Sinemanın dervişine derinlikli bir bakış

Sinemanın dervişine derinlikli bir bakış
Sinemanın dervişine derinlikli bir bakış
Derviş Zaim, son filmi 'Gölgeler ve Suretler'i tamamlamış, ilk uluslararası gösterimi için Saraybosna Film Festivali'nin yolunu tutmuşken, yönetmenin sineması ayrıca mercek altında. Bu külliyatı anlamak, biraz da Türkiye'yi anlamak demek...
Haber: NADİ GÜLER / Arşivi

Anadolu, jeopolitik konumuyla Doğu ve Batı’nın enerjisini ve stresini taşıyan, arada kalmışlığıyla, ne kendini olabildiğince doğru ifade edebilen, ne de doğasını yaşayabilen bir coğrafya... Ulus olarak bu arada kalma durumunu sonuna kadar içselleştirmiş, sayısız uygarlığın gelip geçtiği Anadolu topraklarının bütün stresini ve coşkusunu sonuna kadar ruhunda taşıyan insanlarız.
Roma ve Bizans üzerine kurulmuş, Avrupa’yı titreten, 23 ülkeyi yöneten ve sonunda çöken Osmanlı İmparatorluğu’ndan bize kalan sanki, hâlâ laikliği özümseyememiş bir ümmet toplumu... Doğu’nun ve Batı’nın kesişme noktasında olmak, ister istemez doğrudan öznesi olmadığımız sorunlarla karşı karşıya kalmak anlamına geliyor. Bu, uluslar aşırı pek çok politikada manipüle edilmek anlamını da taşıyor tabii.
Buna karşın Türkiye’nin son dönemde tarihsel olarak önemli bir şansı var; yeni bir söz söyleme şansı... Bu tarihsel durum ne Cumhuriyet kurulurken vardı, ne de daha önceleri... Avrasya coğrafyasında yaşayan ve farklı şekillerde hem Batı’yı içselleştirmiş hem de kendi köklerinin bilincindeki sanatçı ve akademisyenler bu çağda yeni bir söz söyleme şansına sahip.

Başka bir evren bilgisi
De Ki Yayınları’ndan çıkan, editörlüğünü Aslıhan Doğan Topçu’nun yaptığı ‘Toplumsalın Eleştirisinden Geleneğin Estetiğine Yolculuk: Derviş Zaim Sineması’ kitabı da sanatçılar ve akademisyenlerin birlikte yeni sözler söyleme çabasının bir ürünü. Kitabı, son filmi ‘Gölgeler ve Suretler’in Kıbrıs’taki setinde yönetmenin kendisine ulaştıran ve her filminin içinde duran bir elçi sıfatıyla da bu yazıyı yazmaktayım.
Derviş Zaim, 90’lı yıllarda Türk sinemasına ‘aut’a gideceği varsayılan bir rövaşatayla girdi ve öyle bir yer kapladı ki... Zaim’in ilk filmi ‘Tabutta Rövaşata’nın Türkiye sinemasına yaşattığı sosyolojik aydınlanmayla, ‘Nokta’ filmi için Hilmi Yavuz’un “Kainatın tamamlanma sürecinin ‘nokta’nın koyulmasıyla, insanla gerçekleştiğini gösteriyor” demesi arasındaki sürece bakmak, Türkiye sinemasını değerlendirebilmek için olmazsa olmaz bir halde artık...
Kitabın, Derviş Zaim sineması üzerine bir başvuru kaynağı eksikliğinden doğduğunu öğrenmek de bu olmazsa olmazın yerine getirildiğini  görmek açısından sevindirici.
Aslında bu yazıyı yazmak yerine kitaptaki Z. Tül Akbal Süalp’ın ‘Geniş zamanlı tarihin şiiri’ yazısını doğrudan bassak daha yerinde olurdu. Zira Z. Tül Akbal Süalp, Derviş Zaim sineması üzerinden toplumsal ve tarihsel bir memleket dökümü yapmış ki, bu en başta Ece Ayhan için hayır duası yerine de geçer. Bu hayır duası, ‘Tabutta Rövaşata’nın, gece çaldığı arabaları sabah iade eden hırsızı Mahsun ile Ece Ayhan’ın ezber bozan fikriyatıyla ‘Yort Savullar’da buluşuyor.
Zaim’in sinemasına yeni algılama biçimleri oluşturması tarafından bakmak gerekiyor. Kendini garantiye alan, gündelik bir dil kullanmaktan çok, ne, neden ve nasıl oluştuğu pek belli olmayan, zorlaştırılmış, adeta eski, hatta kapalı bir dil kullandığını söyleyebiliriz. Derviş Zaim sinemasının genel anlamda kadın bilgisi, yoksulluk bilgisi, evren bilgisi, ustalık bilgisi, yaşam bilgisi gibi bir bilgi birikimi oluşturduğundan bahsetmek gerekli. Bu tinsel bir bilgi birikimi bir yandan da...
Zahit Atam ise ‘Uzun Bir Yolculuğun Hikâyesi’ yazısıyla, yeni Türkiye sineması için bir şaman ayini yaparcasına hırpalıyor kendini. Zira yazar, 90’lı yıllarda yeni Türkiye sinemanın başına tebelleş olmuş kötü ruhları çıkarmaya çalışıyor. Avrupa sineması, Hollywood ve Türkiye sineması karşılaştırmalarını hem sosyolojik eksende hem de entelektüel düzlemde yapıyor.
Atam, sinema dünyamızdaki Hollywood hayranı eleştiri mekanizmasının, gelişmekte olan ulusal sinemamızı nasıl linç etmeye çalıştığını anlatıyor. Şamanın ruhsal yolculuğa çıkıp öteki dünyalara gitmesi gibi Türkiye sinemasını, başka ülke sinemaları ve akımları üzerinden sağaltmaya çalışıyor. İleride kurulması hayal edilen Ulusal Sinema Kurumu’nun ufkunu açacak kapsam sunuyor.

Yönetmen-yazar-yapımcı
Serpil Kırel ise yazar Derviş Zaim ile yönetmen Derviş Zaim arasındaki ikilik sorunu üzerinden bakıyor. Yazar-yönetmen ikilemine, yenisi, bir kadim mesele daha ekleniyor: Yapımcılık ve bağımsız sinema kulvarında iş yapmak...
Bu iç içe giren idari ve estetik katmanlar, Zaim’in filmlerine de çoklu anlatımlar olarak yansıyabiliyor. Zaten son dönem bağımsız sinema yönetmenlerinin anlatımdaki başarısı ve gücünü, yazar/yönetmen/yapımcı ilişkisi gibi, baba-oğul-kutsal ruh teslisinde buluştuğunu çokça görüyoruz.
Son makalede Erol Çatalbaş, toplumbilimde hâkim görüş, sanat ve edebiyatta ise bir açmaz olarak karşımıza çıkan, modern ve gelenekselin bir arada olabilirliğini Zaim’in sinemasında arıyor. Özellikle de ‘Nokta’ filmi aracılığıyla yönetmenin bu meseleye bambaşka bir perspektif kazandırdığını söylüyor.
Gerçekten de tarih ve gelenek genelde hep geçmişe atıfla kullanılır. Oysa tarih ve gelenek, geleceği kapsar. Geleneği olmayanın geleceği de yoktur. Zaten tüketim mekanizmalarının bunca didinmesi, geleneğin yerine imge kültürünü koymaya çalışmasında bu yüzden. Ama işte imge bireyi kullanır, gelenek yaşamsal döngüyü sağlar. Gelenek yaşatır, imge tüketir.


    ETİKETLER:

    Roma