Sinema vakıflarından destek görmedim

Sinema vakıflarından destek görmedim
Sinema vakıflarından destek görmedim
Yönetmen Reis Çelik'in sahibi olduğu Yeşilçam Sineması zor günler geçiriyor. Çelik ile hem bağımsız bir sinemayı yaşatmanın zorluklarını hem de sektörün memleket hallerini konuştuk.
Haber: NİZAM EREN - nizameren@nizameren.com / Arşivi

Sevgili Reis, Yeşilçam Sineması üzerine söyleyecek en fazla sözü olan insanlardan birisin. Nedir durum?

Sinema salonları konusunda yurtdışına gidip geldikçe Türkiye ’deki bir eksikliğin farkına varmıştım. O da Türkiye’de alternatif sinema salonlarının yani bağımsız program sinema salonlarının olmayışı. Bu ciddi bir eksiklik, Avrupa’da tüm dünyada vardır. Bunlar destekle ayakta duran sinema salonlarıdır. Bunların da temel işlevi hem kendi ülkesindeki alternatif sinemaların kapılarını açar; bir, iki kişiye de sinema filmi oynar, hem de normalde o ülkeye gelmeyecek filmleri toplar ve oraya getirir ve o ağ da dolaştırır. Türkiye’de bu yoktur; Türkiye’deki sinemaların tamamı dağıtıcıların tekelinde olan, onların isteği ile sinema oynayanların elindedir. Onların dışında hiçbir sinema salonu bağımsız hareket edemez. 1999 yılında bu sinemayı işte bu nedenden ve bu anlayıştan dolayı açtım. Tuncel Kurtiz ile kafa yoruyorduk: “Ne yapalım?” o diyordu ki anti-tekel sinema koyalım. Şimdi anti-tekel falan demiyorum, zaten zor yaşıyoruz. İyice zor yaşatacaklar.

Hem bağımsız dediniz, hem de desteksiz yaşayamaz dediniz. Çelişki yok mu?

Hayır, asla çelişki değildir. Bağımsız sinema kavramı şudur: bütün dünya tekelinde bulunan filmler sinema salonlarına bağlıdır ve onlarda oynar bu filmler. Onların programını onlar yapar. Şunu oynayacaksın, arkasından da bunu oynayacaksın der. Bağımsız sinema salonu ise bunların dışındadır, onların istediği hiçbir filmi oynamaz. Onlarda varsa da, o filmi istiyorum der; ama devamını da almaz. Bunun desteklenmesi bağımsızlığını engelleyen bir şey değildir. Bunu desteklemek sinema sanatının bağımsızlığını desteklemektir. Yoksa yerel yönetim destek verdi diye onun istediği filmler oynamayacağız. Öyle bir şey yok. O anlamda, biz de hep desteklenince bağımlı olduğu anlamına geliyor.
Devletler destek verir. Niye destek verir? Çünkü sinema pahalı bir şeydir. Özellikle de bağımsız sinemanın film üretebilmesinin başka yolu yoktur: seyircisi bellidir, az insan gidecektir. Tabii ki bu zaman içerisinde devletlerin biçimine ve yapısına göre bir oto sansüre taşıyabilir onu. Bu tehlike her zaman vardır. Bu sadece devletlerin ne kadar demokratik olmasıyla, insanların bu konuda ne kadar özgür hareket etmesiyle ilgili bir şeydir.

Bu 14 yıl içerisinde yardım görmediğinizi biliyorum da, köstek olan bir yapıdan söz edebilir miyiz? Yasal süreç, belediye gibi…

Çok baskıcı şeyler görmedik; ama zaman zaman pek istenilmeyen belgeselleri gösterdik çeşitli siyasi problemlere ilişkin belgesellerdi bunlar. O zaman da bir bakıyorsunuz polis geliyor ve ruhsatınız olup olmadığını soruyor; yangın çıkışınız var mı, havalandırmanız iyi çalıyor mu diye soruyor. O gidiyor ardından itfaiye geliyor. Bu tarz belirleyici şeyler oldu; ama çok da önümüzü tıkayan şeyler olmadı.

Peki, ne oldu da Yeşilçam Sineması’nın kapanması ile karşı karşıyayız?

En büyük nedeni bir anda dijital sinema salonları, dijital ağırlıklı filmler göstermeye başladı. 35 milimetre film üretimi bitti. Bitince biz ne oynatacağız? Ya dijital olarak o yatırımı yapacaksın ya da videodan göstereceksin. Videodan da film olmaz. Zaten normal dağıtım da sana ilk çıkışta video film vermez zaten. O anlamda sıkıntılı bir sürece girdik. 35 milimetre film yok, istediğimiz filmler Türkiye’de bu şekilde basılmıyor, bizim makinemiz de o şekilde olduğu için 35 milimetreden gösteremiyoruz, DCP sistemini bağlamamız gerekiyor. Bu da çok ciddi bir yatırım. Sadece alt limiti 100 bin lira gibi bir rakam. Borçla yaşayan bir sinemanın böyle bir yatırım yapması çok beklenir bir yatırım değil.

Başka Sinema’nın oluşumunda sizin bir talebiniz oldu mu? Bu sinema zincirlerinden biri de biz olmalıyız diye.

Onlar kendileri belirliyor. Normalde orası da popüler sinemanın bir kolu. Bağımlılığa girmek istemiyorum. Yoksa bağımsız sinemanın özelliği orada kaybolur gider. Çünkü o yapıyor programı sen yapmıyorsun.
O programı ben yapmıyorum. Bağımsız Sinema’nın özelliği şudur: Programı sen yapacaksın. Diyeceksin ki “Bu hafta Nuri Bilge Ceylan filmler topluluğunu göstereceğim. Abbas Kiyarüstemi’yi çağırıyorum; onun filmlerinden on tanesini seyirci ile buluşturuyorum. Nikaragua’dan Salvatore bilmem kimin filmlerini getirdim onu oynatacağım. Bu bağımsızlığım gidiyor, nitekim kendisi bir sinema programı yapıyor ve güzel de bir program.

Bağımsızlık için de bir bağımlılık mı?

O da bir bağımlılık, çünkü sen yapmıyorsun programı. Bağımsız sinema bu değil. Bu sürekli festival kavramı içerisinde ithal ettikleri filmleri bir paket yapıyorlar, bu paketi de dolaştırıyorlar. Hala bu direnişteyim. Bu bağımsız sinema kavramının iyi anlaşılması gerekiyor. Bizim de sinemayı biraz daha butik haline getirmemiz gerekiyor ve mutlaka dijital teknolojiyi kurmak zorundayız. Tuncel Kurtiz’in dediği şeye yaklaşmış olduk şu anda “Anti-tekel Bağımsız Sinema”

Alışveriş merkezleri kaçınılmaz; zamanın getirdiği bir yapı. Ama bir çok Avrupa ülkesinde bağımsız sinemalar yaşamaya devam ediyorlar. Biz de yaşamıyor asıl sorun bu değil mi?

Biz de yaşatılmıyor, çünkü bunun arkasında bu aklı besleyen, bu akla hizmet eden, bu aklın varlığını korumak isteyen bir güç yok popülasyon yok. Şöyle söyleyeyim: sen hatırlarsın ‘Işıklar Sönmesin’ 1996 yılında sinemaya girdiğinde Türkiye’deki sinema salonu ya 250 ya da 300 taneydi. Biz dört tane kopya girdik onu ve en yasaklı sinema Lale Sineması’nda. Kapısında polis bekliyor, kimliklere bakıyor, kimisini alıyor, kimisini almıyor içeri.
Bir tanesi karşıda, bir tanesi İzmir’de, bir tanesi de Ankara ’da oynuyor. Buna rağmen insanlar – yanılmıyorsam 271 bin kişi- sinemaya giriş yaptı. O yılları düşünelim: insanlar bu tür art house sinemaya akın akın gidiyor. “Sarhoş Atlar Zamanı” oynadığında iki, üç tane kopyayla 150-200 bin kişi sinemaya gitti. Şimdi böyle bir seyirci de yok.
Çünkü jenerasyon değişimi ile birlikte, o alışveriş merkezlerinin sinema seyircisi yaratıldı ve bunların bir kısmı oralara kaydı. Yeniden bunu toparlamanın tek metodu nedir? Çok daha şık sinemalar yaratmak, bağımsız sinemayı bir yerel yönetimin, bir devlet ve toplum anlayışının içine sokmaktır. Çünkü toplumda artık sinemaya gitmiyor. Kaçak DVD satan yerlerden filmini alıyor ve gidip evinde seyrediyor.

Festival sayısı da artmaya başladı. Bütün bunların içerisinde sizin gibi sinemaların yaşatılması için hiçbir proje yok.

Hiçbir proje olmadığı gibi hiçbir telaş da yok. Kültür ve sanat vakıfları veya dernekler bu yapı üzerinden kültür ve sanat vakfı üzerinden para kazanma sistemleri oluşturmuşlar. Vakıf, vakf eden demektir; destekleyen, kaynak sağlayan, ayakta tutan demektir; ama hiçbir vakfın böyle bir telaşı olmadı. Ne İstanbul Kültür Sanat Vakfı ne TÜRSAK Vakfı ne Türk Sinema Vakfı’nın “biz vakıfız Beyoğlu Sineması gibi bir sinema gidiyor, Emek Sineması elden gidiyor. Buna gerekli parayı dökelim, ayakta tutalım” gibi bir telaşını görmedim. Çünkü hepsi vakfetmekten ziyade, vakfa para kazandırmak sistemine dönüşmüştür.

Tuncel Kurtiz Haftası’ düzenlediniz, ilgi nasıldı?

İçinde Tuncel Kurtiz geçen filmleri gösterdik. İlk defa onu seyredecekleri kayıtları bulduk. Çeşitli filmlerini 35’lerini ancak aradık, bulduk, getirdik. Türkiye’de pek çok sinema, dizi oyuncusu var; şiir, televizyon meraklısı var; geçmişten beri kültüre bulaşmış insan topluluğu var; bir o kadar da dersleri sinema öğretmek olan okullar, öğretim görevlileri var. Gelin görün ki Tuncel Kurtiz’in bu çok özel kayıtlarına, gösterimine gelenlerin sayısı on, on beşi geçmiyor. Bunların içerisinde de hiçbir tanıdığım oyuncu yok. Tuncel Kurtiz topluca gösteriliyor, bu adam nasıl bir oyuncuydu da bu kadar adam oldu? Gideyim ve toplu seyredeyim diyen yok mu? Bırakalım cenazeyi falan da, meslek öğrenmek açısından söylüyorum. Ya da çocuklara bir şeyler öğretiyorum; ben bir öğretim görevlisiyim, çocuklar gelin de bir Tuncel Kurtiz tarihi görelim; bakalım sinema tarihi olarak neler öğrenebiliriz bir gidip topluca bakalım. Umut filmini Bereketli Topraklar Üzerinde görelim, o zaman Macaristan’dan çok özel bir kayıt bulup getirmişler Bedrettin’i oynuyor festivalde ona bakalım.

Ne olacak peki bundan sonra? Sinema için atılacak diğer adım ne?

Diğer adım, yetkili kişilerle görüşüyorum. Gönlü zengin olan insanlarla konuşuyorum; bu sinemaya bir yatırım yapıp, butik sinema şeklinde daha bir şık hale koyalım. Çeşitli ülkelerden yönetmenlerin filmi ve yönetmenin kendisi gelsin ya da tamamen bağımsız bir çizgiye gidip, daha da ayrışalım. Brillant Sineması’ndan yönetmenleri ve filmlerini getirelim, söyleşiler yapalım. O gitsin Fransa’dan yönetmenler gelsin. Böyle değişik bir sinema kültürüne yönelik çalışma yapmamız gerekiyor.

2014 sinemanın 100. Yılı umutlu musunuz? Devletin katkı sağlayıp, destekleyeceğinden…

Hayır, şu anda benim zorumla bir yasa taslağı Meclis’te duruyor. O yasa taslağında benim bu anlattığım şeylerle – ben tüm yasalarda çalıştım- sinema salonlarının desteklenmesine yönelik bir madde koydum. Bu maddede sinema salonlarının belli ölçülerde desteklenmesi, bağımsız sinemanın yerel bağımsız filmlerini gösterebilmesine ortam sağlayacak salonların belli ölçüde devletçe desteklenmesi –aynı bir filme destek verir gibi- yani bunun bir şekilde yasalaştırılması vardı. Çünkü hala bir pavyon statüsünde sinema salonu. Fakat anladığım kadarıyla şu an bırakın bir sinema salonuna destek vermeyi, sinema filmlerinin üretimine verdiği desteği de askıya aldı.

Yeni Proje Topluluğu…

Yeni Proje Topluluğu da göstermelik, daha geçen seneki destek toplantısını bile yapamadı. Kültür Bakanlığı desteklemedi.


Yeşilçam Sineması’ndan yola çıkarak gidiyoruz. Devletin desteği de hiçbir şekilde destek olmuyor ki. Senin sinemanda oynamış olduğun filmlerden, kestiğin yüzde onu gidip bir başkasına dağıtıyor.

Destek dediğimiz şey zaten ayrı bir şey. Kültür Bakanlığı’nın sinemayı destekleme kavramı, Kültür Bakanlığı’nın kendi bütçesinden sinemaya bir destek vermesi ile ilgilidir. Bize destek veriyor dediğimiz şey; bizden diğer vergilerin dışında ekstra bir vergi kesiyor, sinema biletlerinden yani bizim paramızdan da ekstra bir vergi kesiliyor, bu vergi toplanıyor. 1938’den beri toplanıyor. Bu bizim paramız dedik, sadece bunu bize dağıtın. Sizden öteki tarafını da istemiyoruz. Bunun da yüzde 20’sini 30’unu dağıttılar. Şimdi bunu da geri alıyorlar. Bu da Bakanlığın kendi verdiği bir destek değil. Sinema biletlerinin kendi ürettiği parasıdır bu.
Niye devlet dağıtsın dedik? Çünkü yasa böyle bir paranın toplanıp kurum olarak dağıtılmasına el vermediği için, dağıtma organizasyonu kanunen olamıyor. Bunu sadece resmi bir makam yapabilir. Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü aracılığıyla yapar. Şu an kendi paramızı bile bize vermeyen bir sisteme geldik.