Şiddet-şöhret-şehvet üçgeni

Şiddet-şöhret-şehvet üçgeni
Şiddet-şöhret-şehvet üçgeni
Payetli iç çamaşırları giymiş, süslü, jartiyerli kadınlar deyince aklınıza gelen neyse unutun. Şimdi bir de ellerine silah, kama, kamçı tutuşturup saçlarını o hırsla savurun. Kezban Arca Batıbeki'nin işaret fişeğini geçen yıl çaktığı 'şiddetli' kadınları 10 Temmuz'a kadar sürecek 'Pulp Fiction' sergisiyle ve gücünü ciddi miktarda artırarak geliyor
Haber: Ç. BEGÜM SOYDEMİR - begum.soydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Sanatsal algı, disiplinlerarası bakış açısı, temel izlek gibi artistik kelime gruplarıyla konuşarak içine girebileceğiniz işler değil duvarlardaki. Üstlerinde payetli iç çamaşırlarıyla, birbirinin altından üstünden dolanan, elindeki kamçıyı, kamayı fütursuzca karşısındaki hemcinsine sallayan, arkasındaki kan gölüne hiç takılmadan aşk romanı ‘Kezban’ın sayfalarını çeviren birtakım kadınlar önünüzden akıp geçmekte. Yarı çıplaklar ama cinsellik paçalarından akmıyor, kendi halinde gibi resmedilmiş olanlarından da size geçen his bu değil. Bir huzursuzluk, bir itiş kakış, bir mesele var. İlk ipucu; serginin adı ‘Pulp Fiction’. Altlarındaki imzaysa sanat âlemlerini takip edenler için tamamen açıklayıcı. Kezban Arca Batıbeki’nin, Tepebaşı’ndaki Passage Petits-Champs 1’de, 10 Temmuz’a kadar sürecek sergisinde, Contemporary 2009’da Galerist standında yer alan ‘Da Vinci Code’ resminden de bolca beslenen sahneler var. Bir de sanatlı söyleyelim; ‘temel izlek’, kadın olmak...

Kim bu kadınlar?
Ben, siz; bu kadınların içinde hepimiz varız. Derinlerdeki duygulardan da söz edebiliriz ama bu sergide spesifik olarak ön plana çıkarmak istediğim kadın tipi, son yıllarda aşırı şekilde televizyona, özellikle de paparazzi programlarına bağımlı yaşayanlar. Son yıllar derken en az bir 15 yıldan söz ediyorum, BBG evleriyle başlayan dönem. Herkesin ucundan kıyısından şöhreti yakalayacağını zannetmesi, yakalaması hatta, zaman içinde bunu varlık sebebi haline getirmesi, sonra yok olunca da bedenen veya ruhen müthiş bir uçurumun içine düşmesi...
O tip kadınlara yöneldim ben bu işlerde.

O kadınların hayatında ne gördünüz şöhret arzusundan başka?
Sınıf atlama arzusunu gördüm daha çok. Şöhreti sürdürmek zor olduğundan kısa vadede yok oluyorlar zaten. Sınıf atlamanın en kolay yolu olarak, maddi gelir açısından daha üst sınıf bir erkek bulma arzusu... Bu programları da bir nevi reçete gibi görüyorlar çünkü çoğunda izledikleri insanlar da kendilerininkine benzer bir geçmişe sahip. ‘Ben neden onlar gibi olmayayım?’ diyor, elinden geleni ardına koymuyor artık.

‘Da Vinci Şifresi’nin devamı sayılabilecek işler var ama ilk o da değil. Bu kadınlarla ne zamandır mesaidesiniz?
İlk kez fotoğrafla başladım bu konsepte, dört sene oldu galiba. Aslında bütün sergilerime baktığınızda üç aşağı beş yukarı benzer temalar kullandığımı görürsünüz. Genelde konularımdan çok uzaklaşmıyorum, bildik kadın problemlerine yoğunlaşıyorum. Bu noktada bakış açısı çok önemli. Bazen yansıtmak istediğim bakış açısı geri planda kalıyor, siz onu okuyabilirseniz görüyorsunuz. 

Cazibeli, bakımlı görünen, jartiyerli, pul payet seven kadınlar bunlar... Ellerinde de kamçılar, bıçaklar, silahlar...
‘Ucuz Roman’ olduğu için herhalde! Bakıyorum, kadınlarda öyle bir süslenme ve payet durumu söz konusu. En komiği, payetli eşofman giyen kadın gördüm ben! Seviyor kadınlar bunu. Bu saplantıyı abartarak kitsch’leştireyim, bir yerde ucuzlaştırayım istedim. Bıçaklar, silahlarla da kadının kadına şiddetini vurgulamak istiyorum. Dostluk çok az gördüğümden belki. Var olana da o yüzden sıkı sıkıya sarılmak gerekiyor.

Sizin kadın arkadaşınız yok mudur?
Çok az doğrusu. Hiçbir kadının fazla kadın arkadaşı olmadığını görüyorum, sadece ben değilim. Tabii gerçek, her şeyinizi paylaşabileceğiniz arkadaşlardan söz ediyorum. Bu biraz acıklı da aslında. Erkekler birbirleriyle daha iyi dost olabiliyorlar ama dostluklarını futbol ve cinsellik konuları belirliyor. Neden bilmiyorum ama pek çok kişinin aksine, erkek-kadın dostluğunun daha rahat kurulabildiğini düşünüyorum.

Arkadaşlarınız bozulmaz mı bu söylediklerinize?
Onlar da benimle aynı fikirde. Kadınlar, arkadan iş çevirme konusunda çok daha ustadır erkeklere göre. Bu sözlü bir şiddettir ama ben bunu fiziksele çeviriyorum işlerimde çünkü ironiyi ve CSI dizilerini seviyorum. Mesela bir ay kadar önce okudum gazetede, iki kız Facebook’ta sözleşip bir yerde düello yapmak üzere buluşuyor ve ikisi de yaralanıyorlar. Muhteşem bir haber! Hemen o konuyla ilgili iki resim yaptım, bu sergide göreceksiniz onları. 

Bu kadınlar böyle payetli, jartiyerli olunca asıl derdi anlamak zorlaşabilir. Kabaca ‘Fantezi dünyası’ denip geçilmesinden korkmuyor musunuz?
Korkarsanız herhangi bir sanat dalını yapmanız mümkün olmaz. İçerdiği konuyu birebir işlemenin de hiç yaratıcı olmadığını düşünüyorum. Ben hep işin ironik yanını vurgulamayı tercih ettim. Sonuçta sabah akşam bunları reality şov olarak görüyoruz zaten, bir de sanat adına yapmanın anlamı yok. Yanına bir sayfa açıklama yazılmış bu tip işleri görüyorum zaman zaman. Vermek istediğim duygu birilerine geçiyorsa bu bana yeter, bir diğerine geçmiyor da sadece güzel bir resim olarak geliyorsa o da güzel, hiç beğenmiyorsa da hiç fark etmez...

Radikal’de yayımlanan bir söyleşinizde cinsel içeriğin artık sizi rahatsız ettiğini söylüyordunuz, onun için sordum bunu.
Yanlış deşifre edilmiş bir yazıydı o, ironi yapmak istediğim yanıtlar da yanlış anlaşıldı. Demek istediğim, sanatta cinselliğin çok daha rafine yöntemleri olabileceğiydi. Sinema gibi aynen; daha çok izleyici çekmek içinse ucuz görünür ama doğal akışında filme değer katar. Resimde de böyle. Yeri geldiğinde ben de kullanıyorum, resimlerimin çoğu inceden inceye cinsellik içerir. Cinsellik beni korkutmaz ama bazen bıktırıyor. Sanatta her şeyi kullanabilirsiniz, bunu eleştirmek sanatçıya düşmez. Yurtiçi ve dışı sanat fuarlarında cinsellik içeren işlerin giderek arttığını görüyorum, bunların samimi olanları da ticari olanlarından kolayca ayrılıyor. Politik figürleri sanatta kullanmak da yükselen bir trend ona bakarsanız.

Obama’nın seçildiği dönem gibi mi?
Tam o sırada Art Basel Miami vardı. Dev, 10 metrelik Obama portresinin önünden geçip girdik içeri. Çoğu dünya çapında çağdaş sanatçı Obama portresi çalışmıştı. Bunu çok çirkin ve hesaplı buluyorum. Yani sanatçı, kimin portresini yaparsam prim yaparım diye mi düşünmeli? Bunun ne anlamı olabilir sanat adına? Standart sokak sanatçısı yapabilir, bakkal dükkânı benzeri galerilerde sergileyip satar turistlere. Ama örneğin dev portreleriyle ünlü Yan Pei Ming, niye yapar ki Obama portresini, üstelik de Çinli bir sanatçı olarak!

Altında ‘Bebekus feminismus’ yazan eserle birlikte feminizm lafı da resmen geçiyor artık. Bunu meseleye giriş mi sayacağız, altını çizme mi?
O mesele hep var. Türkiye’de feminist olmayan bir kadın olamaz gibi geliyor bana. Yalnız ben hiçbir konuda bağırmaktan hoşlanan ve sürekli mesaj veren biri değilim, bana verilmesinden de hoşlanmıyorum. Bırak anlıyorsam anlayayım. Dedim ya, ironi kullanmayı seviyorum, hayata bakışım da o zaten, pozitif. Negatif bakış açısının hayattan çok şey götüreceğini düşünüyorum çünkü insan bir noktaya kadar acı çekebilir. Depresif olduğunuz zaman bütün düzeninize yansır, işe, ilişkilere. Kötü enerji vermek istemiyorum kimseye, kimseden almayı da sevmiyorum.

Kötü enerji hissettiğinizde ne yaparsınız peki?
Hemen uzaklaşırım. Kavga etmeyi hiç sevmem. Lafı uzatmam, dırdır da edemem. Ama dosdoğru söylerim düşündüğümü, hiç çekinmem. Pozitifimdir ama en ufak şeyde dikenlerimi çıkarırım, gereken cevabı veririm ama avaz avaz bağırıp küfür ederek değil.

Resimlerinizdeki kadınlar sizin tam tersiniz o zaman...
Evet, resmimdeki karakterler baskın, belki içimdeki şiddeti böyle dışa vuruyorumdur. 

Bu cevap, ‘dekoratif resim’ eleştirilerini de ilgilendiriyor biraz...
Bizde hocalarda bile zaman zaman olan bir kafa karışıklığıdır bu, figüratifle dekoratifi karıştırırlar. İçerik belirler dekoratif resmi, dağlar arasından akan bir nehirdir, bir tabak meyvedir... Payetli elbise giymiş, elindeki kamayla öbürüne saldıran bir kadın dekoratif resim olamaz. O resimdeki kadınla her gün göz göze yaşayamazsın eğer resimdeki figürü severek duvarına asmadıysan. Oysa abstre resim daha dekoratif geliyor bana çünkü birlikte yaşaması kolay, bir süre sonra basmıyor size, duvarda görünmez olabiliyor. 

Fotoğraflar, plaklar, dergi kapakları, fotoromanlar; bir yerlerinden fırlıyor resimlerin. Hepsi sizin koleksiyonunuzdan parçalar. Nasıl başladı bu toplama işi?
Görünce beni al diyorlar, sahip olmak istiyorsunuz. Bu duyguyla binlerce obje topladım, 25-30 senedir evin her yerini kapladılar. Ama onları kullanmak fotoğraf işlerime başladığımda aklıma geldi. Günlük hayatta birlikte yaşadığım, evimin parçası olan objeleri kullanmak samimi geliyor.
Acıdığınız, elinizin titrediği oluyor mu kullanırken? Bu kitabın kapağını çok seviyordum ama diye mesela...
Hayır çünkü aslı bende kalıyor. Yalnız bu sergide yer alan iki tane yüzyıllık anatomik desene, berbat etme pahasına müdahale ettim. Bozulacak diye de bayağı korktum. Resmim satıldığında üzülüyorum çünkü gitti mi gidiyor. Fotoğraf bir ölçüde daha moralli beş edisyonu olduğundan. 

Siz zaten bu kullandığınız nostaljik objelerle büyüdünüz değil mi?
Aynen, onlarla yaşadığım için o samimiyet işime de yansıyor bence. Ev ortamı öyleydi; Ses ve Hayat dergileri, plaklar, o dönem içinde yaşadığım 60’ların Türk sineması... Bunlar hep kafamda yer etmiş, ister istemez bir yerlerden patlak veriyor. 

‘Deep Blue’, ‘Oyun’, ‘Angel Heart’, ‘Da Vinci Code; ‘Pulp Fiction’. Sergi isimlerinde de hep bir sinema etkisi var.
Evet, bir nevi filmlerin story board’u gibi düşünüyorum sergilerimi. Bir konu seçiyor, o konu üzerinden üretiyorum. Ama bunlar ayrıca sevdiğim filmler, sadece resme uyuyor diye kullanmıyorum.

Bir Türk filmi isim olur mu serginize?
Bilemedim. Olsa olsa ‘Ah Güzel İstanbul’ olur, onu da bir enstalasyonda kullandım zaten. Bir de ‘Yanık Saraylar’ serisi var mesela, Sevim Burak’ın kitabından. 

‘Bizde pazarlama yeni girdi devreye’
Türk çağdaş sanatında bir dışa açılma hali var artık gözle görülür bir şekilde...
Benim yorumum şu: Uluslararası sanatçıların eserlerinin fiyatı çok yüksek. Orta karar yani ‘emerging artist’ denilen sanatçıların işleri bile bize göre çok fiyatlı. Türk sanatçılar yeni bir soluk, içerik ve fiyatlarının uygunluğu nedeniyle de ilgi görüyorlar.

Ama biz bunlara da ‘Ooo!’ diyoruz.
Diyoruz ama bunlar hakikaten çok düşük dünya piyasası için. Bizim için hâlâ çok önemli rakamlar ve bu rakamlara ulaşan sanatçı sayısı çok az. Artık Türkiye ve İstanbul dünyada trend olmaya başladı, bu çok iyi bir şey. Yoksa biz hiçbir zaman aşağı kalır değildik oradaki sanatçılardan, sadece keşfedilmeyi bekliyorduk. Bence bu durumu İstanbul Bienali’nin başarısı tetikledi, bu sayede çok sayıda yabancı medya insanı, koleksiyoner, galerici İstanbul’a geldi. Eskiden sadece bizim ‘baba sanatçı’ dediğimiz sanatçılar galerilerde yer bulurdu, galeri de azdı, genç sanatçılar sergi açacak yer bulamazdı. Sonra bir anda tersine döndü, yeni galeriler açıldı ve gençlerle çalışmaya başladı, yaşlılara yer yoktu bu sefer de. Ben krize giren ara kuşaktaydım. Benim kuşağımdan bazı sanatçılar yok oldu bu yüzden. Ama şimdi yavaş yavaş galeri sayısı ve farklı platformlar artıyor. Bu herkes için çok güzel bir gelişme.

Galeriler arasında daha belirgin farklar var...
Tabii, beğenileri doğrultusunda uzmanlaştılar. Genç jenerasyonun politik, protest, dijital işlerinin ağırlıkta olduğu bir dönem bu. Resmi görünce sanatçının yaşını, hangi ülkedeki okuldan mezun olduğunu tahmin ediyorsunuz. Çok bölünme var ama dünya sanat ortamının bir parçası olmak böyle bir şey, riskli. Biz eskiden az sanatçı, az galeri, çok az sayıda koleksiyonerle kendi yağımızda kavruluyorduk. Şimdi var olmak için mücadele vermek gerekiyor. 

Mardin-New York hattı
Bu ara her yerde bir işiniz var; İstanbul dışında Mardin ve New York’ta da...
Evet, Mardin Bienali için eski fotoğraflarımdan yararlanarak yeni bir format oluşturdum. Çok güzel bir konak var orada, Tokmakçılar Konağı, orası için ‘Yanık Saraylar’ serisinden iki fotoğraf kullandım çünkü eski şehre çok yakışacağını düşündüm. Mardin çok ilginç bir şehir. Bir yandan çok köhne yerleri var, bir yandan müthiş bir tadilat
ve renovasyon geçiriyor. Hollywood’a burayı set olarak kullanmaları için öneri götürülmüş çünkü en iyi ışıklardan birini veriyormuş şehir ama her yerden sarkan telefon kabloları sorun olmuş, onları yeraltına alıyorlar şimdi. Yavaş yavaş yenileniyor ama bu sefer de bir dekor şehir mi olacak acaba? Yıkıntıların içinde bir şeyler filizleniyor ve işlerimde vermek istediğim de tam olarak bu.

New York’ta da Leila Taghinia-Milani Heller (LTMH) Gallery’deki ‘İstanbul Cool! Bugünlerde Çağdaş Türk Sanatında Neler Oluyor?’ sergisindeki 27 sanatçıdan birisiniz.
İyi bir galeri. Bana nasıl ulaştıklarına gelince; Milani, Contemporary 2009 sırasında gelip kendini tanıttı ve ‘Da Vinci Code’u çok beğendiğini söyledi. Sonra Galerist’e, Murat Pilevneli’ye gönderdiği bir
e-mail’de bu sergide benim de yer almamı istediğini belirtmiş. Ben de kabul ettim.