Senfonik kristallerin ışıltısı

Senfonik kristallerin ışıltısı
Senfonik kristallerin ışıltısı
İstanbul Caz Festivali'ne özel kurgulanan E.S.T. senfonisi, beklendiği gibi sürprizlerle dolu bir geceye kaynaklık etti.
Haber: UMUT EROĞLU / Arşivi

Haliç Kongre Merkezi girişinde bir önceki Sanborn-James akşamına göre çok daha renkli ve genç bir kitle bekliyordu. Oysa ki E.S.T. ne sıcak bir iklimin, ne de sıcak tınıların müziğidir. Yine de izlemeye gelenlerin çoğunun üzerindeki rengarenk, modern hippileri çağrıştıran tarz sanki bir kıyafet kodu gibiydi. Bunu toplumun yeniden renklenişine yormak mesela, ne güzel olurdu. E.S.T.'nin renkleri ise bambaşkadır; kuzey ışıklarının fosforik, büyüleyici ve buz gibi tonlarını taşır. Bu arktik cümbüşe bu kez, İstanbul Senfoni de katıldı. Esbjörn Svensson Trio, İsveç'ten dünyaya yayılan, soğuk kış güneşi parlaklığında, iliklerinizi asla ama kalbinizi her zaman ısıtmayı başaran yeni bir caz akımının öncülüğünü yapmıştı. Kendine has tınılara ve müzikal düzene sahip, rock ve elektronik elementlerini de harmanlayabilen bu yeni akım, ustası Esbjörn Svensson'u 2008'de trajik bir kazada kaybetti. Kalanlarıyla müziğine devam eden E.S.T. yaşayan bir efsaneye dönüşürken, müziğindeki hüzünlü tınılar dinledikçe daha vurucu bir hâl alır oldu. E.S.T. Symphony ise yepyeni, müziği orkestral biçimle yeniden yorumlayan ve katkıda bulunan bir proje. Özel olan ise, İKSV tarafından caz festivaline özel kurgulanmış ve şef İsveçli Hans Ek'e sipariş edilmiş olması. Vakfın yaratıcı yönünü öne çıkaran projede E.S.T.'nin basçısı Dan Berglund ile davulcusu Magnus Öström'ün yanı sıra, piyanoda Jacky Terrasson ve Michael Wollny, saksofonda Marius Neset, gitarda Sarp Maden ve son eserde Korhan Futacı solist olarak yer aldı. Sürprizlerle dolu olacağı beklentisi yaratan konser, bunun karşılığını da verdi. Örneğin bir prelüdün ardından güçlü bir davulun girmesi, müziğin meraklısı için sıradışı bir durumdur. Klasik müzik orkestrasının arkasında caz kontrbası, davulu ve saksafonu olduğunu hayal edin. Buna bir de bildiğiniz parçalara doğaçlama düzenlemeler ekleyin... İstanbul Senfoni'nin araya serpiştirdiği bölümler tam sürpriz niteliğinde çünkü müziğin aslında yoklar. Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla doğaçlama geliştirilmiş. E.S.T.'nin müziği buzla kaplı toprakların, kuzey ışıklarının aurasını çağrıştırır dinleyenlere. İstanbul'un katkısı, o güne dek soğuktan burnunu hiç çıkaramamış yavru bir melodi gibi uzanıyor dışarı. Bu bir ilk deneme olunca, pürüzler de yaşanmıyor değil. Akustik ile amfileri buluşturmak zaten hiç kolay değil. Konser boyunca davulun sesi fazlaca çıkıyor, orkestrayı manipüle ediyor defalarca. Kontrabasın arşeli muhteşem bir solosunu bastırıyor maalesef. Müzisyenlerin değil ancak ses masasının mesuliyeti tabii. Bununla birlikte, orkestra çaldıkça açılıyor, sanki birbirini buluyor ve gitgide gelişiyor. Bıraksanız, birkaç saat sonra mükemmele ulaşacaklar neredeyse... Bu ise bambaşka bir deneyim; bir sonraki konserde North Sea Caz Festivali'nin dinleyicileri daha şanslı olacak belli ki. İstanbul'dakilerin alışık olduğuysa tarihe tanıklık etmek zaten bu sıralar... İnişleri çıkışları, kendini keşfedişleriyle, bambaşka bir E.S.T. ve bir senfonik caz deneyimi yaşatıyor konser. Doğallığı, arayışı, kusurları ve iyiye doğru ilerleyişiyle kendimizi, dünyamızı anlamamıza yarıyor belki de... Müziği duymayacak kadar derin düşüncelerde buluyorum bazen kendimi. Çıkışta, gözyaşlarına boğulanları anlatıyor bir başka arkadaş. Öyle ya, piyanist dahi Esbjörn'e saygıdan olsa gerek, onun gibi çalarken karakterize bile etmiyor tuşelerini. Ve finalde, gidenin ardından tek bir şarkı söyleniyor, "Başka bir şeyin gerçek olmadığını anlayacaksın / Işığı gördüğünde / Tekrar buluşursak eğer / Söyleyeceğim sana nasıl hissetiğimi / Nasıl da gerçek olduğunu sevginin" sözleriyle anlatıyor derdini. Ve ardından, bugün Ali İsmail'in anısına, Gezi Parkı'nda tüm hayatını kaybedenler için bir pankart uzatılıyor şef Hans Ek'in ellerine, alkışlar arasında...