Serhat Yıldız nasıl öldü?

Serhat Yıldız nasıl öldü?
Serhat Yıldız nasıl öldü?

?Mezara kadar ağladım, orada ?Senin olayını ortaya çıkarana kadar ağlamayacağım? dedim, sonra tek damla gözyaşı dökmedim. Sabırlı olacağım, ta ki her şey ortaya çıkana kadar. Yanmıyor mu içim? Kül oluyorum ama ona verdiğim sözden dolayı baba olarak bu hukuk mücadelesi benim görevimdir? diyor baba Ali Rıza Yıldız... FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Şubat ayında Gaziantep'te, askerliğinin altıncı ayında vazife başında ölen bir er... Kaza dendi, intihar dendi, bir başka köşeden cinayet iddiası yükseldi. Soruşturma sürerken, bir meçhulle oğlunu toprağa veren baba Ali Rıza Yıldız'la vicdanındaki soruşturmayı konuştuk. Onun yaşadığı güven buhranının anlattığı çok şey var...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

İstanbul Maltepe’de, Marmara’ya bakan üç tepeye yayılmış Gülsuyu’ndayız. İşte o tepelerden birinin sırtında, patikayla çıkılan 67 numaralı evin önünde bir erik ağacı var; erken baharla çoktan çiçeklenmiş. 19 Şubat günü, gece yarısını az geçmişken 67 numaralı evin kapı zili çaldı. Bir binbaşı, yanında polis ekibi, mahalle muhtarı, Ali Rıza Yıldız’ı evin dışına çağırdılar, o erik ağacının yanına... Aşağıda bir ambulans bekliyordu.
Ali Rıza Yıldız’a oğlunun ismi, nerede olduğu soruldu, bilgiler doğruydu. “Oğlunuz bir kaza geçirmiş” dedi binbaşı, “Başın sağolsun. Çocuğu kaybettik...” Sonrası büyük bir şok, evde kesif bir acı, mahallede hengâme... Sabah 2’ye doğru baba, “Komutanım, olmuş bir olay. Kendimce mantıklı bir insanım. Neyse bana söyleyin” dedi. Tek öğrenebildiği, oğlunun bir görev dönüşü, araç içinde patlayan silah sonucu yaralandığıydı. Yıldız, Şehitkamil Devlet Hastanesi’ne kaldırılmış, yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamamıştı. Cenaze ailenin isteği üzerine memlekete, Sivas İmranlı’ya yollanacaktı. Gaziantep’te kendisi için düzenlenen askeri tören hemen o sabah 9.30’da olduğundan ailesinin yetişme ihtimali yoktu. Törenin bu kadar apar topar yapılmasına da anlam verememişlerdi.

‘Torununuz intihar etmiş’
İmranlı’daki törende baba Ali Rıza Yılmaz’a bir Türk bayrağı verildi; Serhat Yıldız resmen ‘şehit’ti.
Ailenin kafasını karıştıran bir hadise, İmranlı İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’na bağlı Çayırlı Dere Karakol Komutanı’nın, mezar kazılırken Yıldız’ın dedesine “Aldığım bilgiye göre torununuz intihar etmiş” demesi oldu. Dede “Benim torunum intihar edecek çocuk değildi. Siz beni de öldürmek istiyorsunuz” diye isyan edince laf değişti.
Ali Rıza Yıldız, sonra bu olayı anlattığı İmranlı İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’nda, emirlerindeki bir astsubayın böyle bir cümle sarf edişini ‘gaf’ olarak değerlendirdiklerine tanık olacaktı.
Defin kâğıdında G3 piyade tüfeğiyle vurularak yaralandığı yazan Serhat Yıldız’ın ne şekilde kaza geçirdiği, göğsünden mi, sırtından mı vurulduğu ailesi için hâlâ meçhuldü. Ali Rıza Bey, Gaziantep’in yolunu tuttu.
İlk durak İl Jandarma Alay Komutanlığı... Nöbetçi astsubay “Mermi göğsünden girmiş, bir eğimle arkadan camdan çıkmış” gibi bir ifade kullandı. Bu arada olayın parçaları tamamlanıyordu. Serhat Yıldız, bir gün önce gözaltına alınan birkaç sigara kaçakçısının savcılığa sevkiyatında görevliydi. Gaziantep merkeze teslimatı sonrasında dönüş yolunda, karakola 5-6 kilometre uzaklıkta olmuştu olay. Alay komutanı da göğüsten girip sırttan çıkan bir mermiden söz ediyordu ama olayın muhteviyatına hâlâ uzaktılar.
Oğlunun hayatını kaybettiği araçta bulunan diğer askerlerle görüşmeyi ruhu kaldırmasa da, Ali Rıza Yıldız köy karakolunu bizzat görmek istedi. Karakol komutanı Serhat’ı, verilen görevlerini hakkıyla yerine getiren iyi bir asker olarak tarif ediyordu. Bir sıfatı unutamıyordu baba Yıldız; defnedildiği gün tam altı ayını dolduran Serhat için komutanı ‘kalender’ bir asker demişti.
Peki ama ne olmuştu? Konuştuğu herkes bilmediğini söylüyor, yorum yapmaktan da kaçınıyordu. Kazaysa nasıl kazaydı, intiharsa nasıl intihar?

‘Kendisini G-3 ile sırtından vurmuş’
Ali Rıza Bey şahsi cevap arayışlarına daha sonra Şehitkamil Devlet Hastanesi’nde devam etti. İlk müdahalede bulunan Mehmet Ali Kökçüoğlu ve daha sonra ameliyatını yapan Operatör Doktor Yavuz Tuncel İyikesici ile bire bir görüştü. İyikesici, 45 dakika süren hayata döndürme mücadelesini anlatırken, babasına oğlunu bir kez daha gösterememenin üzüntüsünü dile getiriyordu. O gün hastane kafeteryasında yaptıkları görüşmede Mehmet Ali Kökçüoğlu’nun söylediği bir şey, Ali Rıza Bey’in kafasını çok karıştırmıştı. Bunu perçinleyen gelişmeler de olacaktı.
Kökçüoğlu, ilk fiziki muayene bulgularına ait notlarına merminin (‘muhtemelen’ zarfı saklı kalacak şekilde) sırt bölgesinden 1x1 cm. büyüklüğünde bir yara açarak girdiğini ve memenin 5 cm. yukarısında 3x3 cm. yara açarak çıktığını söylüyordu. Bu bambaşka bir anlama geliyordu. Bu nasıl bir kaza, nasıl bir intihardı?
Zaten kısa bir süre sonra, 23 Mart tarihli Taraf gazetesinin manşet haberinde oğlunu gördü Ali Rıza Yıldız. Mehmet Baransu imzalı haber, ‘Kendisini G3 ile sırtından vurmuş’ başlığıyla Doktor Mehmet Ali Kökçüoğlu’nun bu notlarına istinaden ‘taammüden cinayet’ ifadesini kullanıyordu. Evet, bir insan kendisini sırtından vurarak intihar edemezdi. Evet, bir insan mesul olduğu bir kaza neticesinde kendisini sırtından vuramazdı.
Aileye ulaşan otopsi raporunda da yaranın giriş deliği göğüste, meme başından 5 cm. yukarıda 2.5x2.5 cm.; çıkış deliği, sırtta 1x1 cm olarak tarif ediliyordu. Evet, hakikaten de doktor raporuyla, otopsi tutanağı arasında çok temel bir çelişki vardı. Öldüren mermi gerçekte nereden girmiş, nereden çıkmıştı?
Üç çocuklu Yıldız ailesinin en büyüğüydü Serhat. Çok erken yaşta baba olmuş, bugün daha 40’ını süren Rıza Bey’le oğlu arasında, birlikte büyümenin getirdiği bir ahbaplık hali vardı. Her şeyi konuşabilen, tartışabilen bir baba-oğul... Evlerine gittiğim o yağmurlu gün, sobanın yanında otururken bir dostunu kaybetmiş gibi konuşuyordu Ali Rıza Bey sesinin titremesine müsaade etmeden: “Çok apayrı bir insandı Serhat. Bir dönem rock’çı oldu, gitara merak sardı. Hatta unutmuyorum, Avrupa’dan gelen ünlü bir grubun konseri için iki gün önceden konser alanında çadır açmışlardı. Sonra sol bir çevreyle ilişki içine girdi. Legal bir örgütlenme; Ezilenlerin Sosyalist Platformu içindeydi. Tam aktif de değil... Zaten bu platformun bu mahallede bir kitlesi vardır. Günümüzün koşullarında, onca bataklıkların yaşandığı, işsizliğin gençliğe dayattığı birçok sorunun, bunalımların yaşandığı ortamda Serhat’ın sosyal faaliyetler içinde bulunması beni sevindiriyordu. Bunları paylaşırdık da. Ben de Gülensu ve Gülsuyu mahallelerinin koruma derneğinde iki dönem başkanlık yaptım. Biz Serhat’la ülke meselelerini de konuşabiliyorduk. Bazı gençler gibi vurdumduymaz, sorumsuz değildi. Arkadaş, hem de çok iyi arkadaştık... Tasvip etmediğim yönleri olduğunda ‘Kusura bakma Ali Bey, ben böyleyim’ derdi. Kuşak çatışması yaşadığımız kimi durumlarda da ‘Ali Bey dikkat et, yaşlanıyorsun’ diye uyarırdı beni. Haksızlığa kesinlikle tahammülü, yanlışa eyvallahı yoktu. Ben babasıyken bile bir meseleyi tartışırken, ses tonum yükseldiğinde ‘Sakın ola bana hakaret etme’ diye uyarırdı. Haklı olduğu noktada canı pahasına üzerine giderdi.”
Karşımda kafası karmakarışık bir baba vardı. Yanlış bir kelime seçmemek için ihtiyatla konuşuyor, acısının ve öfkesinin kurduracağı cümlelerden kaçınarak tane tane anlatıyordu. Aralardaki iç çekişleri bazen öyle derindi ki, ‘Ah’ demeden ‘Ah’ dediğini duyuyordunuz. Kaza mı? İntihar mı? Cinayet mi? Bölük pörçük cümlelerinden üç ihtimal okunuyordu. 

‘Yanmıyor mu içim?’
Ali Rıza Yıldız, en son ölümünden iki gün önce telefonda konuşmuştu oğluyla. Hareketli bir insan olduğu için, sıkça devriye görevinin verildiği köy karakolundan memnun olduğundan, böylelikle zamanın nasıl geçtiğini anlamadığından söz ettiğini hatırlıyor şimdi düşününce. Daha önce hiçbir görüşmelerinde birliğinde herhangi biriyle husumetten de söz etmemiş Serhat. Hatta yüzbaşının dediğine göre yoğun karakol olduğu için sorunsuz askerler seçilirmiş; Serhat onlardan biri bu durumda.
Askere gitmeden önce bir seneyi kriz yüzünden boşta geçirmişti Serhat. Zamanında meslek lisesini kazanamayınca, Çıraklık Okulu’nda motor bölümüne gitmiş. Bir dönem Caddebostan’da bir restoranda komilik yapmış. Askerden dönüşte öğrendiği işi yapmak istiyormuş; “Amacı kriz döneminde askerliği aradan çıkarmaktı” diyor babası. Askerlikle bir probleminin bulunmadığını, intihar edecek bir çocuk da olmadığını söylüyor defalarca. Öğrendiğine göre ruhsal bir sıkıntı nedeniyle bir kez dahi gitmemiş revire...
Şu an soruşturma sürüyor, baba ne Serhat’ın kıyafetlerinde, ne de araçta yapılan kriminal incelemenin neticesinden haberdar. Fakat bir korkusu var, oğlunun başına gelen her neyse, öyle olmadığı halde kaza ya da intihar şeklinde sunulması ihtimali. Onu bu noktadan sonra sadece hakikatin rahatlatacağını söylüyor: “Serhat’ın mezarının başında bir yeminim var. Mezara kadar ağladım, orada ‘Senin olayını çıkarana kadar ağlamayacağım’ dedim, sonra da tek damla gözyaşı dökmedim. Sabırlı olacağım, ta ki her şey ortaya çıkana kadar. Ha, bunaltmıyor mu beni dönem dönem, germiyor mu? Yanmıyor mu içim? Kül oluyorum ama ona verdiğim sözden dolayı baba olarak bu hukuk mücadelesi benim görevimdir.”

Eğitim zayiatları
Elimizde ne var? Başına ne geldiğini bilmeden, bir dolu karanlık ihtimaller yumağıyla oğullarını toprağa veren bir aile... Bir de ne kadar süreceği belli olmayan bir soruşturma... Belki burada bir haber de yok. Ama aslında var...
Serhat Yıldız’ın annesi Sevim Hanım bir okulda temizlik görevlisi olarak çalışıyor; bu acı olay sonrasında daha iyi geleceğini düşünerek işe dönmüş. Krizden beri işsiz olan baba Ali Rıza Yıldız evde, kendisini tamamen bu olayın aydınlanmasına adamış durumda. 18 yaşındaki kız kardeş deseniz zaten terapiler yardımıyla okuluna dönebilmiş.
Küçük kardeşin hayali ise askeri okula gitmek. Ali Rıza Bey “Umarım bu fikrimiz değişmez. Benim orduya yönelik bir öfkem, kinim yok. Birinin yaptığını diğerine mal etmek aklımdan geçmiyor. Benim sorunum Gaziantep İl Jandarma Alay Komutanlığı’yla, onun bağlı olduğu bölge komutanlığıyladır” diyecek kadar sakin tutmaya çalışıyor kendisini. Diğer yandan “Şehitlik beni rahatlatmaz. Askeriye böyle bir karar vermiş; saygı duyarım. Ama şehit olmak için kimlerle savaşmamız gerektiğini, nerede olmamız gerektiğini biliyorum” diyen bir insan.
Sükunetine karşın askeri mercilere güveni sarsılmış, soruşturmaya bir sivil savcıyı da katmaya çalışan bir baba var karşımda. Bu ülkede yaşayan biri olarak Dağlıcaları, kışlalarda ‘eğitim zayiatlarını’, kayıtlara intihar olarak geçen binlerce asker ölümünü ve sivil iradenin kimi zaman ortaya çıkardığı aslında ihtihar olmayan vakaları o da okuyor, duyuyor, biliyor.
Aile tarihindeki Kürt, Alevi kökler aklına geliyor, Serhat’ın Kürtçe billiyor oluşu belki. Bunların kimi zaman ne anlama geleceği...
Daha önce hayatında hiç gözaltına alınmamış olsa da ölen oğlunun siyasi temayülü kafasını kurcalıyor belki. Bir baba olarak biliyor ki, bu ülkede ‘solcu’ olmanın da başa öreceği türlü türlü çorap var.
Düşünüyor da düşünüyor Ali Rıza Yıldız. O aracın içinde neler olduğunu bilmiyor. Bir elde kendinden sonsuz emin bir gazete manşeti, diğerinde birbirini tutmayan bir hastane raporuyla, otopsi tutanağı...

Bu neyin hikâyesi?
O gün evlerinden ayrılırken edindiğimiz bu iki belgeyi göstererek fikrini aldığımız uzmanlar oldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Gürsel Çetin, “Hastane raporunda sırttaki deliğin giriş, göğüsteki deliğin çıkış olduğu belirtilmiş ancak nasıl bu kanaate varıldığı söylenmemiş. Sanıyorum sırttaki deliğin küçük oluşu nedeniyle böyle bir kanaate varıldı. Ancak küçük deliğin giriş olacağı kural değildir. Kanaatimce otopsi raporundaki tanımlama doğrudur. Giriş-çıkış deliklerinin karıştırılması sık rastlanan bir durumdur” diye bir tespitte bulundu örneğin.
İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi ve aynı zamanda Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı olan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ise “Yara dışında ve içinde barut ve is gibi atış artıkları var. Ayrıca kemik dokuya da isabet etmiş, o da yönün önden arkaya olduğunu gösteriyor. Atış mesafesi bitişiğe yakın gibi ama giysi ara hedef olduğu için dağılım olmuş ve bitişik de olabilir” şeklinde yorumladı. Fincancı’ya göre her şeyi tamamlayacak olan elbiselere dair kriminal laboratuvar sonuçları ve bizatihi silahın arızalarının tetkiki...
Türk Tabipler Birliği Büyük Kongre Delegesi ve adli tıp uzmanı Uzman Dr. Lale Tırtıl da otopsi raporunu içerikte anlatılanlarla uyumlu buldu. Bu bulgulara göre önden arkaya seyirli bir ateşli silah yaralanması...

‘Tek delil oğlumun bedeni’
Peki şimdi bunlar ne demek? Serhat Yıldız’ın bizzat ameliyatını yapan Operatör Doktor Yavuz Tuncel İyikesici de söylüyor, merminin giriş çıkışı söz konusu olduğunda, alanı ‘adli tıp’ olmayan doktorların yanılması çok kolay. İyikesici, “Ben mesela şuradan girmiştir diyemem. Öyle bir bilgim de yok, hakkım da...” diyor. Bir halk efsanesi olan ‘Mermi girdiği yerde küçük, çıktığı yerde büyük yara açar’ın da adli tıp açısından hiçbir karşılığı yok; gerçekten bir efsane. Hatta ağır silahlar çok yakından ateşlendiğinde efsanenin tam tersi şeklinde sonuç verebiliyor. Yani bir hekimin acil serviste, ‘muhtemelen’ kaydıyla tuttuğu notla, gönül rahatlığıyla ‘Kendisini G-3 ile sırtından vurmuş’ demek mümkün değil. Peki gönül rahatlığıyla ne söylenebilir? Soruşturma nihayetlense dahi, gönül rahatlığıyla neye ikna olabilir bir baba?
Ali Rıza Yıldız’a uzman görüşlerini telefonda aktardığımda, bunun bir kaza, bu kez ‘zayiat’ değil gerçekten bir kaza olma ihtimalinin, düşündüğünden fazla olabileceğini aktardığımda, bana askeri savcıya da söylediğini yineledi: “Olabilir. Fakat benim delilim oğlumun bedenidir. Bir baba için en zor kararlardan biri, bana Serhat’ı mezardan çıkarttırmasınlar. Çocuğum hırpalanmıştır. Ama aileme sağlıklı bir bilgi verebilmek için son çare mezardan çıkarmaksa, bunu da yaparım.” Kaldı ki kazaysa bile, bağlı olduğu kurumun mesuliyetini konuşmayacak mıyız?
Askeri soruşturma kaç aysa, bittiğinde, Yıldız ailesi kendi soruşturmasına başlayacak. Serhat Yıldız’ın nasıl öldüğünü bu haberde öğrenemediniz, ama bu ülkede bir lokma azınlık hissiyle yaşıyorsanız, devletin, askerin, velhasıl sistemin sizin için çalıştığına dair bir nebze bir kuşkunuz varsa, bir gün apansız askerdeki oğlunuzun öldüğü söylendiğinde, evlat acısının ötesinde güvenecek bir dal bulamayışınız, bu ürkütücü yalnızlık, bu koyu kafa karışıklığı, bu her şeye karşı hissedilen itimatsızlık, duyulması gereken bir hikâyedir. İnsanlar bu hale getirilmiştir.