Sessizliğin sesini duymak

Sessizliğin sesini duymak
Sessizliğin sesini duymak
"Sıradışı besteci John Cage'in sessiz eseri '4 dakika 33 saniye', bir gün TBMM'de icra edilecek" denilse kim inanırdı? Ama Gezi direnişi öylesine ezberleri bozdu ki, bu bile oldu. O zaman Cage'in sessizlik gezegenine kısa bir yolculuğa buyurun
Haber: Neylan Bağcıoğlu / Arşivi

“Gökkubbenin altında söylenmemiş ya da yapılmamış şey kalmadı” denir. Günlerce süren arbede, direnme, biber gazı ve tazyikli suyla püskürtülmenin ardından, solüsyonlanıp, soluklanıp tekrar saf alan binlerce insandan sonra 17 Haziran günü, yüzünü AKM’ye vermiş duran Erdem Gündüz çıktı karşımıza. Sosyal medyada bir anda ‘duranadam’ kod adını alan, yanı başındaki çantasında pötibör bisküvisi ve suyuyla sessiz sedasız, bir o kadar da zararsız ama dirayetli duran bir sanatçıydı. Yıllar önce üniversitede başörtülü oldukları için derse alınmayan arkadaşlarını desteklemek için derse başörtüsüyle giren, eşit haklar için sanat üreten biriydi o.
21 Haziran günü CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi TBMM’de sıradışı bir şey yaptı, John Cage’in ‘4 dakika 33 saniye’ adlı eserini icra etti. Sessizliğin şarkısı olarak anılan bu eserle Hamzaçebi “Söz gümüşse sukût altındır” atasözünü hatırlatıyordu.
John Cage’in 1952 tarihli ‘4 dakika 33 saniye’si aslında sessizlikten oluşan bir parça değil. Vakumda yaşamadığımız sürece sessizlik diye bir şey yok çünkü. Cage’in bu eseri, icra edildiği yer ve seyircisine göre şekillenen, her defasında farklı sonuç veren ama aynı temele, yani 4 dakika 33 saniye boyunca ‘bir şey’ yapması beklenen konuşmacı/şarkıcı/müzisyenin durmak suretiyle seyircilere, kendi seslerini, yanlarında oturan diğer seyircilerin nefes alışverişlerini, arka sıralarda oturan birinin öksürüğünü, sokaktan geçen ambulansın siren sesini duyabilecekleri bir ortam yaratmasına dayanıyor.
Cage’in bu eseri iletişim yerine diyaloğu, yani dinlemenin, konuşmak ya da anlatmak kadar önemli bir görevi olduğunu hatırlatıyor. Hoşgörünün -ki ilkokul hayat bilgisi derslerinde Türkiye milletinin en önemli özelliklerinden bir olduğu öğretilmişti bizlere- barışın önemli faktörlerinden biri olduğunu gösteriyor. Hoşgörü, kelime anlamı itibariyle yukarıdan bakan bir kavram. Bir durumu ya da hareketi anlayışla karşılama, müsamaha gösterme, tabiri caizse idare etme haline işaret ediyor. Halbuki, Gezi olaylarının bize gösterdiği -ve en azından vicdanı olan bireyler açısından- zulme karşı tahammül edilmeyeceğiydi. 

Hiçbir şey üzerine konuşma 

Cage’in 1961 tarihli kitabı ‘Sessizlik’in içinde yer alan ve 1959 yılında New York’ta verdiği ‘Hiçbir Şey Üzerine Konuşma’sı bu açıdan hatırlatmaya değer. Duraksamaları da hesaba kattığımızda yaklaşık 45 dakika süren konuşma temelde metnin yapısına dair olup, tekrarlardan oluşur. Çoğu yerde Cage, metnin kaçıncı bölümünde, kaçıncı cümlesinde olduğunu söyler. Konuşmayı dinlemek de bir hayli zordur. Mühim olan konuşmanın içeriği değildir. Cage’in amacı bir iletişimden ya da seyirciye bir konuşma sunmaktan ziyade diyalog yaratmaktır. Tıpkı ‘4 dakika 33 saniye’ ile insanların durup sadece çevrelerini dinleyebilecekleri bir ortam sağlamak istemesi gibi. Bir fikri, bir rengi ya da bir akımı sahiplenmek yerine ortak paydamız olan insan olmaya dikkat çekmek istediği için ‘Hiçbir Şey Üzerine Konuşma’ yapar Cage.
Mevzubahis sessizlik nedir, şöyle izah etmeye çalışayım. Gezi Parkı’nda o müessif 31 Mayıs günü ardı sıra atılan gaz sonrasında mahallenin köpekleri de insanlar gibi can havliyle kaçmıştı. Küçük çocuklar nasıl bir yetişkin hızıyla kaçamıyorsa yavru köpekler de kaçamıyor haliyle. Ertesi gün parka gittiğimizde mahalle köpeklerinden sadece bir tanesi oradaydı. Henüz birkaç aylık, yavru olan, gazlar atıldığında kaçamamış olan. İnsan sevgisi gördüğü anda; onu zararsız ve sadece bir can olduğu için şefkatle kucaklayan insanlara 20 dakika boyunca, kendi dilinde ağlayan. Evet, 20 dakika. 

Saygı ve merak 

Cage’in 70 küsur yıl önce yaptığı gibi, bizim de ortak paydamız olan insanlık ile hareket etmeye başlamamız gerekiyor. Sağcılara, solcular olarak derdimizi anlatalım; muhafazakârlara bizim de ahlaklı olduğumuzu gösterelim, tanımadığımız mahallelere gidip konuşalım demekten ziyade diyalog kurmamız gerekiyor. Siyaha beyazı öğretmek, göstermek değil, renk olarak konuşmamız gerekiyor. Erkek dünyasında kadınların, gaylerin, transseksüellerin de yerinin olduğunu anlatmak güzel elbette. Ama ilk başta hepimizin insan olduğunu, ırk, din, ideoloji, parti , mahalle ya da sınıf kavramlarının ötesinde (ya da belki gerisinde) her şeyden önce insan olduğumuzu hatırlayıp, tıpkı zulme karşı sokaklara çıktığımızda bizi birleştiren insanlık duygusuyla hareket etmemiz gerekiyor. Saygı ve merak ile başlayıp, konuşmadan önce dinlemeyi de öğrenmemiz gerekiyor.
Tersini iddia edenlere Mahatma Gandhi’yi hatırlatmak gerekli. Hatta Gandhi’nin yöntemiyle, pasif direnişle, empatinin kılıçtan üstün olduğunu, yangına körükle gitmeden de barışın mümkün olabileceğini söyleyerek, tam da Erdem Gündüz’ün yaptığı gibi sessizce, dik ve dirayetle durarak dinlemek gerekiyor. Nasıl Cage’in ‘4 dakika 33 saniye’si sessizlik değilse, durmak da icraatsızlık ya da körelme değil, bilakis, birbirini dinleme, düşünme; şiddete ve zulme karşı durmaktır.