Siyah Beyaz: 30 yıllık bir inat öyküsü

Siyah Beyaz: 30 yıllık bir inat öyküsü
Siyah Beyaz: 30 yıllık bir inat öyküsü
Galerisi ve barıyla bir Ankara markası olan Siyah Beyaz, 30'uncu yılını kutluyor. 'Siyah Beyaz' filminin de yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu, "Sığındığımız, ruhumuzu beslediğimiz bir liman" dediği bu yaşam mekânını yazdı.
Haber: AHMET BOYACIOĞLU / Arşivi

1984 yılında ANAP iktidarı vardı, Tonton Başbakanımız Özal’ı herkes çok seviyordu. ‘Takozlu Samsun’ sigarasından yabancı sigaraya terfi etmenin büyük bir mutluluk olduğunu sananlarımız çoğunluktaydı. Cebimizde döviz taşımaya yeni yeni alışıyorduk. Şöyle bir düşünün, aradan geçen otuz yıl içinde kaç hükümet değişti, kaç başbakan geldi geçti, kaç siyasi parti açılıp kapandı? Bizim başımıza neler geldi? Kapalı yerlerde sigara içmemeyi öğrendik, Bihrat Mavitan’dan başka Samsun sigarası içen kalmadı. Cep telefonu ve internet ile tanıştık. Ülkemiz de hızla değişti, bir yerlere doğru gidiyor.
Sözünü ettiğim 1984 yılında Ankara’da, Kavaklıdere’de açılan Siyah Beyaz Sanat Galerisi ve Siyah Beyaz Bar, zamana direnerek bu günlere geldi, şimdi 30’uncu yılını kutluyoruz. Herkesin gelenek, görenekten söz ettiği ama kurum ve kuruluşların ömürlerinin pek uzun olamadığı bir ülkede 30 yıl ayakta kalabilmek büyük bir başarı. Çevrenize bir bakın, 30 yıldan geçtim, 10’uncu, 20’nci yıldönümlerini kutlayabilen kaç kuruluş var? Özellikle de konumuz sanat galerisi, bar gibi açılmalarıyla kapanmaları bir olan mekânlar ise.
Sık sık Siyah Beyaz’ın bu direncinin nedenini soruyorlar bana. Sanırım sanat galerisi ve barın yıllara direnmesinin en büyük nedeni inat. Evet bildiğiniz inat. Herkes sahip olduğu mekâna âşıktır. Ben bunu sinema sahiplerinden biliyorum. Salon ile ilgili bir eleştiri getirdiğiniz zaman hemen “Bu salon Türkiye’nin en güzel salonudur” derler. Faruk ve Fulya Sade de şüphesiz Siyah Beyaz’ı çok seviyorlar. Ayrıca bana göre orası sadece bir mekân değil, bir ‘yaşam alanı’. Yaşam alanı Almanca bir sözcüktür. Hitler, Doğu Avrupa’nın Almanya’nın yaşam alanı olduğunu iddia ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Siyah Beyaz’da da 30 yıldır yaşamlar sürüyor ve o mekânı sadece bir bar ve sanat galerisi olarak değil, bir yaşam alanı olarak düşünmek gerekiyor. Siyah Beyaz bizim için olduğu gibi Faruk ve Fulya Sade için de yaşam alanı. Dolayısıyla o yaşam alanına sahip çıkma, oradaki dostluklara sıkı sıkıya bağlı olma ve kesinlikle o mekândan vazgeçmeme söz konusu.
Siyah Beyaz’ın 30 yılı için sanat eleştirmeni Evrim Altuğ’un hazırladığı, tasarımını Aslı Altay’ın yaptığı kitap , yakında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak. Murathan Özbek’in yönettiği ‘Siyah Beyaz’ belgeselini ise dün (yıllardır neden kapalı olduğuna akıl sır erdiremediğimiz) Kavaklıdere Sineması’nda izleyedik.
Benim bildiğim ve gittiğim tek bar Siyah Beyaz. Almanya’da ciddi bir birahane kültürü vardır. Herkesin ‘müdavimi olduğu’ birahane bellidir. Onu geçiniz, gittiğiniz birahanede oturacağınız masa ve o masadaki sandalye de bellidir. Başkası gelip oturamaz, oturmaya kalkarsa ayıplanır. Siyah Beyaz da biraz Almanya’daki birahanelere benzeyen özel bir mekândır. Müşterisi bellidir, kapısı hep kilitlidir, çalarsınız, açıp bakarlar, yüzünüzü beğenmezlerse içeri almazlar. İçeri girdiğinizde bardaki bütün gözler size döner. Bu biraz ‘Evimize kim geldi?’ türünden bir bakıştır. Hatta ilk kez Siyah Beyaz’a gideceklere “Yanında müdavimlerden biri olsun, yabancılık çekme” diye öğüt verilir. 20 yıl kadar önce Türkiye’de ekonomiye yön veren önemli bir bürokrat “Siyah Beyaz’a gitmek istiyorum ama içeri almazlar diye korkuyorum” demişti.
Aslında ürkütücü bir yer olduğu söylenemez Siyah Beyaz’ın. Hani derler ya “Şu duvarlar bir dile gelip konuşabilseydi, neler anlatırlardı” diye. Ben de “Şu Siyah Beyaz’ın duvarlarındaki fotoğraflar bir dile gelip konuşabilseler” derim ara sıra. Fotoğrafları konuşturmanın güçlüğünden olsa gerek, 2010 yılında sanat galerisi ve barın başrollerden birini paylaştığı ‘Siyah Beyaz’ filmini çektim. İzleyicilerin çoğu filmde geçen olayların benim hayal gücümün ürünü olduğunu sandı. Oysa biz Siyah Beyaz’da bir hayat geçirdik ve bu film oldu. Filmdeki karakterlerin de olayların da çoğu gerçekti. Gerçek olmayanlar da Siyah Beyaz müdavimlerinin rüyaları, özlemleri ve yanılsamalarıydı. Yani hayatın kendisiydi. Aradan geçen dört yıl içinde bazı müdavimler bu dünyadan ayrıldı. Tuncel Kurtiz Ustamız bizi ansızın bırakıp gitti. Film de yavaş yavaş bir ‘belge’ye dönüşmeye başladı.
Hep sorulan bir soru vardır. “Siyah Beyaz İstanbul’da ne zaman şube açacak?” diye merak ederler. Herhalde böyle bir şube hiçbir zaman açılmayacak. Siyah Beyaz bir Ankara markasıdır. Taş da yerinde ağırdır.
Biz tam “Yaşlanıyoruz, Siyah Beyaz da yaşlanıyor” diye hayıflanırken Faruk ve Fulya’nın kızları Sera Sade, Bilkent Grafik Tasarımı Bölümü’nden mezun olduktan sonra gittiği İngiltere’de sanat tarihi ve küratörlük eğitimini tamamlayıp geldi. Böylece hem galeride hem de barda kan ve nesil değişikliği oldu. Faruk ve Fulya Sade nasıl kendi kuşaklarıyla yola çıktıysa, Sera Sade de kendi yaşdaşları ile yürüyüp yoluna devam edecek.
Sığındığımız, ruhumuzu beslediğimiz bir liman olan Siyah Beyaz’a nice otuz yıllar dilekleriyle.