Seninki de hâlâ acıyor mu?

Seninki de hâlâ acıyor mu?
Seninki de hâlâ acıyor mu?
'Made in Europe', 'Bornova Bornova' ve 'Siirt'in Sırrı' filmleriyle birçok ödül kazana İnan Temelkuran, 'Mavi En Sıcak Renktir'i yazdı.
Haber: İnan Temelkuran / Arşivi

Tek başına film izlemek, hele Mavi En Sıcak Renktir gibi bir film izlemek ne can sıkıcı. Her şey kafada tazeyken, karnınıza inmiş yumruklara dair yanınızdaki arkadaşınıza “Seninki de hâlâ acıyor mu?” diye soramamak ve soramadığın için o kalabalıkta kendini yalnız hissetmek. Öncelikle böyle bir film olduğunu koyalım ortaya. Şimdi biraz yönetmen gözüyle bakalım ve ince ayarlarla oynayalım...
Filmin ilk beş dakikasında bu kadar fazla dar planların olması filmin tamamının böyle gideceğine dair bir göstergeydi. Zaten öyle de gitti. Tek tek sayabileceğim istisnai planlar dışında göz hizasının bir gıdım altına koyduğu kamerayla Adele’in ve Emma’nın bütün dudak çizgilerini, diş aralıklarını, makarna sosu lekelerini, saç uçları kırıklarını izledik.
Böyle durumlarda oyuncuya düşen yük elbette katbekat artıyor. Malum, oyuncunun elindeki tek silahı yüzü ve sesi. Bir de üzerine bu masalımsıda çok minimal bir oyunculuk yapılmasını tercih ettiyseniz, kaşlar bile çok oynayamaz, kalıverir oyuncu ağzı ve gözüyle. Her ne kadar genel olarak beğensem de Adele Exarchopoulos’un (yazının geri kalanında kısaca Adele diyeceğim) oyunculuğunu nüanssız buldum. Ancak içine düştüğü veya kendini içine attığı durumların dramatizasyonları, güzel diyaloglar, gençliği ve nadiren seçilen mekânlar (pek mekân görmüyoruz, odasının dekorasyonunu bile bir defa gördük) bu nüanssızlığı hakkıyla kapatıyor. En ağır dramatik sahneler dışında yüzünü fazla tepkisiz bulurken, ‘Meleklerin Düş Yaşamı’nda Elodie Bouchez’in hayatı arayan genç Fransız kadınını nasıl canlandırdığını düşündüm. Arada dağlar kadar fark var bence.
Eğer genç olsaydı bu rol muhtemelen Elodie Bouchez’ye giderdi. Burada yönetmenin, karakteri ne yapacağını bilemeyen, şaşkın kız gibi yorumlamış olma ihtimali de var elbette. Eğer bu yönetmenin tercihiyse de ben bu tercihin daha ince işlenmesini dilerdim. Bu konuyu fazla uzattığımın farkındayım ama ne yapayım, filmin 100 dakikası bu genç kadının yüzüyle geçiyor.
Biraz kilo mu alsaydı?
Pek fazla metnin içeriğine girmek istemiyorum çünkü içeriğin her türlü ayrıntısı ve lezbiyen ilişkilerle ilgili diğer filmlerle karşılaştırmalara dair her yerde yazılar bulabilirsiniz. Senaryoyla ilgili zaman çizgisinin kullanımı ilginç. Film neredeyse 9 yıllık bir hayat kesiti sunuyor bize. Adele filmin birinci bölümünde lise 3’üncü sınıfta, ikinci bölümünde öğretmen olmuş, ki bu en azından 4 yıllık eğitim ve bir de staj demek, 3 bölümde ise geçen bir cümleden (Lize’nın çocuğu 3 yaşında) bir 3 yıl daha geçtiğini anlıyoruz. 27 yaşına gelen Adele’in sürekli yemek yediği de düşünülürse, en azından azıcık şişmanlaması gerekirdi. Yanlış mı düşünüyorum?
Bütün bu hesapları unutun. Filmin ve Adele’in büyümesinin keyfini çıkarın. Eninde sonunda bu bir masal. Yanında uyuyakaldığı ağaçla, perçemlerinin arasından yüzünü gösteren güneşle, sevişme sahneleriyle ve başınızı döndürmesiyle. Yönetmeni alkışlamamız gereken yer de burası. Belki hepimiz geçen zamanla ilgili bir şaşkınlık geçirdik. Peki, sonra önem verdik mi? Hayır. Çünkü bize yönetmen öykünün başka tarafını gösterdi, “Bak neler oluyor bu tarafta” dedi. Ne var yani, biraz makyajı eksik yaptık. Adele kızımızı saatlerce makyaj masasında oturtmaktansa başka şeylere önem verdik.
Peki, öğretmen olmak o kadar kolay mı Fransa’da? Sınavı falan yok mu bu memurluğa girişin? Olmuş işte. Akıllı kız. Çalışmış, yapmış. Kız geç saatlere kadar hep dışarda, hem de daha lisede, anası-babası yok mu bunun? Bu sorular uzayıp gidebilir. Ama şunu unutmayalım, biz ne Zagor Tenay’ın ne de Örümcek Adam’ın çişinin geldiğini gördük. Bilmem anlatabildim mi?
Meselenin bu taraflarını bize göstermeden bize bu öyküyü anlatabildiği için Kechiche’yi hakikaten bir kez daha tebrik etmek lazım. Çok ciddiyim.
Neden âşık oluruz?
Dramatik engeller bakımından ana temanın içerisine yerleştirilmiş yalnızlık korkusu gayet güzel çalışıyor. Farklı olmak, farklı olmaktan korkmak, farklı olup bunu söyleyememek, korkuyu yenip farklı olduktan sonra girdiği yeni hayatta çevresindekilerden yine farklı olmak ve yine yalnız kalmak (Emma’nın bahçesinde onun sanatçı arkadaşlarına yemek pişirdiği sahne bizdeki Beyaz Bisiklet filminden arak). Son bölümde ise bu yalnızlıktan iyice perişan ve yorgun düşen bir Adele. Daha fazla anlatmayayım, zaten yeteri kadar spoiler oldu. Kitabı okuyan var mı bilmiyorum ama (tabii ki okumadım) bu dramatizasyon örgüsünün çizgi romandan gayet güzel cımbızlandığı çok belli. O yüzden iki senaristi bunun için tebrik etmek lazım.
Sonuç olarak cesur sahneleriyle başınızı döndürecek bu filme belki annenizi götüremeyebilirsiniz, belki kiminiz rahatsız bile olur ama ben bir film tipi sevişme görmediğim için çok memnunum. Kanımca masal yanı ağır basan ama inanılır kodlarla yapılmış bu filmin zaman-mekân, aksiyon ve karakter kurulumlarındaki tercihlerin rahatlığını bunun saf bir aşk filmi olmasına bağlıyorum. Neden âşık oluyoruz? Bilmiyoruz. Tutku bize aklımıza gelmeyecek şeyler yaptırıyor mu? Evet. O yüzden bu filme de “Makarna yerse şişmanlar” matematiğinde değil, “Karnı ağrıyordur şimdi, bana da olmuştu” diye bakmak gerekiyor. İyi seyirler.