Set hazır, oyuncular nerede?

Kimi olaylar vardır ki, başa gelince katlanılması kaçınılmaz olur.
Haber: LEVENT TAYLA / Arşivi

Kimi olaylar vardır ki, başa gelince katlanılması kaçınılmaz olur. Ama bunun dışında, eğer en ufak bir şans varsa, insan doğası bu tür olaylardan bucak bucak kaçmaya göre programlanmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmadan birkaç ay önce uzaya fırlattığı roketi hatırlıyor musunuz? Ülke bir anda kargaşaya gömülünce uzay aracını ve tabii içindeki astronotu yere indirmek mümkün olamamış, adamcağız dünyadan binlerce kilometre uzakta kaderiyle baş başa kalmıştı.
Şimdi açıkça söyleyin, bu astronotun yerinde olmak ister miydiniz?
Ya da politikacılar dışında, hiçbirimizin belleğinden silinmeyen depremin bir benzerini, üstelik bir yandan benzin tankerleri havaya uçar, aynı anda da başınızdan aşağı yüzlerce ton su boşalırken yaşamaya can atanınız var mı içinizde? Ya da İstanbul trafiğine bin rahmet okutacak şekilde arabaların havalarda uçuştuğu, motosikletlerin alevler arasında fink attığı bir meydanın ortasında kalakalmak isteyeniniz var mı?
Bütün bunları yaşarken sağınızda solunuzda bir de dev Miki'lerin Gufi'lerin Vak Vak amcaların dolaştığını düşünün. Bir araya gelen bütün bu koşullar, o insan doğası dediğimiz şeyin isyan etmesine, arkasına bile bakmadan oradan uzaklaşmasına yol açmaz mı?
Bir çift koca kulağın çağrısı
İtiraf ediyorum: Tam üç gün boyunca çocuklarımla birlikte bu kıyameti yaşadıktan sonra eve dönerken, insan doğasına ilişkin sorduğum bu sorunun yanıtını bulmakta hayli zorlanıyordum. Hadi daha açıkça söyleyeyim, üç gün sonunda Miki'siz bir eve dönmekten mutluydum gerçi ama o üç gün içinde hepimiz deliler gibi eğlenmiştik. Sindrella'nın şatosuyla, Indiana Jones'un insanın bağırsaklarını kulaklarından fışkırtmaya niyetli santrifüj aletleriyle, Korsanlar Adası'nın binbir türlü gizemiyle tek başına Türkiye turizmini bir milyon kişi geride bırakan (yıllık 12.5 milyon ziyaretçi) Disneyland Paris'e yeni bir kardeş geliyor: Disney Studios!
İnsan doğasının uzak durmak isteyeceğini sandığım o türlü çeşitli kıyametten mutluluk içinde ayrılırken, işte bu yeni parkın tanıtımından geliyordum. Bugünden itibaren kapılarını ziyaretçilere açan yeni park
'sinema ve çizgi film dünyasının kulislerine doğru fantastik bir yolculuğa' davet ediyor bizleri. Kaliforniya'daki Disney stüdyolarının küçük bir kopyası bu. Girişteki yüksek su kulesinin tepesine kondurulan Miki kulaklarıyla, çok uzaklardan bile hem çocukları hem de büyükleri bir mıknatıs gibi kendine çekiyor.
Paris'e 45 kilometre mesafedeki Disney ülkesindeki Disney otellerinden birine yerleştikten sonra gezimize başlıyoruz. İlk durağımız Alaaddin'in sihirli halısı. Aslında benzerlerinden pek farkı olmayan bir dönme dolap bu. Ama elindeki megafonla direktifler yağdıran eski moda rejisör ve çevredeki sinema kameraları sayesinde birkaç dakikalık tur sonunda kendimizi Hollywood yıldızlarına benzeterek sonraki durağımıza doğru seyirtiyoruz.
The Art of Disney Animation çocuklara (tabii isterlerse büyüklere de) çizgi film tekniklerini öğreten bir okul gibi tasarlanmış. İlk dersimiz çizim! Hep birlikte gerçek çizerlerden Miki'nin ve arkadaşlarının nasıl çizildiğini öğreniyoruz. Benim yaptığım desen Miki'den çok mutasyona uğramış bir patlıcanı andırsa da, çocuklar birkaç dakika içinde usta birer çizer edasıyla ellerindeki kağıtları sallaya sallaya seslendirme stüdyosuna geçiyorlar. Burada yapılacak ilk iş seslendirmek istediğiniz sahneyi seçmek. Diyelim ki Miki ile Mini'nin bir kavgadan sonraki barışma sahnesini seslendireceksiniz, karakterlerin replikleri aynen karaoke bantlarında olduğu gibi ekranda beliriyor. Bundan sonrası sizin yeteneğinize kalmış. Bir kez kaydı yaptıktan sonra kendi seslendirdiğiniz çizgi filmi izleyebilirsiniz. Seslendirmeden sonra diğer ses efektleri ve renk atölyelerini de görüp bir sonraki atraksiyona doğru yola koyuluyoruz.
Herkes yeşile çalıyor
Bu noktaya kadar işler yolunda. Biz Rock'n Roller Coaster starring Aerosmith adlı eğlenceye doğru yürürken, bize doğru gelen insanların yüz ifadelerinde bir tuhaflık çarpıyor gözüme, bir de nedense hepsinin rengi yeşile çalıyor. Burası Aerosmith grubunun kayıt stüdyosunu andırıyor. Az sonra eski model Amerikan arabalarına biniyoruz hep birlikte. Koruyucu kemerlerin sağlamlığı, aklımdan "Acaba bir hata mı yapıyorum?" sorusunun geçmesine neden oluyor. Birkaç dakika sonra rengi yeşile çalan yüzümde, az önce diğer insanlarda gördüğüm ifadenin (ifadesizlik mi yoksa) aynısıyla yollarda sürüklenirken, yapığımın gerçek bir hata olduğunu anlıyorum. O demode Amerikan arabalarının içinde 2.8 saniyede 100 kilometreye varan bir hızla karanlığın içine doğru fırlatılınca, sonrasında neler olduğunu pek hatırlamıyorum doğrusu. Yalnızca yön duyumu tamamen yitirmiş durumda olduğumu seziyorum. Yoksa neden durup dururken eski püskü bir MIR uzay aracının içinde bulayım kendimi?
Kıyametin bekleme odasında
Armageddon filminde kullanılan özel efektleri
çok yakından yaşamak isteyen diğer kurbanlarla birlikte uzaya doğru yol alıyoruz
bu kez. Normal koşullarda bile bizim banliyö trenlerinden daha sağlam görünmeyen MIR uzay aracı, bu yetmezmiş gibi bir de meteor sağanağına tutulunca, kıyametin bekleme odasında hapis kaldığım duygusunu atamıyorum üstümden bir türlü. Her sarsıntıda aracın duvarları üstüme yıkılıyor, ne işe yaradığını bilmediğim birtakım borulardan dumanlar fışkırıyor, kapıların biri parçalanınca yan odadan üstümüze alevler yağıyor... "Bütün bunlar gerçek değil, yalnızca bir eğlence," diye geçirmeye çalışıyorum aklımdan ama korkum, aklımla aramda herhangi türden bir ilişki kurmama imkân tanımıyor. Neyse ki az sonra Disney stüdyolarının caddelerinde kalabalığın akışına kendimi bırakmış, hedefsizce sürükleniyorum yeniden. Korku duvarını aşmış olduğum için artık her yere girebilirim. Bu rahatlık içinde çocuklara dönüp "Adamlar ne kadar da geçekçi yapmışlar değil mi?" diyorum, "Ama korkmaya hiç gerek yok bütün bunlar sadece bir şaka! Hadi gelin şu çuf çuf trene binip dolaşalım biraz."
Tren bilinmeyen bir yöne doğru hareket ederken, "MIR'den sağ salim çıkmayı başardıktan sonra bu trenle dünyanın öbür ucuna bile gidebilirim," diye düşünüyorum. Benim durduğum yere göre dünyanın öbür ucu tam olarak nereye düşüyor bilemiyorum ama bizim tren park alanının gerilerine doğru üç - beş dakikalık bir yolculuktan sonra oldukça derin bir vadinin dibinde duruveriyor. Kayalar üstümüze gelecek gibi sanki. Ama artık hiçbir şey beni korkutamaz, bütün bunlar özel efekt. Hatta iyi yapılanına
Oscar falan bile veriyorlar.
İşte tam ben kendi içimden 7. sanatla ilgili bu tür teknik bilgilerimi tasnif etmeye çabalarken toprağın altımızda hareket etmeye başladığını hissediyorum. Hem de ne hareket! Trendeki diğer yolcular 17 Ağustos depreminde
Türkiye'de olmadıkları için ne olup bittiğini
pek kavrayamıyorlar. Oysa ben trenin metal zeminine kapaklanmış durumdayım. Bu kez depremci profesörlerimizden öğrendiğimiz teknikleri nasıl uygularım derdindeyim. Acaba trenin koltukları bize bir hayat üçgeni oluşturacak kadar dayanıklı mıdır? Yani panik değil, hayatta kalma içgüdüsü benimkisi...
Mart ayında soğuk duş
Tabii çocukları kurtarmak da önemli. Oysa çocuklar beni tanımazmış gibi davranıyorlar, trendeki yolcuların bazısı ise sara krizine tutulduğumu düşünüyor belli ki. Mecburen ayağa kalkıp yerime oturuyorum yine ama deprem 9.80 şiddetinde falan ve bitmek bilmiyor. O üstümüze yuvarlanacakmış gibi duran kayalar artık durmuyor, alenen üstümüze
düşüyor. Kayaların arasına park etmiş olan bir tanker bu sarsıntının etkisiyle çıkan yangından nasibini alıp infilak ediyor, tam meslek şehidi olacağımı düşündüğüm sırada bu dünyadan ayrılmanın bu kadar kolay olmadığını
fark ediyorum. Yakınlardaki bir barajın kapakları mı kırılmış, n'olmuşsa üstümüze tonlarca su boşalıveriyor. Tonlarca demem öyle lafın gelişi değil, tamı tamına 265 bin litre su! Mart ayının insanın kulaklarını acıtan soğuğunda ilaç gibi geliyor bu soğuk duş hepimize. Gerçi trenin üstü kapalı ama şelalenin yanı başında durup da ıslanmamak mümkün mü? Çılgınlar gibi eğleniyoruz anlayacağınız.
"Bugün için bu kadar eğlence yeter," diyorum kararlı bir ses tonuyla, "Artık otele geri dönüyoruz." Kaldığımız otelin kocaman bir havuzu var ama benim asıl ilgimi çeken havuzun bitişiğindeki jakuzi. Bütün gün gerilen sinirlerimi yatıştırabilmek için sırtımı hava kabarcıklarına ayarlayıp tutulmuş kaslarıma masaj yapmaya çalışıyorum. Tam gözkapaklarım yerçekiminin dayanılmaz cazibesine kapılacak, kulunçlarımsa gevşemeye yüz tutacakken çocuklar suya atlayıp "Hadi çabuk ol!" diye bağırıyorlar, "Buffalo Bill'in vahşi Batı gösterisine biletimiz var. Burada uyuklayıp her şeyi berbat edeceksin!"
İlanlarından 'soluk kesici' olduğunu okumuştum bu şovun. Günün heyecanından soluğum henüz olağan ritmine kavuşmuş değil ama çocukları kırmak da olacak iş değil tabii. Burada onların borusu ötüyor. Az sonra kovboy filmlerindeki barları anımsatan bir mekâna giriyoruz. Daha merhaba bile demeden her birimizin kafasına birer hasır kovboy şapkası yerleştirip bizi ite kaka tribünlere sürüyorlar. Sığır gütmekten alışmış olsalar gerek, bir hayli başarılılar bu işte. Geniş bir arenanın çevresine okul sıralarını andıran masalar dizilmiş. Daha biz yerimizi bulur bulmaz, kovboylar Kızılderililerin üstüne, garsonlarsa bizim üstümüze atlıyor. Bir taraftan patlayan silahlar eşliğinde bizon sürüleri iki metre önümüzden geçip giderken, biz garsonların habire önümüze sürdüğü biraları bitirip fırında patatesleri, sosisleri, chili con carne'leri kaşıklamaya savaşıyoruz. Gösteri salonundan çıkarken 'soluk kesici'nin hangi anlamda kullanılmış olduğunu daha iyi kavradığımı düşünüyorum. Neyse ki kaldığımız otel yürüyerek birkaç dakikalık mesafede.
'Gufi'den bile kocamansın!'
Çocuklar kendi odalarında televizyonun karşısına geçmiş Disney kanalından bir çizgi film izlerken, eşimin globalleşme, mono - kültür, kültür emperyalizmi gibi bir şeyler söylediğini duyar gibi oluyorum. Sabah uyandığımda çocukları hâlâ aynı televizyonun önünde, bu kez başka bir çizgi film izlerken buluyorum. Acaba arada hiç uyumuşlar mıdır?
Kahvaltıda yanımızdaki masada İngiliz bir aile oturuyor. Biraz sohbetten sonra kadıncağız "Bu sene dördüncü gelişimiz bu Disneyland'a," diyor, "Ama daha Fransa'ya gitmek kısmet olmadı." Eşimle birbirimize bakıp ne diyeceğimizi düşünüyoruz. Acaba bu hanıma Fransa'da olduğumuzu, bir metroyla yarım saatte Paris'in göbeğine gidebileceğini
söylesek mi? Biz düşünüp dururken "May be next time," (Belki başka zaman) diyor masa komşumuz. O zaman başımızı sallayıp hiçbir şey söylememeye karar veriyoruz. Belli ki aynı yıl içinde beşinci kez gelecekler buraya. Eh, belki bu seferinde Fransa'ya gitmeyi de başarırlar.
Yeni bir gün, yeni 'eğlence'lerle bizi bekliyor. Acaba ani bir migren krizine falan tutulup otelde kalsam mı diye düşünürken, bizim ufaklık yüzünde çizgi film kahramanlarını andıran kocaman bir gülümsemeyle boynuma atılıp "Sen balaların en büyüğüsün!" diye haykırıyor. "Gufi'den bile kocamansın sen!" İltifatın bu kadar okkalısını duymak için onu gerçekten mutlu edecek bir şeyler yapmış olmalıyım. Eh, bu durumda yapacak bir şey kalmıyor. Eğlenceye devam!