüğün üzerine düşündünüz?
İkinci romanın başlığı ‘Aşk Şeriatı’ beni günlerce, haftalarca düşündürdü. Bu iki kelimeyi yan yana getirmeye hiç alışkın değiliz. Aşkı daha dünyevi, cismani, bedensel dürtülerimizle ilgili, kuralsız bir şey gibi algılıyoruz. Şeriat dendi mi aklımıza yasaklar, korkular, parmak kesmeler geliyor. Ama 800 sene önce bir âlim ‘aşk şeriatı’ diye bir kavram çıkarıyor ve “Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır, âşıkların şeriatı Allah’tır, mezhebi de” diyor. 

Anneniz diplomat olduğu için çocukluğunuzu farklı ülkelerde geçirdiniz. İspanya’da ortaokula gittiğiniz yıllar, Franko’nun öldüğü, yeni bir İspanya’nın kurulduğu dönem. Bu çocukluğunuzda sizi nasıl etkiledi?
İspanya’nın bende çok izi var, özellikle kadınlarının. O dönemin İspanya’sı daha geleneksel bir toplumdu, ama mesela renklerle çok daha barışıktı. Bu beni hep cezbetmiştir. Sokaklar erkeklere ait değildi. O döneme kadar anneannem tarafından yetiştirilmiştim, benim bildiğim anneanneler daha farklıydı. İspanya’da 60 yaşındaki bir İspanyol kadınıyla 60 yaşındaki bir Türk kadınının kendilerini taşıma biçimleri o kadar farklı ki. Biz kadınlar Türkiye’de çok çabuk yaşlanıyoruz, kendimizi çok çabuk yaşlandırıyoruz. İspanya’da 60 yaşında bir kadın kendine hiç yaşlı dedirtmiyor. Bende kalan izlerden biri, pembe renkle bu kadar barışık bir toplum olabilmesiydi. Çocukluğumun Ankara’sı siyah, kahverengi, gri, bejdi. Sonra İspanya’da gidiyorsun, pembe rujlu bir nine görüyorsun. Komplekse girmeyen, kendiyle barışık kadınları seviyorum, ben yapamıyorum. Ama pembe kapak yaptım, ben de bir adım attım bu yönde! (Gülüyor) O pembe bana İspanya’yı çağrıştırdı... 

‘Yıkıcı eleştiriyi dinlemiyorum’
Yazar egosu ve hiçlik arasında gelip gittiğinizden bahsettiniz. Geçtiğimiz günlerde Adalet Ağaoğlu ile yaşadığınız anlaşmazlık sizi nasıl etkiledi?
Adalet Hanım benim için ‘Ölmeye Yatmak’, ‘Fikrimin İnce Gülü’, ‘Bir Düğün Gecesi’ gibi unutmadığım eserlerin yazarıdır. Kıymetlidir. Sanatçılar için çok kolay bir toplum değil bu, çünkü birbirimizi çok hırpalıyoruz. Ama sanat için muazzam bir yerde yaşadığımızı düşünüyorum. Özellikle İstanbul çok besleyici, ilham verici. Okurlarımdan çok ilham alıyorum, Türkiye’de çok iyi bir roman okuru olduğunu düşünüyorum. O okur çok dürüst, dobra bir ilişki kuruyor kitapla, seviyorsa alıyor yengesine, ablasına, kardeşinin erkek arkadaşına veriyor. Benim için önemli olan oradan gelen şey, yapıcı eleştiriye çok açık bir insanım, bunu bana hayat öğretti. Ama yıkmak için yapılan eleştiriyi dinlemiyorum. Ona çok kulak asarsan Türkiye’de bir şey yapamazsın. Birbirimizin moralini bozan bir toplumuz, birbirimizi yeterince takdir etmiyoruz, takdirlerimizi kendimize saklıyoruz. Biraz da kültürel bir elitten uzak duruyorum, polemiklere girmeyi sevmiyorum. Yazmayı sevdiğim için yazıyorum, motorum oradan gelen keyif. Bir gün yazarlıktan vazgeçip yayınlamamayı seçebilirim, ama yazıdan vazgeçebileceğimi zannetmiyorum.