Sevim Burak'ın sahne alma zamanı

Sevim Burak'ın sahne alma zamanı
Sevim Burak'ın sahne alma zamanı
Performatif bir dille yazmasıyla maruf, romanı tiyatroya, edebiyatı resme çevirebilen, 'sahnesi olan' yazar Sevim Burak'ın olağanüstü dünyasına da selam çakan bir sergi açıldı Galeri Non'da. 'Ah Oh' adlı sergiye, o dünyanın en eski, en küçük tanığı, kızı Elfe Uluç da 'anadilinde' ses vererek katkı sundu
Haber: AYŞEGÜL OĞUZ - aysegulo@gmail.com / Arşivi

İlhamını, Alman Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’nin Türkiye ziyaretinde, kaçınılmaz ‘Türkiye’nin AB üyeliği’ sorusuna cevaben, adeta bir performans gibi, hem de sempatik görünme derdiyle söylediği, Türkçe’siyle ‘Ahde vefa’ sözünden alan bir sergi. Galeri Non’da 10 Temmuz’a kadar sürecek ‘Ah Oh’ sergisi; devletler, kurumlar, yapılar arası anlaşmaların kişiler arası pazarlık, denge ve ilişkilerini şekillendiren kavramın, zevki, arzuyu nasıl kontrol ettiğine, toplumu nasıl yeniden ürettiğine dair fikirleri ele vermek niyetinde. 

Peki arkasındakiler kim? Cevap kısa: ‘ğ’. Cinsiyet politikalarını eleştiren bir yaklaşımla, küratöryel gramer ve sanatsal diyalogdan beslenen bir birliktelik. Adnan Yıldız ve Aykan Safoğlu’nun ‘Açık uçlu bir araştırma’ olarak anlattığı ‘ğ’, ‘Ah Oh’ta acıyla zevk arasındaki köprüyü kurmak istiyor. Katılımcı sanatçıları bir yana bırakıyoruz ve dikkat çektikleri başka bir mevzuya giriyoruz: Sevim Burak queer miydi?
Queer kavramı için bir parantez açalım önce: Türkçe karşılığı garip, tuhaf, yamuk gibi anlamlara denk geliyor. Argoda i.ne demek! Buradaki gaye ise ‘normal olanın dışında kalana, aşağılık olana, normu ihlal edene’ bir gönderme barındırması içinde... Yani mesele kadın ya da erkek olmak değil; cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim kimliklerinin hiçbirinin ‘doğal’ olmadığını vurgulamak. Queer kavramı da doğal kabul edilen her durumun kısıtlayıcılığına karşı durduğu için seçilmiş. Serginin sanatçılarından ikisi Elfe Uluç&Sevim Burak olunca işin lezzeti de artıyor. Sevim Burak queer miydi? Kızı Elfe Uluç ve ğ anlatıyor... 

Sevim Burak’ın ‘Ford Mach 1’ kitabının queer bir perspektif sunduğunu iddia ediyor ğ. Bu iddia aklınıza ne getiriyor?
Ben yıllarca o arabanın düşman olduğunu düşünerek okudum kitabı. Araba onu ezecek olan... Orada cinsel bir okuma görmüyorum. Benim bu kolektife katılmamın nedeni, sözlerle kurduğu ilişki daha ziyade. ‘Ahde vefa’ kavramıyla sorgulananlar ilgimi çekti. Çünkü yakın zaman önce, hayatımda çok önemli rol oynayan çok sevgili babamı (Ömer Uluç) kaybettim. Oscar Wilde’ın bir sözü var: “Ebeveyninden birini kaybetmen şansızlıktır ama ikincisini de kaybetmek ahmaklıktır!” İnsanın suçluluk duygusunu incelikle tiye alan bir söz.

Sevim Burak sizden nasıl sözler bekliyordu?
Annem bana yazarlığı öğreteceğini söylerdi. Alın size bir söz daha... Belki de ‘Elfe’nin Dersi’ başlığı altında bütün bu çizimleri yaptırmasının da nedeni yazarlık dersleri vermesiydi. Hatta “‘Ford Mach 1’i ben bitiremezsem sen bitireceksin” diyordu. Queer’likle ilgili olaraksa ğ’nin sözlerini tam olarak içselleştirmiş değilim. Diğer yandan gay dostlarım Sevim Burak’ı çok seviyor. Belki Ajda Pekkan’ı sevmeleri gibi. Adnan’la (Yıldız) ilk bir araya gelişlerimizde “Sevim Burak’ın sahnesi var” demişti. 

Nasıl bir sahne o sizce?
Yazı yazma tarzı, gösteri sanatlarını andırıyor. Perdeler üstüne toplu iğneler tutturduğu kâğıt parçacıkları üzerinde yazıların yerlerini değiştirmek suretiyle, günümüzün bilgisayar dilinin copy-paste yöntemini kullanarak yazıyordu mesela. Yani gösteri sanatlarına gönderme yapıyor. Bu, bir yazarın perdelerin arasından görünmesi de olabilir. Manken oluşu, çok parlak, esprili bir kadın oluşu, ‘sahnesinin’ oluşu da doğru.

Siz bu sergi için ne yaptınız?
Onun sesini taklit ettim. Hatırlamaya çalıştım; bana resimleri yaptırır, bazen de yaptığım resimleri şiire dönüştürürdü. Önce “Bir göz çiz” diyordu mesela, çiziyordum. Beğenirse “Bir tane daha” diyordu. O resmimi yazıya çevirirken yeni bir cümle yaratıyordu: “İki tane göz, bir tane çeşme.” Aramızda böyle bir, anne-kızın yer değiştirme oyunu vardı. Usta-çırak çağrışımını da içinde barındıran..

Annenizin o yaratıcılık etrafında oluşan duygu geçişlerine tanıksınız. Şimdiyse bambaşka bir yorum yapılıyor onun metinleri için...
Bu yorum, tamamen entelektüel bir terminoloji. Bir üst dil. Ne dediklerini anlamam gerekmiyor. Sevim Burak gerçekten performans severdi; 45 yaşında mesela, şarkı söylemek istemiş. Sahne aramışlar, hatta babam gülmüş, “Bu yaştan sonra Emel Sayın gibi sahneye çıkıp şarkı söylemeyeceksin herhalde” diye. “Hayır, söylemek istiyorum” demiş fakat sahne bulamamışlar. Adnan ve Aykan’ın “Sevim Burak performatif bir dille yazan tek yazar” demeleri beni buraya çekti. Onlar bu hikâyeyi bilmiyor fakat hissediyorlar. Onun metinlerinde cinselliğin yüksek olduğunu söylemek yerine ‘queer’ diyorlar. Çünkü heteroseksüelleri korkularla, baskılarla iç içe, Burak’ı da kendiyle barışık buluyorlar. ‘Everest My Lord’da ‘Ajda Pekkan’ diye bir şiiri var. O da onunla ilgilenmiş yani! Fiziksel olarak queer olmak zorunda değil. Ben annemin performansını yaşamış biriyim. Kendi sesinden, hatta benim çizmemden heyecanlanırdı mesela. Buraya annemin sahnesinin en eski, en küçük tanığı olarak geldiğim söylenebilir.

Sizinki sıradan bir anne-kız ilişkisi değildi anlaşılan.
Arkadaşlarına yarı şaka “Ben onun annesi değilim, o benim annem!” derdi. Yapabilse, benim sorumsuz, küçük çocuk halimin yerine geçip dinlenmeyi, benim de onun yerine geçip çalışmamı çok isterdi sanki. Böyle yer-kimlik değiştirme oyunları, günlük hayatındaki şakalardan da eksik değildi. Bana resim çizdirip onları şiirleştirişi, sözcüklere tercüme edişi, resmi yazıya çevirme merakı, sonradan kavramsal sanatçıların ilgilendiği bir nokta oldu. Örneğin bir ressamla evlenmeyi seçmişti. Bu tesadüf değil. Sevim Burak’ın resimselliğiyle, Ömer Uluç’un edebiyatla ilişkisinin çok önemli bir yakınlığı var. Bu yüzden konseptüel sanat yapanlar annemle çok ilgilendiler. O romanı tiyatro yaptı, tiyatro oyununu da roman ya da edebiyatı resim. Farklı dilleri farklı dillere çeviriyordu, oynuyordu. ğ’nin dediği gibi, belki bir kadından erkeğe geçmek gibi yapıyordu bunları. Ve edebiyatı cinselleştirdi. Bir cinsellikten diğerine sürekli değiştirir, dönüştürür, fiilleri çekerdi. Kendisini bana çeviriyordu. Bu ses kaydında ben de kendi dilimi ‘anadiline’ çevirmeyi denedim. Bakalım olacak mı?

Annenizi yazı yazarken nasıl hatırlıyorsunuz?
Bir dava gibi; sürekli bir şey aranıyor, sanki bir delil bulunsa dava kazanılacak gibiydi. Sanat annem için aramaktı. O yüzden de zorlardı insanı. Sanki o aradığı şeyi ben bulmak zorundaymışım gibi ya da o esnada yanında kim varsa... İnsan sorumluluk hissediyordu, yoğun bir hava vardı açıkçası.
Sevim Burak bu söyleşi boyunca konuştuklarımızı, hakkında yapılan ‘queer’ yorumlarını duysaydı...
‘Herkes benim gibi kimliklerle oynamaya başlamış, herkes bana benzemiş’ derdi! 


    ETİKETLER:

    Avrupa Birliği