'Sende ses yok' dediler, iyi ki de öyle demişler

'Sende ses yok' dediler, iyi ki de öyle demişler
'Sende ses yok' dediler, iyi ki de öyle demişler
Can Gox'un ilk albümü 'Yalnızım Ben', çok az müzisyene kısmet olacak bir şansa sahip. Albüm, bir 'ilk albüm'den ziyade 'best of' gibi.
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Kadıköy barlarının müdavimiyseniz, onu Rock Cafe ya da Shaft sahnesinde blues söylerken izlemişsinizdir. Değilseniz, ‘Haydar Haydar’, ‘Neredesin Sen’, ‘Dal Goncayı’ yorumlarına muhakkak “Kim bu?” demişsinizdir. Can Gox, ilk albümü ‘Yalnızım Ben’le kendi deyimiyle ‘tek şarkılık adam’ olmadığını gösteriyor. İlgiye teşekkür ediyor ama ‘öyle şöhret möhret durumu’na inanmıyor. Can Gox anlatıyor…
Önce şöhret geldi, sonra albüm. Nasıl hissediyorsunuz?
Eskiden teknoloji bu kadar gelişmemişken, biz müziği kulaktan kulağa yayardık. “Abi onu dinledin mi? Müthiş şarkı mutlaka dinle, şunun kaseti var mı sende?” filan diye… Benim şarkılarım tam öyle yayıldı. İnsanlar birbirine tavsiye etti. O yüzden çok mutluyum. Zaten albümler yapıp, posterler bastırıp genel kitleye hitap edecek bir adam değilim. Olana da bir şey demiyorum ama ben o değilim. Ben şunları şunları yaşadım diye şarkılar yazdım. İnsanlar da o samimiyete inandı, dinledi, destekledi. Sağ olsunlar. 
‘Kaybedenler Kulübü’ filminde sesinizi ilk kez duyduğumuz o andan birkaç ay öncesine gidelim. Ne yapıyordunuz?
Kadıköy’de takılıyordum. Çalışıyordum. On iki sene bir yemek firmasında çalıştım. Çok güzel yemek yaparım. Orada çalışırken Kadıköy’de Rock Cafe’de de sahne alıyordum. İnanılmaz yorucu bir hayattı.
Mutfak şefi de olabilirdiniz. Müzik ağır mı bastı?
Aslında Bilgi Üniversitesi’nde caz eğitimi aldım. Müzikle hep iç içeydim. Sokaklarda çalıyordum ki en sevdiğim şeydir... Rock Cafe geceleri falan derken ‘Kaybedenler Kulübü’ çıktı geldi. Sonra ‘Haydar Haydar’ın yarattığı değişimle, bir karar vermek zorunda hissettim. Açıkçası risk aldım ve 36 yaşından sonra müzisyen olmaya karar verdim. İleride çocuklarıma “Babanız aynı zamanda iyi de bir müzisyendi” diyebilmek için en azından bir albümüm olsun dedim.
‘Kaybedenler Kulübü’ne nasıl dahil oldunuz?
O sıralar, grubumla ‘Wrong Side of the Road’ adlı şarkımızla Roxy Müzik Yarışması’na katılmıştım. Finale kaldık ama kazanamadık. Mehmet Ada Öztekin, şarkımızı ‘Kaybedenler Kulübü’nün yönetmeni Tolga Örnek’e dinletmiş. Mehmet’le de Kaan (Çaydamlı), Mete (Avunduk) ve Şenol (Erdoğan) aracılığıyla tanışıyorum, Kadıköy’den. Tolga olur demiş, biz de Cavit Ergün, Erdem Tarabuş ve Gülce Duru’ya dahil olduk projeye.
Ve birden “Kim bu?” durumu yaşandı. Herkes Can Gox’u konuşmaya başladı…
Hiçbir zaman büyük hayallerim olmadı. Müzisyen olmasaydım gider Ege’de balık tutar ya da meyhanede garsonluk yapardım. Belki de bu özgürlüğü ve gerçekliği hissettikleri için insanlar beni sevdi. Trene biniyorum mesela. Çocuklar diyor ki “Abi senin ne işin var trende, araba alsana.” “Niye ya” diyorum, “Ben insan değil miyim?” Okuduğum kitapları, dinlediğim müzikleri tren yolculuklarıma borçluyum. Blues geçmişi olan biri için hele, trenin önemi çok büyük. Tren içimi acıtır ya. Blues’a bakın, orada anlatır işte. Tren evsizler için çok önemlidir. Hayatlarının büyük bölümünü trende geçirirler. Yakalanınca da kolları bacakları kırılarak yola atılırlar. Uzaklara giderler para kazanmaya trenle. Çalışır para kazanırlar ve trenle dönerler gurbetten, tıpkı bizde olduğu gibi. Trenlerin yok edilmesi içimi acıtıyor. Haydarpaşa Garı’nın otel olması çok acı. Dünya treni sahiplenmiş, biz dişlerini söküyoruz.
Bu arada dizilerde duymaya başladık sesinizi. Ama bir yandan da ‘soundtrack’çi olarak kalmayacaktınız, belliydi.
‘Haydar Haydar’ yorumu çok beğenildi ama “Ya bu adam tek şarkılık adam” dediler. Sonra ‘Drama Köprüsü’, ‘Dal Goncayı’ derken albüm de çıkınca insanlar bazı şeyleri anladı. Bazen duyuyorum, “A adam İngilizce de söylüyormuş” diyorlar. Ben yıllardır küçücük bir barda 25 kişiye söylüyorum. 26.’ıncı kişi gelse mutlu oluyorum.
Bir fark var mı o günlerle bu günler arasında?
Benim için müzik sadece paylaşım. Şarkılarımı hissediyorum ve karşı tarafa da hissettirmek istiyorum. Her yere gitmek istiyorum. Anadolu’ya, köylere, küçük yerlere… Üç kişiye de söylesem binlerce kişiye de aynı duyguyu hissediyorum. Seyirciyle birebir iletişim kurmayı çok seviyorum. “Siz gecenize bakın” diyorum insanlara. Beni alkışlamayın. Geceyi yaşadıklarını görmeyi seviyorum. Ve inanın sahneden her şeyi görüyorum. Mesela yanındakine açılmaya çalışan biri oluyor ya da bakıyorum birbirine uzak insanlar var. “Şimdi çok güzel bir şarkı geliyor” diyorum. “Yanınızdaki kişinin elini tutun, tanışın.” Geçen konserde iki kişiyi sevgili yaptık öyle mesela. Her konserde iki kişiyi kurtarsak...
Sizi tanımamıza vesile olan şarkıları sanki yıllardır söylermiş gibisiniz. İnsanlar sizin için “O nasıl ‘Haydar Haydar’ demek öyle” diyor. Dinler miydiniz türkü filan?
Ben hiç Türkçe müzik dinlemedim. Acısını şimdi çıkarıyorum. Neşet Ertaş mesela, babası Muharrem Ertaş… Nasıl yapmış bu adamlar bunları diyorum. Çok eksiğim var o konuda ama dinleyerek tamamlamaya çalışıyorum. Çocukken rezalet bir sesim vardı. Bluğ çağında bir gün soprano, bir gün basbariton oluyordu. Şarkıcı olmayı aklımdan bile geçirmedim. Ortaokulda gitar kursu açıldı, annemlere bir akustik gitar aldırıp gitar çalmaya başladım. Popüler şarkıların akorlarını bulup çalıyordum. Akmar’dan ‘Jimi Hendrix Akorları’ diye bir kitap almıştım, kitap derken fotokopi tabii. Onu bile günlerce bekliyorsun. Villa’da çay içerek kitapların kasetlerin gelmesini beklerdim. Albümlere ulaşma imkânım olmadığı için radyo dinlerdim. Manuel radyo. Elimle araştırarak iyi sesler bulmaya çalışırdım. En çok TRT Radyo. Pink Floyd, Elvis Presley çalardı. Onları kasete çeker, defalarca dinleyip akorlarını çıkarırdım. Sonra özel radyolar açıldı, Kaybedenler Kulübü’nü dinlemeye başladım.
Albüm çıktıktan sonra hayat değişti mi? Neler yapıyorsunuz?
Daha çok konser oluyor. Çok yoruluyorum ama seviyorum. Onun dışında gece dışarı çıkmayı seven bir adam değilim. Konser yoksa evdeyim. Bazen Moda Meyhanesi’ne giderim. Rakı, meze seviyorum. Arada bir de Trip’e çıkarım. Onun dışında takarım kulaklığımı sahilde yürürüm. Ya da evde müzik dinler, yemek yaparım. Müzik araştırmayı çok seviyorum. Evde durmadan yeni şeyler dinliyorum. Yemek yaparken asla şarkı söylemem. Duş alırken de… Sadece sahnede söylüyorum.

‘Sokakta çalıyorum, beni bir dinler misiniz?’

İki defa konservatuvar sınavına girdim, almadılar. Aryalar filan okuttular ama olmadı. “Sende ses yok” dediler. İyi ki de öyle demişler. Ellerinden öperim. Olabilir yani. İyi klasik söylüyorum bu arada artık. Sonra Bilgi’ye girdim ama devam edemedim. Çünkü çalışmam gerekiyordu. Blues Mobil diye bir grubum vardı, barlarda çalıyorduk, gündüz okula gidiyorum. Bir süre sonra çok zor olmaya başladı. Bilgi’ye başvurdum. İlk sınav, deşifre. Müziği dinleyip notaya döküyorsun. Karşımda Neşet Ruacan duruyor. Bende öyle bir eğitim yok ki. Bizde verirler eline flütü, ti ti ti öttürürsün. Blok flüt metodu kitabına da yazarsın notaların altına, re, si, do… Solfej dersi de almamışım. Boş kâğıda şöyle yazdım: “Ben sokak müzisyeniyim. Beni bir dinler misiniz?” Sağ olsunlar şans verdiler, sesimi dinlediler, kazandım.