Sex and the City'yi kaybettik!

Sex and the City'yi kaybettik!
Sex and the City'yi kaybettik!

New York?lu Samantha, Carrie, Charlotte ve Miranda yıllarca şehirli kadının ağzına parmak parmak özgürlük balı çaldı, ikinci filmle geldiği noktadaysa çuvallar dolusu klişeden başka şey yok!

Amerika'da 27 Mayıs'ta, bizde planları bir hafta sarkıtıp dün gösterime giren 'Sex and the City 2'nin yarattığı hayal kırıklığı öyle böyle değil. Eleştirmenler filmi yerden yere vururken, müdavimleri başa sarıp sarıp dizinin eski bölümlerini izlemeyi tercih ediyor
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Tadında bırakmak gibisi yok. Bir espri de olsa ısrar malzemesi, bir ilişki ya da bir dizi de olsa, gazı kaçtıktan sonra çekilmiyor. Tavsadıktan, pörsüdükten sonra güzel günlerin hatırı bile kurtarmıyor iyi yad etmek için. Halbuki zirvedeyken bırakmayı bilmek, jübileyi geciktirmekte ısrar etmemek lazım. Arsızca bir inatla yaşlanmaya, emekliliğe, ayrılığa hatta ölüme direnmek fena.
Amerika ve İngiltere’de 27 Mayıs’ta, Türkiye’de dün gösterime giren ‘Sex and the City 2’ hakkında tüm dünyadan sinema yazarlarının ortak kanaati yukarıdaki ruh hali. Candace Bushnell’in aynı adlı romanından uyarlanan ve 1998-2004 yıllarında dünyanın 15 ülkesinde gösterilen dizi kendi içinde tutarlıydı, hiç de fena sayılmayacak bir izleyici kitlesi yaratmıştı.
New York’lu dört kadın, Carrie Bradshaw (Sarah Jessica Parker), Samantha Jones (Kim Cattrall), Charlotte York (Kristin Davis) ve Miranda Hobbes’un (Cynthia Nixon), ‘kalabalık kentte yalnız kadın olma hallerini’ masaya yatırıp saatlerce didik didik etmeleri tutmuştu. Altı sezon, 94 bölüm dizinin yapımcısını da, senaristini de, oyuncusunu da zengin etmeye yetmişti. Peki filme ne gerek vardı? 

‘Yapmayın kızlar!’
Sebep tabii ki para! Daha çok kazanma hırsı, berbat bir iş çıkarma pahasına da olsa, özellikle Hollywood’da geçer bir dürtü. İlk film, 415 milyon dolar gibi yapımcısının beklediğinin üzerinde hasılat yapınca, anında ikincisinin çekileceği haberi duyurulmuştu. Çok geçmeden çekimlere başlandı da. Yönetmen koltuğunda yine Michael Patrick King oturuyordu. Masraftan kaçınılmadı, styling için yine çuvalla para harcandı. Oyuncular, tabii ki en ucuzu 1400 dolar olan tasarım ayakkabılar giyip 100 dolarlık elbiselerin üzerine 2 bin dolarlık kemerler falan taktı.
Ama en önemlisi, ekip bu kez küçük dünyalarından, New York’tan çıkıp taa Abu Dabi’ye gitti. Aslında gittikleri yer Abu Dabi de değildi. Oradan izin çıkmayınca çekimler Fas’ta gerçekleştirildi.
Filmin New York’ta yapılan basın gösteriminden sonra ortalık birbirine girdi. Eleştirmenler galanın hemen ardından filmi, ‘Can sıkıcı, patavatsız ve Müslüman karşıtı’ olarak değerlendirdi.
Amerikalı sinema eleştirmeni Dylan Stableford filmi, “İnanılmaz derecede kötü” diye tanımladı, “‘Pretty Woman’dan bu yana kadınları bu kadar aşağılayan başka bir film görmemiştim. ‘Pretty Woman’ hiç değilse bunu iyi bir biçimde yapıyordu, bunda o da yok” diyerek filmi yerden yere vurdu.
The Guardian ’dan Hadley Freeman, “Ne de olsa dizinin eski müdavimlerindenim” diyerek, daha ılımlı yaklaştı ama o kadar hiddetlenmişti ki, içindekileri dökmek için gazetenin hafta sonu eki g2’den tam dört sayfa kopardı. “Comedy Central’da her akşam eski bölümleri var, ben onları izlemeyi tercih ediyorum” diyen Freeman, dizinin en zayıf bölümlerini bile filmlerden iyi bulduğunu yazdı. “Dizide ‘kızların’ özgürlükçü yanlarına tav olup sutyenlerini ateşe atanların parmakları yanıklarla doludur şimdi herhalde” diyerek diziyi seven feministlere de dert yandı. Çünkü ona göre, altı yıldır kadın özgürlüğü diye paralanan karakterler şimdi ağız değiştiriyordu.
Mesela dizinin en işkolik karakteri Miranda, hukuk bürosundaki işini bırakıyordu. Sebep de kocasına, evine daha çok zaman ayırmak istemesiydi. “Yapmayın kızlar!” diye yazdı Freeman, “‘Sex and the City’nin hata yapması, basit bir televizyon programının hata yapması olarak geçiştirilemeyecek denli önemli. Sizi izleyerek daha özgür hisseden bir kuşak kadın şimdi ne yapacak?”

Aşk da bir yere kadar...
The Washington Post’tan Ann Hornaday, “Dizi pek de azımsanmayacak bir izleyici kitlesi için önemliydi. İyiydi, kötüydü orası tartışılır ama seveni vardı, bize bir şey demek düşmezdi. Ama şimdi, özellikle de ikinci filmle diziyi hiç izlememiş olanlara bile söz söyleme hakkı doğdu. Filmde politik doğruculuk adına eleştirilebilecek bir dolu şey var. Ne feministleri, ne gay’leri, ne de modayla ilgilenenleri memnun ediyor. Bu defa diyaloglar da zayıf, ki diziyi savunayım deseniz bu, en önemli argümanınız olurdu” dedi.
Sinema eleştirmeni Christy Lemire’e göre film aşırı derecede ‘kendi kendini eğlendiriyordu’. Ne ustaca yapılmıştı ne de komikti. İçeriği zayıf olan filmde Liza Minelli’nin, Beyonce’nin ‘Single Ladies’ şarkısını söylemesi gibi sahneler de bulunuyordu. Bu sahne tek kelimeyle ıstırap vericiydi, öyle ki gözlerinizi oyup başınızdan çıkarmak istiyordunuz.
Associated Press ’e göre de merakla beklenen yeni film, orijinal diziye ve hatta ilk filme kıyasla büyük bir hayal kırıklığı oldu. Carrie ve arkadaşları yeni filmde Ortadoğu’nun ‘bağnaz’ ve kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapan kültürüyle karşı karşıya geliyor ve şoke oluyordu. Ne büyük klişe! AP’den eleştirmenler “İçi boş bir yaz eğlencesi” diye tanımladıkları filmdeki ‘Müslümanları iğneleyici’ sahnelerin tartışmalara yol açmasının kaçınılmaz olduğunu yazdı.
Bu arada filmin dört kahramanı yaşlarından daha genç gösterse, fizikleri kusursuz olsa da filmin afişi, birçok internet sitesinde tepkiyle karşılandı. Aşırı Photoshop yüzünden, kahramanlar kendilerine bile benzemezken, Amerikan New York Daily News gazetesi, “Hiçbirinin kendileriyle alakası yok!” diye yazdı.
‘Sex and the City’ müdavimi The Daily Mail gazetesi bile, günlerce ‘Ne olmuş buna yahu?’ deyip Sarah Jessica Parker’ın damarlı ellerini, yaşlanan yüzünü haber yaptı. Aşk da bir yere kadar!
Tabii çeşitli blog ve okur yorumlarında da çokça konuşulan bir mevzu oldu bu. Cosmo Guy adlı blog yazarıysa can alıcı bir yorumla noktayı koydu: Sarah Jessica Parker’ın dizinin insanlara verdiği fikri anlatırken bir seferinde, “Asla partiyi son terk eden kişi olma” dediğini yazan Cosmo Guy, ‘Oldu mu şimdi?’ diye hesap soruyor.
Haksız mı?

O topa hiç girmeyecektiniz!
Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali, film eleştirildikçe arsızlaşıyor. Gösterim tarihleri Dünya Kupası’yla aynı zamana denk gelince, yapımcılar pazarlama stratejisini o yöne kaydırmış.
Slogan ‘There are other ways to score’. Afişteki fotoğrafta da futbol topunu ezen bir topuklu ayakkabı var. Yani film açıkça şunu söylüyor: Erkekler Dünya Kupası’nı izlerken, siz kadınlar da bunu izleyin! Film Ortadoğu’ya bakış açısıyla, diyalogların ve senaryonun cılızlığıyla bu kadar eleştirilirken en azından o topa girmeseydiniz demek geliyor içimden. Dünya Kupası gibi dev bir organizasyona, hele de böyle bir söylemle kafa tutmak yersiz, üstelik cinsiyetçi de. Dizinin en büyük derdi cinsiyetçiliği alt etmek değil miydi?
Bu arada ‘Sex and the City 2’ gösterime girdiğinden bu yana 3.8 gibi rekor seviyede düşük bir IMDB puanına ulaştı. 2010 Güney Afrika Dünya Kupası’nın SporLog puanıysa 10 üstünden 10!

‘O çölde ölsünler de 3’üncüyü çekemesinler!’
Pazarlamada Afrika’ya kafa tutan ‘Sex and the City 2’ içerikteyse büyük büyük klişelerle Ortadoğu’ya sataşıyor. Kızlar bu sefer New York’tan, dünyanın en lüks ve ‘egzotik’ yerlerinden birine, büyüleyici bir macera yaşamak üzere her köşesinde ‘gizem’ barındıran Abu Dabi’ye gidiyor. Üstlerine şehir kadınlarının giydiği siyah çarşaflardan geçirip içine de bikiniler, mayolar giyiyor. Bir diğer sahnede, SATC kızları Abu Dabi’daki bir barda, Helen Reddy’nin ‘I am Woman’ şarkısını söylerken, Samantha’nın kışkırtıcı dansları kulüpteki Abu Dabilileri ‘şoke ediyor’. Klişe üzerine klişe...
Bu konuda en iyi sözleri Hürriyet’ten Tolga Tanış etti: “Bir dekor aramışlar. Snob, yarı kokoş yarı bohem ama içten içe feminist, şehirli, özgür kadın stereotipini başka nerede gösterebiliriz, başka nerede insanların gözüne sokarız demişler... Akıllarına Ortadoğu gelmiş. ‘Sex and the City’deki dört kadının New York davranışlarını alıp Abu Dabi’ye koydukları zaman da ortaya bir karikatür çıkmış. ’Görmemiş’ Ortadoğulu erkekleri şaşırtmaları... ‘Geri kalmış’ Ortadoğulu kadına özgür olmayı öğretmeleri... Gelişmiş Batılı, çağdışı Müslüman...”
The Guardian’dan Xan Brooks’un eleştiriler içinde bana göre en açık sözlü ve acımasız olan yorumuyla bitirelim: “Bırakalım da, o beğenmedikleri çölde ölsünler. Ölsünler de üçüncüyü çekemesinler!”