Siyasete müzik karıştı!

Siyasete müzik karıştı!
Siyasete müzik karıştı!
Roger Waters, 199'uncu The Wall konserinde İstanbul'a unutulmaz bir gece yaşattı. Gezi Direnişi'nde hayatını kaybedenlerin resimleri duvara yansıdığında gecenin de zirve anı yaşandı.
Haber: DERYA BENGİ / Arşivi

Yedi yıl önce, Kuruçeşme’deki Roger Waters konserinin orta yerinde, 50’li yaşlarda bir baba, yanında yorgunluktan yere çömelmiş 13-14 yaşlarındaki oğlunu omzundan dürtüp fırçalamıştı: “Kalk artık kalk, görmüyor musun, ‘Money’ başladı, kalk!” O çocuğun bugününü, 21 yaşındaki halini tasavvur etmek güç değil. Mutlaka günlerce Gezi Parkı’nı arşınlamış, kim bilir ne tazyikli sular ne gazlar yemiş, hatıralarının bir sağlamasını yapmak için baba yadigârı Roger amcasının The Wall konserine koşa koşa gelip 25 bin kişiyle birlikte malum sloganı haykırmıştır: “Her yer Taksim her yer direniş.”

Pazar akşamı, 2006’daki konsere oranla çok daha genç bir kalabalık doldurdu İTÜ Arena’yı. Yitip gitmiş akranlarının, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz ve polis memuru Mustafa Sarı’nın resimlerinin sahnedeki duvara yansıdığına şahit oldular. Acıyı yüreklerinde ve göz pınarlarında bir kez daha yaşadılar.
Ali İsmail Korkmaz, bir rock müzik hayranıydı. Twitter profilini Pink Floyd resimleriyle donatacak kadar seviyordu ‘Dark Side’ı, ‘The Wall’u. Elbette o akşam duvardaki tuğlada bir resim olmak yerine cebinde bileti, bileğinde turuncu bilekliğiyle saha içinde saf tutmak, bu dev rock gösterisinin heyecanına kapılıp gitmek isterdi. Müsaade etmediler. Roger Waters, 2005’te Londra metrosunda polis kurşunlarıyla katledilen Jean Charles de Menezes’in şahsında, tüm gösteriyi, üstelik önündeki kâğıttan okuduğu Türkçe cümlelerle, dünyadaki devlet terörü kurbanlarına adadı. Bu Brezilyalı masum gencin ardından yazdığı baladda “Suçlu İngiliz hükümetinden kuru özürler işittik sadece / Yoktu içlerinde üzüntünün zerresi bile” diyordu. Türkiye hükümetininse Jean Charles’la aynı kaderi paylaşanlar için bir kuru  özür dilemek şöyle dursun, polisleri kahraman ilan ettiğini acaba biliyor muydu?

İnsan hakları ayıpları geçidi

Konserin ilk yarısı bitip sahne önü tepeden tırnağa tuğlalarla örüldüğünde 20. yüzyılın acı kayıpları, daha doğrusu insan hakları ayıpları sergisine dönüştü koca duvar. Beklendiği üzere, Allende, Palme, Lorca, Rachel Corrie ve daha onlarcasının arasında Hrant Dink’le birlikte Türkiye’nin karanlık tarihini temsilen Adnan Menderes de sergideki doğal yerini aldı. İkinci yarıdaki ‘Run Like Hell’i, “İçinizde paranoyak olan varsa, bu şarkı sizin için” diye sunan Waters, belki de sezgisel olarak özel birini, mesela Demokrat Parti’nin demokrasi karnesi son derece zayıf siyasi mirasını gururla sahiplenmekle kalmayıp kendi sonunun Menderes’inkine benzeyeceği paranoyasıyla her itirazı derhal bastırmaya çalışan belli bir lideri kastediyordu. Zaten ‘Mother’da, “Anne, hükümete güvenebilir miyim?” sorusunun cevabı duvara iki kelimeyle çoktan kazınmıştı: “Kesinlikle hayır!”

Seyirciler arasında ‘The Wall’ için Tahran’dan İstanbul ’a gelen uçaklar dolusu İranlı genç de vardı. Sergide, 1992’de Almanya’da bıçaklanarak öldürülen muhalif şair-şarkıcı Fereydoun Farokhzad’ın resmi gözüktüğünde alkıştan yer gök inledi. Durup durup haykırdıkları slogan ise hâlâ kulaklarımızda: “Marg bar diktator!” (Yıkılsın diktatör.)

Müziğe siyaset karıştırmak kimilerine göre bir alay vesilesi, hatta bazen affedilmez bir cürümdür. Müziğe ihanetin ta kendisidir. Pink Floyd da yıllar yılı müziğinden hiç taviz vermese bile, bu suçlamalardan nasibini bol bol almıştır. Oysa Waters’ın niyetinin bambaşka olduğu geçen akşam herhalde iyice anlaşılmış olmalı. ‘The Wall’ gösterisi, en basit ifadeyle, müziğe siyaset karıştırmak değil, olsa olsa siyasete müzik karıştırmaktı. Olağanüstü kılcal bir dengede müzik, sinema , tiyatro, mimari ve grafik sanatlar bileşkesiyle, kutsal aileden kutsal devlete tüm kurumları topa tutan bir siyasi miting izledik. Rock dünyasının en etkileyici çığlığının Waters’a ait olduğu gerçeğini bir kez daha teslim ettik. O çığlık bizi, Picasso’nun savaş karşıtı resmi Guernica’ya, Guernica’daki kıyılmış insan ve hayvan bedenlerinin çığlığına kadar götürdü. Malum hikâyedir: Alman general Picasso’ya sormuş, “Bunu siz mi yaptınız?” Picasso “Hayır” demiş.  “Siz yaptınız”.

Duvar 199. kez yıkıldı!


Evrensel bir rock opera

1979 tarihli bu müthiş albüm 30 küsur yılda kuşaktan kuşağa aktarıldı. Bir şarkıyı ezberlemek, hep bir ağızdan söylemek belki kolaydır ama ‘The Wall’, tepeden tırnağa 80 dakikası yedi iklim dört bucakta hep bir ağızdan söylenen evrensel bir rock opera kimliği kazandı. İTÜ Arena’da oluklu mukavvadan mamul ama kale duvarından sağlam bir duvarın adım adım nasıl tesis edildiğini, birkaç kez sanal olarak, en sonunda da gerçekten nasıl yıkıldığını kalp çarpıntılarıyla izledik. Gitarların ve davulun uğultusunda, “Eğitime ihtiyacımız yok” diyen çocuklar korosunda, üzerimizde gezinen şişme domuzda, rüzgârla salınan korkunç kuklalarda, bombardıman uçaklarından acımasızca yağdırılan dolarlarda, orak çekiçlerde, ay yıldızlarda, heksagramlarda, global şirket logolarında çalınmış geçmişimizi ve geleceğimizi gördük.

Akşam konser dönüşü Twitter’da neler dönüyor diye bilgisayarı açtığımızda, epeydir buralardan uzakta yaşayan gazeteci dostumuz Elif Key’in, kim bilir hangi vesileyle attığı bir tweet’i birdenbire dolaşıma girdi. Marco Polo’dan bir alıntı ama alelacele çiziktirilmiş bir 4 Ağustos gecesi izlenimi için galiba ideal bir final: “Kimse bana inanmayacağı için, gördüklerimin yarısını bile anlatmadım.”