Seyyahın gözüyle İstanbul

'Son üç yüzyıl içinde sayısız gezginin, günümüzde gezmen ordularının İstanbul'a ve Anadolu yarımadasına ayak basma...

'Son üç yüzyıl içinde sayısız gezginin, günümüzde gezmen ordularının İstanbul'a ve Anadolu yarımadasına ayak basma isteklerinin altında bekleyen belli başlı duraklar...' Hazırlayan Enis Batur'un ağzından 'Avrupa Güneşinin Doğduğu Yere Yolculuk-İstanbul ve Anadolu'da Batılı Gezginler' isimli kitap böyle özetlenebilir. İşte H.C. Andersen'den Gerard de Nerval'e, Flaubert'den Le Corbusier'e, John Dos Passos'dan Herman Melville'e pek çok Batılı seyyahın gözüyle çağının Anadolu ve İstanbul'unu anlatan yazıların bulunduğu kitaptan dikkat çekici parçalar...
Sırtları torbalı kadınlar
Pera Palas/John Dos Passos

Penceremin altında güneşin doğuşundan batışına dek gün boyunca sallana sallana Pera'ya çıkan ya da gürültü patırtı içinde eski köprüye doğru inen iki tekerlekli yük arabalarının, üzerinde atlaya zıplaya gittiği ve cıngıl cıngıl sesler çıkardığı tek tük kaldırım taşları döşenmiş, tekerlek izlerinin çukurlar açtığı tozlu bir sokak; uzakta New York'tan daha da sıkışık yüksek yapılar, çıplak bacaklı bir kızın çamaşır astığı düz bir dam, sonra kırmızı kiremitler,
ötede mezarlığın tozlu servileri, gemi direkleri ve demir atmış gemilerle çelik mavisi renkte Haliç; uzakta, bulutlu gökyüzünün altında İstanbul, kubbeler, neredeyse siyah evler, fildişinden küçük adamlara benzeyen parlak minareler. Daha yukarıda yolun -hâlâ tozlu serviler, üstlerinde sarık yontuları olan bir o yana bir bu yana eğik taş sütunlar bulunan- Petits Champs (Şişhane ve Tepebaşı'na Levantenlerin verdiği ad. Burada Kasımpaşa sırtları olabilir) mezarlığının çevresini dolaştığı yerde yük arabaları yokuşa çöp boşaltıyor. Küller, çaputlar, kâğıtlar, güneşte parlayan nesneler; bunlar boşaltılır boşaltılmaz, sırtları torbalı kadınlar döküntüleri kara kuru elleriyle karıştırabilmek için itişip kakışıyor, birbirlerine dirsek atıyorlar.
Kırmızı koltukta kan var
Pera Palas'ın kırmızı peluş kaplı salonunda bir koşuşturma, bir karışıklık var. Redingotlu, başında siyah astragandan kenarsız bir başlık olan bir adamı dışarı taşıyorlar. Kırmızı peluş koltukta kan var; yerde mozaik üzerinde kan var. Müdür, alnı ter içinde bir o yana bir bu yana gidip geliyor; mozaik yıkanabilir ama koltuğun işi bitmiş. Fransız, Yunan ve İtalyan jandarmaların her biri aynı anda kendi dilinde konuşarak büyük bir telaşla koşuşuyorlar. "Zavallı adam ölmüş albayım" diyor bir İngiliz polisi, kokteylini bitirip bitiremeyeceğini kendi kendine soran albaya. Azerbaycan. Azerbaycan. Ölen Azerbaycan elçisiydi. Sakallı bir Ermeni kapıda durmuş ve ateş etmişti. Gözlüklü, tüysüz bir adam, bir Bolşevik ajanı elçiye kadar ilerlemiş ve ateş etmişti. Servis yapan bar garsonu büyük üzüntü içindeydi. Müşteriler hiç ödeme yapmadan kaçmışlardı. (...)
Geçici aşklar doğuyor
İnsanlar bahçelerde keçiboynuzu ağaçlarının arasında gidip geliyorlar; şakalar yapılıyor, içkiler içiliyor. Geçici aşklar doğuyor, çiftler oluşuyor. Kol kola girmiş üç kız, peşlerinde de genç, esmer, kaslı, beyaz giysiler içinde üç İtalyan denizci dolaşıyorlar. Yunanlı subay grubu neşe içinde. Orduları Eskişehir'i almış, Kemal'in yandaşları İzmit'i bırakıp gitmek üzere. Sonuçta onların Tino'su büyük bir kral. Karşıda redingot ve beyaz yelek giymiş, yaşları ilerlemiş iki Türk mösyö sakin sakin nargile içiyorlar. Az ötede yedi serseri yuvarlak bir masada gürültülü bir biçimde kafa çekiyorlar. Girişe yakın bir yerde, kuyruklu giysisinin düğmeleri ve parlak kırmızı üç köşeli şapkasıyla bir İtalyan jandarma ve giysisinin kolunda üç güzel harf, A.P.C. (Allied Police Commision'un baş harfleri) bulunan bir İngiliz askeri polisi ayakta duruyor. "Neden Türkçe öğrenmek istiyorsunuz?" diye soruyor bir Rum kadın, şaşkın ve küçümseyen bir tavırla.
"Yunanlılardan yana olmak gerek; Türkçe öğrenmemeli."
Türkçe öğrenmek iyi olacak
Bir anı geliyor aklıma, Beyazıt Camii'nin yakınında bir çınarın altında küçük masa ve sandalyeler, güvercinler ve sakalları başlarındaki beyaz pamuklu sarıklar kadar beyaz, oracığa oturmuş sonu gelmeyen tartışmalar sırasında başını sallayan ihtiyarlar; sarı, çürümekte olan bir erik ağacı gibi boğum boğum bir dilenci, sigaramın
ateşini uzatmamı istiyor ve gülümseyerek kahve fincanımın yanındaki su bardağını gösteriyor: Suyu uzattığımda, sırtı o denli kambur ki, içmek için neredeyse yere çömelmek zorunda kalıyor; bardağı yerine koyarken yaptığı, büyük bir saygı belirtisi olan zayıf ve titrek elinin bir hareketiyle teşekkür edişi gözümün önüne geliyor. Bu elin hareketinde minarelerin göğe yükselişini, müezzinlerin haykırışını, Taksim bahçesinde neşe içindeki Yunanlıların yanında sakin oturan, beyaz yelekli yaşlı beyin donuk bakışını anımsatan şeyler vardı. Türkçe öğrenmek iyi olacak.
Kent işvebaz bir kadın gibi
'İnsanın muhayyilesini tahrik ediyor'
Herman Melville/Türkiye Günlüğü
12 Aralık Cuma Öğleye doğru hafif bir esinti sisi dağıttı. Sonunda, çevremizdeki sis kalkınca, kendimizi ansızın, bir sihrin içinde gibi, Prens Adaları'nın arasında bulduk; bizimki gibi zor durumda bir sürü gemi vardı çevremizde. (...) Sis sırasında çanlarımızı duyan kayıklar sarmıştı çevremizi. İstanbul'dan denize çıkmış kayıklardı. Biri bir oğlan çocuğunundu, kayığını gemimizin kıç tarafına bağlamış, sis mis demeden uykuya dalmıştı. Doğuda görülen şu tipik ulaklardan. Serinkanlı, telaşsız. İstanbul'un denizden ilk görünüşünün harikulade olduğu söylenir.
'Anastasius'ta (Thomas Hope'un romanı) öyle diyor. Ama bu görünüm nasip olmadı bize. Sis kentin eteklerinden hafif sıyrılmıştı; kent kıyıdan itibaren yükselen bir arazi üzerine kurulduğundan tepesi sisle örtülüydü. Ayasofya'nın tabanını ve duvarını görebiliyorduk ancak, kubbesi görünmüyordu. Cilveli bir soyunuştu bu, işvebaz bir kadın gibiydi kent; insanın muhayyilesini tahrik ediyor, manzaraya lezzet katıyordu.
İstanbul'u, tıpkı yaşmaklı sultanları gibi, örtülüyken gördük. Sisin kalkarak İstanbul gibi bir kenti meydana çıkarması sihirbaz işi. Sonunda Sarayburnu'nu dönüp Haliç'e demir attık. Kayıkla Tophane'ye geçtik (Kayık kanoya benziyor, burnu bıçak ucu gibi sivri, üzeri de eski bir mobilya gibi oymalı). Pasaport filan soran olmadı, bavullarımız da aranmadı. Ayarladığımız gibi rehber bizi Beyoğlu'nda Hotel du Globe adlı otele götürdü. Akşam yemeğinden önce biraz dolaştık. Yemeği saat 18.00'de yedik. Beşinci katta, halısı filan olmayan bir odanın günlük ücreti 10 frank. Gece dışarı çıkmadık. Haydutlardan, katillerden korktuk. Musibetler. Gece çıkılamıyor, çıkmaya niyetlenseniz bile gidecek bir yer yok.
'Ah, ne kadar sıkılıyorum!'
Hans Christian Andersen/İstanbul Günlüğü
2 Mayıs Pazar Kunduracı Lange ziyaretime geldi, karısı biz oradayken tifodan yatağa düşmüş. Galata'daki bağlama rıhtımına kadar yürüyerek indik; korkunç bir gemi mahşeri! Orada benim kunduracı İstanbul'a gitmek için bir vapura bindi; ben dönüp servi ağacından tabutların imal edildiği sokağa gittim, bunlardan harika bir koku yayılıyor. Romanya'da, Teselya'da ve Makedonya'da ayaklanmalar var; bu da Tuna yoluyla seyahati tehlikeli hale getiriyor. Aynı şeyi düşünen La Fontaine ziyaretime geldi. Dönüşte Syra'dan geçme taraftarıyım. Çok dolaştım. Aşağıda, Pera'da evler birbirine çok yakın ve asma dallarından bir çatıyla birbirine bağlı. Türkler dükkânlarının içinde uzanmış, uzun çubuklar tüttürüyor. Her milletten dilenci var buralarda.
Bugün de bir ceset gördüm, bir Rum
kadını. Burada beni bir Asya duyarlılığı
eziyor, ah, ne kadar sıkılıyorum!