Sinemanın divası!

Sinemanın divası!
Sinemanın divası!
Woody Allen son filmi 'Blue Jasmine'de eski görkemli hayatını kaybeden bir kadının travmatik yolculuğunu perdeye taşıyor. Bergmanvari tatlar taşıyan yapımda Cate Blanchett muhteşem ötesi oynuyor.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

Londra üzerinden başlayıp Barcelona, Paris ve Roma aktarmalı ‘ Avrupa turları’na ara verdi mi bilmiyorum ama Woody Allen son filmi ‘Blue Jasmine’de kendi mekânına da tam olarak dönmüyor. 94 dakikalık son şaheserinde ‘Manhattan’lı nevrotik’, ana karakterini geçmişi New York-Park Avenue’da konumlanmış bir burjuva kadınından seçiyor ama öykünün asıl arka planını San Francisco’da kuruyor.
Önce öykü diyelim: Kocası Hal, finans sektörünün hatırı sayılı figürlerinden biri olan Jasmine’in kraliçelere layık hayatı, bir anda çöker. Hal’in bir dolandırıcı olduğu anlaşılır, hapse atılır, parasız pulsuz ve yalnız kalan, bir zamanların şatafat abidesi Jasmine de kız kardeşi Ginger’ın yanına, San Francisco’ya yollanmak durumunda kalır.
Zamanında Ginger ve kocası Augie, lotodan kazandıkları 200 bin doları Hal’e teslim etmişler ama bu para batmış ve aile tekrar birleşmemek üzere dağılmıştır. Jasmine için yeni hayatı elbette çekilmezdir. Bir markette çalışan Ginger’ın alt sınıftan sevgilisi Chili, evdeki iki çocuk, eski günlerin özlemi derken tek bir sığınağı vardır: Sık sık kullandığı Xanax’lar… Kurtuluş ise Hal benzeri yeni bir liman bulmaktır. Bir partide tanıştığı Dışişleri görevlisi Dwight ona bu fırsatı tanıyacak mıdır?
Woody Allen, filmlerinde insanoğlunun doğumundan itibaren ölümle olan bitmez tükenmez ve yenik çıkacağı belli mücadelesini neşeyle, espriyle, hınzırlıklarla donatarak hatırlatan bir sinema dehası. İlham kaynaklarından biri olan Ingmar Bergman’la dönem dönem flört etmiş ve İsveçli büyük ustaya selamlar sarkıtan filmler de çekmişti vakti zamanında. ‘Blue Jasmine’, her ne kadar ilk sahnesi itibariyle ‘Yine nevrotik bir New York’lu hikâyesi’ havası yaysa, yine ‘ince esprilerle donanmış’ görüntüsü sunsa da Woody Allen filmografisinde ‘çok çok farklı yerler’de duran az sayıda örnekten biri olarak kalacak. Asıl adı ‘Jeanette’ olmasına rağmen ‘Jasmine’i kendisine yakıştıran ana karakterinin sık sık geçmişine dönerek anlattığı ve tutunacak yeni dallar ararken şimdiki zamanda yok oluşuna tanıklık etmemizi sağladığı bu son adımında Allen, bir anlamda ‘Alice’, ‘Another Woman-Öteki Kadın’ ve ‘Kocalar ve Karılar-Husbands and Wives’ gibi eski filmlerini hatırlamamıza vesile oluyor.

‘Arzu Tramvayı’nda yeni bir durak

Öte yandan ‘Blue Jasmine’in başardığı sadece birtakım çağrışımlar değil. Ben bir Woody Allen filminde bu denli hüzünlendiğimi hatırlamıyorum. Jasmine’in adeta tedaviyi reddeden tavrı, kendi yolunu bulmaktaki şaşkınlığı, yalnızlığı, var olma adına her yola başvuran Makyavelistliği, alt sınıfa karşı sonsuz nefreti, geçmişte de ayakta durmak adına bütün günahları ve haksızlıkları görmezden gelişi onu bir film kahramanı kadar ‘klasik edebiyat’tan adeta ödünç alınmış özel bir karaktere dönüştürüyor. Bazı Amerikalı eleştirmenler ‘Blue Jasmine’i Tennessee Williams’ın ‘Arzu Tramvayı-A Streetcar Named Desire’ına benzetmiş. Evet, konu benziyor, zaten kamera arkasında Allen olunca edebiyatla haşır neşir olmak kadar doğal bir şey yok ama ‘Blue Jasmine’in kendine özgü bir çekiciliği, estetiği, lezzeti ve yarına kalıcılığı olduğu kesin.
İşin sosyolojik boyutuna göz atarsak, mesela Amerika’da son dönem yaşanan mali krizin öyküde Hal karakteriyle (bu tipleme Wall Street’teki büyük bir yolsuzluğun başaktörü olan Yahudi işadamı Bernie Madoff’a gönderme) yansıması da var. ‘Alt sınıfın laneti’ zaman zaman Allen filmlerine sızmış bir temadır ama bu kez ‘üst ve orta sınıf laneti’nin kol gezdiği yan karakterlerle ilerleyen bir hikâye var karşımızda. Mesela Jasmine’e göre kız kardeşi Ginger’ın kocasına benzer yeni bir erkek arkadaşı edinirken karşısındaki kişinin eskisine göre tek bir farkı vardır: Gençliği… Ama hayat Jasmine’i doğrulamaz: “Loser’ları bırak, yeni ve sağlam birini bul” mantığıyla gittiği partide tanıştığı ses mühendisi Al ise orta sınıfın klasik kaypak ve pragmatist reflesklerine sahip olduğunu kısa bir zaman sonra Ginger’a hatırlatacaktır. Yoga, pilates, havuz başı sohbetleri, limuzinler, şatafatlı yemekler derken bir ayakkabıcıda çalışmak zorunda kalan ve eskiden evinde ağırladığı insanlarla bu kez ‘müşteri-tezgâhtar’ ilişkisine giren Jasmine’in sosyolojik ve psikolojik durumuna ise sanırım Woody Allen bile çare olamaz…

‘Maç Sayısı’yla akraba

Performanslara gelirsek, benim için şimdiki zaman sinemasının bir numaralı ‘Diva’sı olan Cate Blanchett muhteşem ötesi oynuyor. Onun güzelliğinin ve kusursuzluğunun bu denli hüzünle kaplanması film boyunca insanın yüreğini burkuyor ama neylersiniz ki oyunculuk böyle bir şey. Özellikle dalıp gittiği sahnelerde, siz de perdedeki görüntüyle birlikte adeta donup kalıyorsunuz. Amerikalı eleştirmenler de belirtmiş, bu yüzden yeni bir şey söylemiş olmuyorum, kuşkusuz bu performans Oscar yarışında Avustralyalı oyuncuyu listenin en ön sırasına taşıyor. Diğer rollerde de ışıltılı kompozisyonlara rastlıyoruz. Ginger’da İngiliz Sally Hawkins (‘Kadının Fendi-Made in Dagenham’da izlemiştik), Chili’de Bobby Carnavale (kendi çapında Stanley Kowalski oluyor ve Marlon Brando’ya selam sarkıtıyor), Hal’de Alec Baldwin (ruhunu gözünden okuyabileceğiniz kapitalistlerden biri olup çıkmış), Augie’de Andrew Dice Clay… Hepsi çok çok iyiler ama benim gözüme nedense, Jasmine’i bulunduğu bataklıktan çıkaracak ve eski günlerine döndürecek bir’Beyaz atlı prens’ görünümüne sahip Dwight rolündeki Peter Sarsgaard biraz daha ışıltılı geldi.
Sonuç? Woody Allen’ın son dönem işlerinden ‘Maç Sayısı’ ve ‘Paris’te Gece Yarısı’yla birlikte en çok beğendiğim çalışması oldu ‘Blue Jasmine’. Kesinlikle kaçırmayın derim…
Not: Öyküde bahsi sık sık geçen ve bir anlamda filme ismini veren,‘Richard Rodgers & Lorenz Hart’ klasiği ‘Blue Moon’u Conal Fowkes seslendirmiş, meraklısına duyurulur.